Sunday, February 20, 2011

Cektiginiz fotograflar kadar iyisiniz, kacirdiklariniz kadar degil...

Roportajin ikinci kismi... Hani benim daha cok sevdigim ikinci kisim...


Mehtap Gürbüz - Ne doğa ne hayvan fotoğrafçısıyım dedin ve insan peşinde koşmayı sevdiğini söyledin. İlerlemek, üzerinde yoğunlaşmak istediğin çekim türü portre fotoğrafçılığı mı?
Meltem Yaşar - Portre fotoğraflarında iyi olduğumu düşünüyorum. Ama daha geniş açı ve fotoğrafa konu olan kişinin etrafında olan bitenden de haber veren fotoğraflar çekmek istiyorum, deniyorum. Sadece suret değil de o anki yaptığı işi veya etrafında olan bitenin de bulunduğu karmaşıklığın içinde konunun belli olduğu fotoğraflar çekmek de istiyorum. Ama zor tabii ki…
Bir de siyah beyaz fotoğraf aşığıyım. Gözümü siyah beyaz görmeye alıştırmaya çalışıyorum. Siyah beyaz fotoğraf, soluk olduğu zaman asaleti, nezaketi, saflığı, tonlar kuvvetli olduğu zaman ise bir çığlığı, bir isyanı dile getiriyor gibi geliyor bana. Yani renklerin içinde kaybolmuş duygular ve durumlar birden bire tüm yoğunluğu ve çıplaklığı ile karşımda gibi. Renkli fotoğrafta hisler renkle boyanıyor da siyah beyazda ışıkla boyanıyor sanki. Tabii bu konuda kendini geliştirmenin de sonu yok galiba.

alt

M.G. - Afrika’nın, orada çektiğin fotoğrafların senin üzerinde bıraktığı etki nedir?
M.Y. -
Her fotoğrafın bir hikayesi var. Yani fotoğraflarımın konusu çekip çekip geçtiğim kişiler/hayvanlar/yerler değil. İnsan çekmeyi seviyorum demiştim ya, öncelikle o insanla tanışmak, biraz konuşmak, aslında nasıl bir insan olduğunu kısaca da olsa anlamak ve onu ona göre fotoğrafta – tabii ki isterse ve izin verirse- yansıtmak en büyük merakım. Çünkü ben gezmeyi ve insanlarla iletişim içindeyken fotoğraf çekmeyi seviyorum. Bu demek ki benim tüm fotoğraflarım güzel ve özenli anı fotoğrafları aslında. Bazen Afrika’da anne babalar çocuklarını önüme itiyor çek fotoğrafını diye. Çocuk utanıyor, daralıyor, tenimin renginden korkuyor, ağlıyor. Oysaki makineyi bir kenara bırakıp biraz çocukla oynamak, havalara atıp tutmak… Benim yapmak istediğim o. Ancak ondan sonra fotoğraf makinemi elime alıp bir şeyler çekmeye başlıyorum. Tamam, çok vakit alıyor o zaman fotoğraf çekmek ama hem seyahat anlamında hem de fotoğraf anlamında öyle zevkli anlar yakalanıyor ki!
Buradaki yerli halk da suretlerini sormadan, insan yerine koymadan çalıp çalıp giden turistlerden pek şikayetçi. Nasıl olunmaz ki? Kendinizi onların yerine koyun. Kendi halinizde bahçenizde oturuyorsunuz ya da bakkaldan bir şey alıyorsunuz, birisi gelip fotoğrafınızı çekip gidiyor. Olacak şey mi? İlk kez Afrika’ya gittiğimde bir Masai köyünün yanından geçiyoruz, rehbere “dur” dedim. Rehber durmuyor. Daha önce Masailerin turistlere karşı, hele hele fotoğraflarını çekip çekip kaçanlara karşı ne kadar kaba ve sinirli olabileceklerinin hikayelerini dinledim ama gözümü Masai bürümüş, illa ki durmak, inmek istiyorum. Rehber “Güvenliğini garanti edemem, hem bizi kovalarlar” dedi ama inadım inat…
Köyün on metre uzağında durduk, arabadan indim. Yolun kenarına oturdum ve cebimden sadece o an için aldığım, İstanbul’dan getirdiğim kıpkırmızı bir ojeyi çıkarıp tırnaklarıma sürmeye başladım. Biliyorum ya kırmızıya çok meraklı olduklarını, normalde oje sürmememe rağmen, hiç kimseyle ilgilenmeden oje sürmeye devam ediyorum. Rehber beni izliyor, çok şaşkın niye birden bire safarinin ortasında oje süresi geldi diye.

alt

Önce çocuklar geldi, kim bu beyaz, ne yapıyor burada diye. Ama ben hiç oralı değilim. Ha bire oje sürüyorum. Neden sonra fark etmiş gibi kafamı kaldırdım, bir sürü çocuk başıma birikmiş, kıpkırmızı ojeye ağızlarının suyu akarak bakıyorlar.
“Siz de ister misiniz?” dedim, ya da o anlama gelecek bir şeyler yaptım. Bir anda dizimin üstünü bir sürü küçücük eller kapladı. Kaç çocuğa oje sürdüm anımsamıyorum ama bir ara bir baktım –yine sadece o an için aldığım ve ederi 19 TL olan- tek bir düğmesi olan şahane fotoğraf makinem şalvarımın cebinden düştü yere. Çocuklardan biri makineye dokundu. “Al” dedim, aldı, evirip çeviriyor. Bu arada büyükler de izlemeye başladı. Rehberin şaşkınlığını anlatmaya kelimeler yetmez.
Çocuğa makineyi nasıl kullanacağını gösterdim, dünyanın en basit makinesini… Şakır şukur çekmeye başladı. Elini, ayağını, toprağı, ağacı, arkadaşlarını, beni, köyü, ne görürse çekiyor.
Hayatımdaki en mutlu fotoğraflarımdan birini bu küçük Masai çocuk çekti. Hani benden zarar gelmez ya, onu anladılar, fotoğraflarını da çekmeye çalışmıyorum. Yani ruhlarını makineme doldurup götüren ben değilim ki kendi çocukları..! Şöyle bir kare hayal edin: şalvarlı, ağzının yettiği yere kadar gülümseyen bir bayan, yanında 15-20 çocuk, hepsinin tırnakları kırmızı ojeli, kameraya tırnaklarını uzatıyorlar…

alt

Ne kadar kaldığımı anımsamıyorum ama rehber arabaya bindiğimde “hiç kimsenin aklına gelmemişti bir ojeyle köye girebilmek” dedi şaşkın. Aynı yoldan iki gün sonra tekrar geçerken, kafamı camdan çıkardım, baktım köye, çocuklar ellerini bana göstererek koşuşuyorlardı çığlık çığlığa… “Oje kadın” diye bağırıyorlarmış kendi dillerinde, rehberim söyledi. O anı fotoğraflamadım. İstemedim. Sanki onlara ihanet edecekmişim gibi geldi. Ama aklıma kazıdım.
Etiyopya’da Maali isimli hiç bir turistin gitmediği bir kabileye şoförümün gayretleri ile ulaştığımda çektiğim fotoğrafların komikliğini anlatmaya kelimeler yetmez. Halk daha önce hiç fotoğraf makinesi görmemiş, kulübenin içinde her flaş patlattığımdaki panik ve korkuyu anlatamam! Ağlayan çocuklar, panik anneler, “gel sen de gör” diye küçücük kulübeye doldurulan bir sürü insan…
Anlayacağınız fotoğraflarım, bana eşsiz anılar bıraktıkları için çok çok kıymetli, çok anlamlı. Hele Afrika, insanının güzelliği ve konukseverliği nedeni ile bambaşka bir diyar!

alt

M.G. - Bu duygu yoğunluğu, paylaşım, ruhlara dokunuş çok anlamlı, insanın kalbine ulaşıveriyor. Peki hiç zorluğu yok mu Afrika’nın özellikle de Afrika’da fotoğraf çekmenin?
M.Y. -
Olmaz olur mu? Dil, kültür bariyerini aştınız diyelim ki, bunu aşmanın ve buzları kırmanın yolu çok kolay aslında, bir kez yavaş davranacaksınız. Her şey yavaş yavaş… Koştur koştur fotoğraf çek git diye bir şey yok. Tabi ki benim gibi para karşılığı poz verdirme karşıtıysanız… Öncelikle kibar olacaksınız. Dünyanın neresinde olursanız olun nazik tavırlar ve gülen bir yüzle başınıza çok az iş açarsınız. Hele Afrika’da her kapıyı açan altın anahtar, nezaket, gülen bir yüz ve havadan sudan sohbet… Sonrasının akışı zaten sizin bile kontrolünüzde değil.
Esas önemli zorluklar ise doğal şartlarla ilgili: Sıcak, toz, sarsıntı, ışık ve daha aklınıza/aklıma gelemeyecek her türlü faktör. Kalahari Çölü’nde aşırı sıcaktan hafıza kartım bozuldu ve rastgele fotoğrafları sildi. Pilin ömrü sıcakta daha az oluyor. Yani sıcaktan bozulabilecek her şey bozuluyor.
Sıcağın üzerine tozu da ekleyelim. Makinemin sensorunda her zaman toz olmuştur. Ne kadar uğraşsam ve özen göstersem de bu kıtanın kırmızı tozu makinemin içine girmeyi becermiştir. Bazen öyle oluyor ki o tozun nerede olduğunu artık bildiğim için fotoğrafları ona göre çekmeyi öğreniyorum çünkü burada (Uganda’da) makineme bakım yapıp da o toz parçasını çıkarmaya yetkin bir kişi yok. Yılda bir kez geldiğim Türkiye’yi beklemek zorunda o toz parçası!
Sarsıntı ise başka bir problem. Yollar çok kötü olduğu için bir yere ulaşmaya çalışmak demek sarsıntılı bir yolculuk demek. Başka türlü 200 km’lik bir mesafeyi 9 saatte almak nasıl açıklanır? Sarsıntı nedeniyle de external hard drive’ımdaki 2500 adet Tanzanya safari fotoğraflarımı kaybettim.

alt

Mali’de Timbuktu’ya ulaştığımda şarj aletimin çalındığını anladım. Ama her on kişiden birinde Nikon D50 veya üst modeli vardır teorimi kontrol etme şansım oldu, konakladığım her yerde –Timbuktu Col Müzik Festivali zamanı olduğu için- en az 10-15 Turist vardı ve içlerinden biri mutlaka bana yardımcı oldu.
Diğer bir problem de ışık. Burada ekvatorun üzerinde olduğumuz için ışık çok sert. Günün çok uzun bir zamanı fotoğraf çekmek çok zor. Işığın eğik geldiği sabah ve akşam vakitleri haricinde fotoğraf çekmek çok daha zor bir uğraş. Hele yağmur ormanlarının içine girdiyseniz orada da durum tam tersi. Çok acı tecrübelerle bazı şeyleri öğrendiğim için şimdi her türlü backup ile yola çıkıyorum, ama Afrika yine de beni şaşırtmaya, ne kadar hazır olduğumu düşünsem de beni hazırlıksız yakalamaya devam ediyor!

alt

M.G. - Son olarak okuyucularımıza, takipçilerimize söylemek istediğin bir şey var mı?
M.Y. -
Dünyada çekilebilecek her türlü güzel fotoğraf çekilmiş zaten hissiyle yola çıkmayın. Sizin çevrenizle iletişiminiz bir fotoğrafı eşsiz kılar. Yani fotoğrafınızın içinde hem sizin, hem de çektiğiniz kişinin ruhu birleştiğinde, başka hiç bir ruhla birleştiğinde ortaya çıkmayacak bir karışım gerçekleşir. O yüzden lütfen fotoğrafınızın konusu olan ortamla ve kişilerle iletişimde olun. Bu şekilde çekilmiş fotoğraflarda kendinize rastlayacaksınız.
Binlerce kez çekilmiş klişeleri tekrar tekrar çekmeye çalışmayın. Afrika’da gözlerinde sinekler, karni şiş bebeleri çekmek iş değil. Afrika insanı kadar hem hayata, hem de ölüme bu kadar yakın ve buna rağmen bu kadar coşkulu ve gururlu insan başka bir yerde yok! Adımlarınızın sizi geri geri götürdüğü bir yetimhane ziyaretinden hayatınızın en eğlenceli anlarını geçirmiş ve en kahkaha dolu fotoğraflarını çekmiş olarak çıkmak bir tek Afrika’da olabiliyor her halde!

alt

Mona Lisa`nın portresini kopyalamayın, o sensöre ruhunuzu da katıp kendi Mona Lisa’nızı yaratın. Her fotoğrafta o anla ilgili kendi bakış açınızı, kendi ifadenizi de dile getirdiğinizi unutmayın. Ama güzel fotoğraflara bakıp gözünüzü terbiye etmeyi de unutmayın. Benim çok beğendiğim fotoğrafları biriktirdiğim bir flash diskim var. Toplamaya da devam ediyorum. Bazen ilham vermesi için fotoğraflara slide show ile dakikalarca baktığım oluyor.
Yaklaşın… O ana, kişiye, yere yaklaşın. Fiziksel yakınlığınız fotoğrafın ruhunda fark yaratacaktır. İletişim kuvveti artacaktır.
Unutmayın, çektiğiniz fotoğraflar kadar kabiliyetlisiniz, kaçırdıklarınız kadar değil. Deklanşördeki parmağınızı korkak alıştırmayın…


1.foto: Bir bebenin ayagi, Bamako. Mali

2. foto: Iki afacan kiz, (fotograflarini cekene kadar pesimi birakmadilar, adada oldugumuz icin hic kurtulusum yoktu :) , Nijer nehri uzerinde bir ada

3. foto: Mini Tuareg Muhammed (Cok onemli sahsiyettir kendisi, Uganda`ya dondugumde beni aradi!), Timbuktu, Mali

4. foto: Bir Muhammed daha, CD saticisi, Timbuktu, Mali

5. foto: Nijer nehri kenarinda rastgele daldigim koylerden birinden bir cocuk, Bamako, Mali

6. foto: Dasanech kabilesinden bir kiz, Omo vadisi, Etiyopya

7. foto: Mursi kabilesinden bir kadin, Mayo dogal parki, Etiyopya


14 comments:

balanne said...

Meltem sıcak ve hijyen olmamasından kaynaklanan hastalıklardan nasıl korunuyorsun? Belli bir zaman geçirince doğal bağışıklık kazanıyorsundur da o yöre ye özgü diğer hastalıklarda ne yapıyorsun?

pigmelerle.dans.eden said...

Sicak olmasindan kaynaklanan pek bir hastalik yok aslinda. Hele Uganda asla cok sicak bi yer degil. Hep bahar havasi.
Hijyen konusunda ise yapabilecegim iki sey var: Temiz su icmek ve ellerimi mumkun oldugu kadar sabunla yikamak. Gerisi Allaha emanet. Yapacak bi sey yok...
Sitma olmadim henuz 6 yildir.
Gastro enterit oldum ilk 3 yil bolca. Pis seyler yemekten ortaya cikan bir hastalik. 3 gun midede hic bi sey tutulamuyor: ishal ve kusma ile pacavraya ceviriyor insani ama artik olmuyorum. Alistim galiba :)

HAYAT.... said...

merhaba meltem hanim, ilk firsat da uganda ya yetimhaneye gitmek istiyorum, nasil olabilir? cok etkilendim yasadiklarinizdan ve tercihlerinizden. sevgiler, ayse

pigmelerle.dans.eden said...

Merhaba Ayse,
istediginiz zaman buraya gelirsiniz ve gonullu olacak bir yetimhane ya da o yetimhane ayarlanir. Cok kolay da siz o cocuklarla onlarin yasadigi sartlarda kalabilir misiniz?
Aksi takdirde konaklama pahaliya gelir.
Ya da Uganda`nin bir koyunde bir yerde kalip gonullu isler yapabilir misiniz?
Selamlar,
Meltem

kültür mantarı said...

fotoğraflar 10 numara olmuş Meltem. devam :)

pigmelerle.dans.eden said...

Cok sagol Mantar.
bi de photoshop bilsem neler yapcam ama...
var midir boyle guzel bi kitap ya da websitesi `zalaklar icin photoshop` gibi, boyle hap gibi bi sey???

NEW YORK MUHTARI said...

harikasin Meltem... ozlemisim senin resimlerini gormeyi, hikayelerini dinlemeyi... hosageldin tekrardan..

bu arada ben uzun yillardir Nikon kullaniyordum ama yarin itibari ile Canon kullanmaya baslayacagim.. :-)

pigmelerle.dans.eden said...

Muhtarcim, azcik kullan da bana fikir ver. olur mu?

OnurL said...

Meltem. Bloğunu yeni keşfettim. Bırakmayada niyetim yok :) Artık takipçin olacağım. Fotoğraflar şahane.

Deli Anne said...

Hayran kaldım ben size.. Kalbimle mi basıyorum deklanşöre demişsiniz bir önceki postta, kalbinizle basmazsanız olur muydunuz böyle? Çok etkileyici fotoğraflar, hele ki o fotoğrafların hikayesinin olması, onları dinlemeniz harika!

OYA said...

bir de şu bloğu sık güncellesen meltem.şubattan beri yoksun.insaf...

pigmelerle.dans.eden said...
This comment has been removed by the author.
pigmelerle.dans.eden said...

Facebookta bir sayfa actim fotograflarimla ilgili. Begenirseniz buyurun.
https://www.facebook.com/pages/Meltem-Yasar-Photography/271817016173590
Selamlar!

sohbet said...

Güzel bir site paylaşım için teşşekürler