Thursday, November 10, 2011

Meltem Yasar Photography - Facebook sayfasi

Mumkun oldugunca -haftada 2-3 kez- guncellemeye calisarak Facebook`ta bir sayfa actim. Biliyorum burada tembellik ediyorum ama gelin fotograflari en azindan Facebook`tan takip edin.
Su sayfayi `begen`irseniz, guncellemeler size gelir!
Sevgiler!

Tuesday, October 25, 2011

Sisteki gorillerle tekrar bir araya geldik!


6 yil sonra tekrar Ruandaya gittim! Mutlulugumu kelimeler degil su fotograf anlatsin... (Korkuyor numarasi yaptigim bir fotograf ama o kadar mutlu olunca poz moz verememisim korkar gibi!)

Friday, September 02, 2011

Eylul`de Istanbul`da sergi aciyorum sonunda!



Bir maceraya atildim ama bakalim hadi hayirlisi...
Eylul ayinda Turkiye`ye geliyorum da hadi gelmisken bir de fotograf sergisi mi acsam demeye kalmadan kendimi sergi hazirliklari icinde buluverdim.
28 Eylul - 7 Ekim 2011 tarihlerinden Taksim Beyoglu`ndaki Yapi Kredi Sanat Merkezi`nin karsisindaki Anzanur Pasajinin 2. katinda sergi acmak icin heyecanlanmaya basladim. Simdilik heyecanliyim, ama zor da olsa hazirliklarimi da bitirecegim insallah. Su an Uganda`da cok ciddi elektrik problemi var. Tam eve bilgisayar ve internet aldim, elektrik dert oldu: Bir gun var, bir gun zifir karanliklardayim... Bildiginiz bir karanlik degil ama Afrika karanligi... Gozumun kulagimdan haberi yok, oyle anlatabilirim herhalde ancak.
Bu sartlar altinda fotograflari halledersem, dia gosterisi de yapacagim ve heyecandan yerimde duramadigim gibi sergiden de ayrilacamayacagim galiba.
O yuzden simdiye kadar tanisamadigim arkadaslar, sesli okurlar, sessiz okurlar, buyrun bakalim...
Beni doldurusa getirenler, daha cok yazmalisin, daha cok fotograf cekmelisin, aslansin, kaplansin diyenler, bakin basima actiginiz islere!
Hadi gelin de yuzyuze goruselim :)
Cok heyecanliyim!
Beni yalniz birakmayin lutfen.

not: print etme, cerceveleme konusunda hesapli is yapan tanidiklariniz varsa lutfen bana bi haber edin. 6 yil oldu Istanbul`dan uzagim, pek bi haberim yok nerde ne yapilira dair.

Tuesday, June 28, 2011

Ruh Halleri - ilk sergimin fotograflari


ilk sergimi kazasiz belasiz cumbur cemaat acmis bulunuyorum. Gozum aydin, her sey problemsiz oldu. Fotograflari gormek isteyenler icin link asagida:https://www.facebook.com/media/set/?set=a.10150297515465325.381116.586645324&l=564e32c23f

Serginin adi ise: Moods yani ruh halleri

nedeni ise:

`Insanlarin tek bir fotografini cekerseniz, pek cok ruh hallerinden sadece birini goreceksiniz.

Bir filin disine dokunup da `Fil tas gibi sert bir hayvan` demeye benzer bu.

Bu albumdeki ucleme fotograflarin sadece ilkini cekmis olsaydim, gorup goreceginiz utangac, sinirli, gergin insan fotograflari olacakti.
Ama onlarla iletisime gecip konusmaya basladiginizda bambaska yuzlerini goreceksiniz.

Yaklasip anlamaya calismaktan korkmayin.

Fotograf bence sadece goruntuler degil arkadasliklar yaratmaktir`

Wednesday, June 22, 2011

Nese doluyor insan...


Hani su bebenin ayagi vardi ya...
Pek cok kisinin pek bi begendigi...
Iste onunla burada bir galerinin actigi yarismada birinci geldim.
Birinci gelince sergi acmama karar verdiler.
Bu Pazar gunu dansli, muzikli, yemekli, icmekli, ressamli, heykeltrasli ayda bir yenilenen ve her yenilendiginde buyuk bir kutlamayla acilan MishMash galerisinde ilk sergim var.
Cok heyecanliyim.
Azcik da gururluyum...
Bana boyle bir ilham veren Uganda`ya da -her zamanki gibi- gonulden borcluyum.



Galerinin brosurune yazdigim ozgecmisimsi bilgiyi de suraya ekleyivereyim:
`Meltem, halen 2005 yilinda goril trekking yapmak icin geldigi Uganda`da yasiyor. Eger Nairobi-Kenya`da valizindeki kucuk fotograf maiknesi calinmasaydi buyuk olasilikla sinirlenip su anki Nikon`unu alip fotografa merak salmayacakti.
Mesai saatlerinde bir firmanin Finanstan Sorumlu Genel Mudur Yardimciligini yapan Meltem, mesai saatleri disinda fotograf makinesinin diyafram ve entantane degerleri haric hic bir rakama kafasini takmaz.
Meltem`in fotografta merakli oldugu konu, insan ve ozellikle cocuklar. Cok sabirli bir fotografci oldugu icin bazen makinesini cantasindan cikarmadan once gunlerce insanlarla iletisimde bulunup ondan sonra deklansore basmaya baslar.`

not: yanagimizdaki bayrak Uganda bayragi, ama ortasindaki telli turnayi ci
zemedigimiz icin Almanya bayragi gibi duruyor yanlis anlasilmasin...

Sunday, February 20, 2011

Cektiginiz fotograflar kadar iyisiniz, kacirdiklariniz kadar degil...

Roportajin ikinci kismi... Hani benim daha cok sevdigim ikinci kisim...


Mehtap Gürbüz - Ne doğa ne hayvan fotoğrafçısıyım dedin ve insan peşinde koşmayı sevdiğini söyledin. İlerlemek, üzerinde yoğunlaşmak istediğin çekim türü portre fotoğrafçılığı mı?
Meltem Yaşar - Portre fotoğraflarında iyi olduğumu düşünüyorum. Ama daha geniş açı ve fotoğrafa konu olan kişinin etrafında olan bitenden de haber veren fotoğraflar çekmek istiyorum, deniyorum. Sadece suret değil de o anki yaptığı işi veya etrafında olan bitenin de bulunduğu karmaşıklığın içinde konunun belli olduğu fotoğraflar çekmek de istiyorum. Ama zor tabii ki…
Bir de siyah beyaz fotoğraf aşığıyım. Gözümü siyah beyaz görmeye alıştırmaya çalışıyorum. Siyah beyaz fotoğraf, soluk olduğu zaman asaleti, nezaketi, saflığı, tonlar kuvvetli olduğu zaman ise bir çığlığı, bir isyanı dile getiriyor gibi geliyor bana. Yani renklerin içinde kaybolmuş duygular ve durumlar birden bire tüm yoğunluğu ve çıplaklığı ile karşımda gibi. Renkli fotoğrafta hisler renkle boyanıyor da siyah beyazda ışıkla boyanıyor sanki. Tabii bu konuda kendini geliştirmenin de sonu yok galiba.

alt

M.G. - Afrika’nın, orada çektiğin fotoğrafların senin üzerinde bıraktığı etki nedir?
M.Y. -
Her fotoğrafın bir hikayesi var. Yani fotoğraflarımın konusu çekip çekip geçtiğim kişiler/hayvanlar/yerler değil. İnsan çekmeyi seviyorum demiştim ya, öncelikle o insanla tanışmak, biraz konuşmak, aslında nasıl bir insan olduğunu kısaca da olsa anlamak ve onu ona göre fotoğrafta – tabii ki isterse ve izin verirse- yansıtmak en büyük merakım. Çünkü ben gezmeyi ve insanlarla iletişim içindeyken fotoğraf çekmeyi seviyorum. Bu demek ki benim tüm fotoğraflarım güzel ve özenli anı fotoğrafları aslında. Bazen Afrika’da anne babalar çocuklarını önüme itiyor çek fotoğrafını diye. Çocuk utanıyor, daralıyor, tenimin renginden korkuyor, ağlıyor. Oysaki makineyi bir kenara bırakıp biraz çocukla oynamak, havalara atıp tutmak… Benim yapmak istediğim o. Ancak ondan sonra fotoğraf makinemi elime alıp bir şeyler çekmeye başlıyorum. Tamam, çok vakit alıyor o zaman fotoğraf çekmek ama hem seyahat anlamında hem de fotoğraf anlamında öyle zevkli anlar yakalanıyor ki!
Buradaki yerli halk da suretlerini sormadan, insan yerine koymadan çalıp çalıp giden turistlerden pek şikayetçi. Nasıl olunmaz ki? Kendinizi onların yerine koyun. Kendi halinizde bahçenizde oturuyorsunuz ya da bakkaldan bir şey alıyorsunuz, birisi gelip fotoğrafınızı çekip gidiyor. Olacak şey mi? İlk kez Afrika’ya gittiğimde bir Masai köyünün yanından geçiyoruz, rehbere “dur” dedim. Rehber durmuyor. Daha önce Masailerin turistlere karşı, hele hele fotoğraflarını çekip çekip kaçanlara karşı ne kadar kaba ve sinirli olabileceklerinin hikayelerini dinledim ama gözümü Masai bürümüş, illa ki durmak, inmek istiyorum. Rehber “Güvenliğini garanti edemem, hem bizi kovalarlar” dedi ama inadım inat…
Köyün on metre uzağında durduk, arabadan indim. Yolun kenarına oturdum ve cebimden sadece o an için aldığım, İstanbul’dan getirdiğim kıpkırmızı bir ojeyi çıkarıp tırnaklarıma sürmeye başladım. Biliyorum ya kırmızıya çok meraklı olduklarını, normalde oje sürmememe rağmen, hiç kimseyle ilgilenmeden oje sürmeye devam ediyorum. Rehber beni izliyor, çok şaşkın niye birden bire safarinin ortasında oje süresi geldi diye.

alt

Önce çocuklar geldi, kim bu beyaz, ne yapıyor burada diye. Ama ben hiç oralı değilim. Ha bire oje sürüyorum. Neden sonra fark etmiş gibi kafamı kaldırdım, bir sürü çocuk başıma birikmiş, kıpkırmızı ojeye ağızlarının suyu akarak bakıyorlar.
“Siz de ister misiniz?” dedim, ya da o anlama gelecek bir şeyler yaptım. Bir anda dizimin üstünü bir sürü küçücük eller kapladı. Kaç çocuğa oje sürdüm anımsamıyorum ama bir ara bir baktım –yine sadece o an için aldığım ve ederi 19 TL olan- tek bir düğmesi olan şahane fotoğraf makinem şalvarımın cebinden düştü yere. Çocuklardan biri makineye dokundu. “Al” dedim, aldı, evirip çeviriyor. Bu arada büyükler de izlemeye başladı. Rehberin şaşkınlığını anlatmaya kelimeler yetmez.
Çocuğa makineyi nasıl kullanacağını gösterdim, dünyanın en basit makinesini… Şakır şukur çekmeye başladı. Elini, ayağını, toprağı, ağacı, arkadaşlarını, beni, köyü, ne görürse çekiyor.
Hayatımdaki en mutlu fotoğraflarımdan birini bu küçük Masai çocuk çekti. Hani benden zarar gelmez ya, onu anladılar, fotoğraflarını da çekmeye çalışmıyorum. Yani ruhlarını makineme doldurup götüren ben değilim ki kendi çocukları..! Şöyle bir kare hayal edin: şalvarlı, ağzının yettiği yere kadar gülümseyen bir bayan, yanında 15-20 çocuk, hepsinin tırnakları kırmızı ojeli, kameraya tırnaklarını uzatıyorlar…

alt

Ne kadar kaldığımı anımsamıyorum ama rehber arabaya bindiğimde “hiç kimsenin aklına gelmemişti bir ojeyle köye girebilmek” dedi şaşkın. Aynı yoldan iki gün sonra tekrar geçerken, kafamı camdan çıkardım, baktım köye, çocuklar ellerini bana göstererek koşuşuyorlardı çığlık çığlığa… “Oje kadın” diye bağırıyorlarmış kendi dillerinde, rehberim söyledi. O anı fotoğraflamadım. İstemedim. Sanki onlara ihanet edecekmişim gibi geldi. Ama aklıma kazıdım.
Etiyopya’da Maali isimli hiç bir turistin gitmediği bir kabileye şoförümün gayretleri ile ulaştığımda çektiğim fotoğrafların komikliğini anlatmaya kelimeler yetmez. Halk daha önce hiç fotoğraf makinesi görmemiş, kulübenin içinde her flaş patlattığımdaki panik ve korkuyu anlatamam! Ağlayan çocuklar, panik anneler, “gel sen de gör” diye küçücük kulübeye doldurulan bir sürü insan…
Anlayacağınız fotoğraflarım, bana eşsiz anılar bıraktıkları için çok çok kıymetli, çok anlamlı. Hele Afrika, insanının güzelliği ve konukseverliği nedeni ile bambaşka bir diyar!

alt

M.G. - Bu duygu yoğunluğu, paylaşım, ruhlara dokunuş çok anlamlı, insanın kalbine ulaşıveriyor. Peki hiç zorluğu yok mu Afrika’nın özellikle de Afrika’da fotoğraf çekmenin?
M.Y. -
Olmaz olur mu? Dil, kültür bariyerini aştınız diyelim ki, bunu aşmanın ve buzları kırmanın yolu çok kolay aslında, bir kez yavaş davranacaksınız. Her şey yavaş yavaş… Koştur koştur fotoğraf çek git diye bir şey yok. Tabi ki benim gibi para karşılığı poz verdirme karşıtıysanız… Öncelikle kibar olacaksınız. Dünyanın neresinde olursanız olun nazik tavırlar ve gülen bir yüzle başınıza çok az iş açarsınız. Hele Afrika’da her kapıyı açan altın anahtar, nezaket, gülen bir yüz ve havadan sudan sohbet… Sonrasının akışı zaten sizin bile kontrolünüzde değil.
Esas önemli zorluklar ise doğal şartlarla ilgili: Sıcak, toz, sarsıntı, ışık ve daha aklınıza/aklıma gelemeyecek her türlü faktör. Kalahari Çölü’nde aşırı sıcaktan hafıza kartım bozuldu ve rastgele fotoğrafları sildi. Pilin ömrü sıcakta daha az oluyor. Yani sıcaktan bozulabilecek her şey bozuluyor.
Sıcağın üzerine tozu da ekleyelim. Makinemin sensorunda her zaman toz olmuştur. Ne kadar uğraşsam ve özen göstersem de bu kıtanın kırmızı tozu makinemin içine girmeyi becermiştir. Bazen öyle oluyor ki o tozun nerede olduğunu artık bildiğim için fotoğrafları ona göre çekmeyi öğreniyorum çünkü burada (Uganda’da) makineme bakım yapıp da o toz parçasını çıkarmaya yetkin bir kişi yok. Yılda bir kez geldiğim Türkiye’yi beklemek zorunda o toz parçası!
Sarsıntı ise başka bir problem. Yollar çok kötü olduğu için bir yere ulaşmaya çalışmak demek sarsıntılı bir yolculuk demek. Başka türlü 200 km’lik bir mesafeyi 9 saatte almak nasıl açıklanır? Sarsıntı nedeniyle de external hard drive’ımdaki 2500 adet Tanzanya safari fotoğraflarımı kaybettim.

alt

Mali’de Timbuktu’ya ulaştığımda şarj aletimin çalındığını anladım. Ama her on kişiden birinde Nikon D50 veya üst modeli vardır teorimi kontrol etme şansım oldu, konakladığım her yerde –Timbuktu Col Müzik Festivali zamanı olduğu için- en az 10-15 Turist vardı ve içlerinden biri mutlaka bana yardımcı oldu.
Diğer bir problem de ışık. Burada ekvatorun üzerinde olduğumuz için ışık çok sert. Günün çok uzun bir zamanı fotoğraf çekmek çok zor. Işığın eğik geldiği sabah ve akşam vakitleri haricinde fotoğraf çekmek çok daha zor bir uğraş. Hele yağmur ormanlarının içine girdiyseniz orada da durum tam tersi. Çok acı tecrübelerle bazı şeyleri öğrendiğim için şimdi her türlü backup ile yola çıkıyorum, ama Afrika yine de beni şaşırtmaya, ne kadar hazır olduğumu düşünsem de beni hazırlıksız yakalamaya devam ediyor!

alt

M.G. - Son olarak okuyucularımıza, takipçilerimize söylemek istediğin bir şey var mı?
M.Y. -
Dünyada çekilebilecek her türlü güzel fotoğraf çekilmiş zaten hissiyle yola çıkmayın. Sizin çevrenizle iletişiminiz bir fotoğrafı eşsiz kılar. Yani fotoğrafınızın içinde hem sizin, hem de çektiğiniz kişinin ruhu birleştiğinde, başka hiç bir ruhla birleştiğinde ortaya çıkmayacak bir karışım gerçekleşir. O yüzden lütfen fotoğrafınızın konusu olan ortamla ve kişilerle iletişimde olun. Bu şekilde çekilmiş fotoğraflarda kendinize rastlayacaksınız.
Binlerce kez çekilmiş klişeleri tekrar tekrar çekmeye çalışmayın. Afrika’da gözlerinde sinekler, karni şiş bebeleri çekmek iş değil. Afrika insanı kadar hem hayata, hem de ölüme bu kadar yakın ve buna rağmen bu kadar coşkulu ve gururlu insan başka bir yerde yok! Adımlarınızın sizi geri geri götürdüğü bir yetimhane ziyaretinden hayatınızın en eğlenceli anlarını geçirmiş ve en kahkaha dolu fotoğraflarını çekmiş olarak çıkmak bir tek Afrika’da olabiliyor her halde!

alt

Mona Lisa`nın portresini kopyalamayın, o sensöre ruhunuzu da katıp kendi Mona Lisa’nızı yaratın. Her fotoğrafta o anla ilgili kendi bakış açınızı, kendi ifadenizi de dile getirdiğinizi unutmayın. Ama güzel fotoğraflara bakıp gözünüzü terbiye etmeyi de unutmayın. Benim çok beğendiğim fotoğrafları biriktirdiğim bir flash diskim var. Toplamaya da devam ediyorum. Bazen ilham vermesi için fotoğraflara slide show ile dakikalarca baktığım oluyor.
Yaklaşın… O ana, kişiye, yere yaklaşın. Fiziksel yakınlığınız fotoğrafın ruhunda fark yaratacaktır. İletişim kuvveti artacaktır.
Unutmayın, çektiğiniz fotoğraflar kadar kabiliyetlisiniz, kaçırdıklarınız kadar değil. Deklanşördeki parmağınızı korkak alıştırmayın…


1.foto: Bir bebenin ayagi, Bamako. Mali

2. foto: Iki afacan kiz, (fotograflarini cekene kadar pesimi birakmadilar, adada oldugumuz icin hic kurtulusum yoktu :) , Nijer nehri uzerinde bir ada

3. foto: Mini Tuareg Muhammed (Cok onemli sahsiyettir kendisi, Uganda`ya dondugumde beni aradi!), Timbuktu, Mali

4. foto: Bir Muhammed daha, CD saticisi, Timbuktu, Mali

5. foto: Nijer nehri kenarinda rastgele daldigim koylerden birinden bir cocuk, Bamako, Mali

6. foto: Dasanech kabilesinden bir kiz, Omo vadisi, Etiyopya

7. foto: Mursi kabilesinden bir kadin, Mayo dogal parki, Etiyopya


Friday, February 11, 2011

Sizce de Deklansore Kalbimle mi Basiyorum? - 1


Gecenlerde bir websitesine yazdigim bir roportajin ilk bolumu yayinlandi. Bir tasla iki kus vurmak icin onu burada yayinlayivereyim istedim.
Ozlem gideririz azcik :)
Buyrunuz....
Gerci bazi yerler tekrar olacak duzenli okuyucular icin ama...
Ikinci bolumu esas begendigim bolum, ama onu azcik bekleyeceksiniz.

Mehtap Gürbüz - Fotoğraf çekmeye ne zaman başladın?Meltem Yaşar - İlk olarak 22 yaşımda Rus pazarından aldığımız bir makine ile fotoğraf çekmeye başladım. Ama o zaman diyafram veya enstantane ne demek haberim bile olmadığı için fotoğraflar güzel çıkmayınca makineyi suçlamıştım! Ağabeyim bana o makinenin otomatik ayarlı makinelerden olmadığını, güzel fotoğraf çekmek istiyorsam, diyafram ve enstantaneyi öğrenmem gerektiğini kahkahalar atarak anlatmıştı. Oysa ki ben küçük makineler o kadar düzgün fotoğraf çekiyorsa, büyük bir makine kendi başına kim bilir ne kadar güzel çeker varsayımımla çok hayal kırıklığına uğramıştım. Aradan dört yıl geçtiğinde Hong Kong’a yaptığım bir seyahat sırasında ilk Minolta’mı satın aldım. Fotoğraf malzemeleri satan adam, öyle güzel fiyata öyle güzel anlatıp ve ikna edip satış yapıyordu ki o mağazadan koca bir çanta dolusu fotoğraf malzemesi ile çıktım. Tabii fiyatların Türkiye’dekinin üçte biri kadar olduğunu da unutmayalım. O alışverişten sonra İstanbul’a döndüğümde İfsak’ta bir kursa gittim. Bir süre düzenli olarak sergileri, dia gösterilerini, haftalık toplantıları, fotoğraf gezilerini takip ettim. Ama işlerimin yoğunluğu nedeniyle bu hobime de diğer bir kaç hobim gibi ara verdim. Ne zaman ki işimden istifa edip Afrika’ya yerleştim, o zaman çok uzun bir ara verdiğim fotoğraf çekmeye tekrar zaman ayırmaya başladım.

M.G. - Nerelere seyahat ettin? Gittiğin yerlerin nesi seni çekti?M.Y. - Daha çok Uzak Doğu ve özellikle Afrika beni en çok çeken yerler. İnsanların, kültürlerin, anlayışların çok farklı olduğu yerler daha çok ilgimi çekiyor. Yıllarca doğru diye bildiğim gerçekleri sorgulamama neden olan yerleri ilginç buluyorum. Uzak Doğu’da Tayland, Endonezya, Singapur, Tayvan ve Hong Kong’a gittim. Nepal ve Hindistan’a gittim. Ama en büyük merakım Afrika idi. Bu kıtanın kuzeyinde Tunus, Mısır ve Fas’a gittim. Sahra Altı Afrika’da ise Tanzanya, Kenya, Ruanda, Kongo Demokratik Cumhuriyeti, Zambiya, Botswana, Namibya ve Etiyopya’da bulundum. Zaten şu anda beş yıl önce goril trekking yapmaya, tatile geldiğim Uganda’da yaşıyorum. Uzak Doğu’nun kültürü ve yemekleri, Hindistan ve Nepal’in renkleri, Afrika’nın ise her şeyi beni çok etkiledi. Afrika’nın florası, faunası, insanı, dini, müziği, dili tutkuyla sevdiğim özellikleri. Genelde insanlar Afrika’ya gelip safari yapıp hayvanların fotoğrafını çekip geri gidiyorlar. İnsana dokunmadan gittikleri için kaçırdıkları o kadar çok şey var ki! Afrika insanı, bizim haberlerde izlediğimiz gibi karnı şiş, gözlerine sinek konmuş çaresiz çocuk fotoğraflarından çok farklı. Afrika’yı yemeğiyle, insanıyla, müziğiyle, sokaktaki yaşantısıyla deneyimlemeden bu kıtadan geçenler ben Afrika’ya gittim demesin. Zaten gittiğiniz ülkenin yemeğini yemeyecekseniz, dilini azıcık da olsa nezaketen öğrenmeyecekseniz, insanlarından korkup kaçacaksanız, bence evde kalın, hiç boşuna seyahat etmeyin.

M.G. - Afrika’yla tanışıklığın nasıl başladı? Fotoğraf turları ile mi?M.Y. - İlk kez bundan 11 yıl önce hayalim olan, belgesellerin gözbebeği Serengeti’ye ve diğer doğal parklarını görmek ve fotoğraf çekmek için Tanzanya’ya geldim. Sonra uzun bir süre iş değişikliği nedeni ile tatil yapamadığımdan Sahra Altı Afrika’ya gelemedim. Ama aklım hep oralarda kaldı. Aradan 5 yıl geçince bu kez Uganda ve Rwanda’ya goril ve şempanze trekking için geldim ki esas hayatımı değiştiren Uganda’ya yerleşme kararını bu tatil sonrasındaki çok sancılı geçen aylarda verdim.
M.G. - Afrika’ya yerleşme kararını kesin olarak nasıl ve ne zaman verdin?M.Y. - Her şey aslında bundan 18 yıl önce “Sisteki Goriller” filmini izlememle başladı. ODTÜ’de öğrenciydim o zaman. Keyifli geçecek gibi duran bir akşam öğrenci evinde izlenen o filmin 15 yıl sonra beni nerelere götüreceğini kestirmenin mümkün olmadığı karlı bir Ankara akşamıydı. Bilmeyenler için; film Ruanda’nın balta girmemiş volkanik dağlarının eteğinde sislerin arasında yaşayan soyları tükenmek üzere olan dağ gorilleri ile hayatının 20 yılını onları korumaya, izlemeye, davranış biçimlerini incelemeye adamış ve bunu hayatıyla ödemiş bir kadın, Dian Fossey arasında geçiyor. Belgesel tadında ama insan zulmünün karşısında masum doğanın çaresizliğinin boyutlarına isyan ettiren, dağ gorillerinin tüy kaplı ve insanın tüylerini diken diken eden o dev cüsseden beklenmeyen yumuşak bakışlarına hayran bırakan ve canıyla da ödese kararlı ve gerçekten seven bir insanın neler yapabileceğini gösteren, bugün benim Uganda’da yaşamama neden olan film…
Yıllar sonra Uganda’ya ve Rwanda’ya goril trekking yapmaya gittim ve hayatimin en güzel tatilini yaparak İstanbul’a döndüm. Uganda’dayken beraber safari yaptığım Emmanuel ve firmanın sahibi İtalyan turizmci –ki kendisi de Londra’daki Deloitte & Touche’da danışman olarak çalışıyordu- beni Uganda’ya dönmeye ve orda beraber iş kurmaya ikna etmeleri 7-8 ay sürdü. Şimdi biliyorum ki iş ve şartlar çok riskli… Taşı toprağı altın değil ki Uganda’nın… Baktım ki eğer toplayıp iki valiz gidip bu fırsatı değerlendirmezsem, ömür boyu pişman olacağım ve bir gün torunlarımı dizimde hoplatırken “ben gençken Uganda’yı çok sevmiştim, böyle böyle bir iş fırsatı vardı ama ben çok korktum, gitmedim” diyeceğim en fazla… Oysa şimdi onlara anlatacağım hikayelerin ve başıma gelenlerin haddi hesabı yok. Bir de Sinan Yaman’ın bir workshopuna katılmıştım. Özlü sözler edebilenlerden masallar söylemeyi sever kendisi, ben de dinlemeyi. Dedi ki “bana benden başka engel yoktur”. Dedi ki “yapmadığın atışların tamamını kaçırırsın”. Dedi ki bana “sen deli misin? mirasyedi misin?” vermek üzere olduğum Uganda’ya gitme kararını duyunca… Ama bir kez diyeceklerini de demiş bulundu. Sabah sınıfta başlayıp ertesi gün sabaha karşı kamp ateşi başında devam eden o workshopta herkes hayallerini anlatıyordu sırasıyla. Ben kararımı artık vermiştim, “Afrika`da yaşamak istiyorum” dedim. Workshoptan 1 ay sonra 1 Ağustos 2005’te, doğum günümde istifa edip işimden Uganda’ya geri geldim.
M.G. - Şimdi ne tür fotoğraflar çekiyorsun?M.Y. - Kesinlikle ne doğa ne de hayvan fotoğrafçısıyım. Güzel fotoğraf çekmekle güzel bir nesnenin, güzel bir manzaranın veya hayvanın fotoğrafını çekmek arasındaki farka inanıyorum. Şimdi ben gitsem, tripodumu açsam da Taj Mahal’in bir fotoğrafını çeksem, diğer binlerce ve zaten güzelce çekilen Taj Mahal fotoğraflarından ne farkı olacak?Diyeceğim o ki manzaraya da nesneye de ruh katanın insanın ruh halleri olduğunu düşünüyorum. Taj Mahal’in önünde kahkahalarla gülen bir yaşlı kadın olsa da Taj Mahal’in hüzünlü görkemi biraz aydınlansa fena mı olur? Ya da Taj Mahal’in hüznüne oracıkta ağlayan bir çocuğun gözyaşları daha da hüzün katsa?
Zambiya’da önümde tüm haşmetiyle çağlayan Viktorya Şelaleri’nin fotoğrafını çekeceğime köpeğiyle boğuşan bir küçük çocuğun fotoğrafını çekmeye çalışmam aslında gözümdeki perdeyi kaldırdı. Ne kadar zorlasam da doğanın güzelliği, hayvanın muhteşemliği karşısında bile ben insan peşinde koşuyorum.
M.G. - Özellikle kullandığın bir makine, lens var mi?M.Y. - Nikon kullanıyorum. Lenslerimi ve malzemelerimi bilgisine güvendiğim fotoğrafçı arkadaşlara sorarak aldım. Zaten uzmanı bulunan konularda araştırma yapmaya pek sabrım yok ne yazık ki. Canonculara da hiç bir şekilde Nikon hakkında ne düşündüklerini sormuyorum. Elimdeki makinem ile elimden gelenin en iyisini imkanları içerisinde yapmaya çalışıyorum . Hani Müslümcülerle Orhancılar gibi Nikoncular ve Canoncular var ya fotoğraf dünyasında, ben ondan hiç anlamıyorum.


-Birinci bolumun sonu-
Kavusmak uzere...
1. foto: Mali - Dogon ulkesinde danscilarla (Fotografi Cuneyt Alpguven cekti)
2. foto: Guney Etiyopya - Omo Vadisi- Arbore kabilesinden bir kiz cocugu
3. foto: Guney Etiyopya - Omo Vadisi - Dasanech kabilesinden bir kiz cocugu
4. foto: Mali - Bamako`da bir cocuk
5. foto: Guney Etiyopya - Omo vadisinda Maali kabilesinin kamera flasina alistigi an
6. Mali - Bamako batik kumas boyama atolyesinden bir cocuk
roportajin linki ise iste bu: