Tuesday, April 28, 2009

Avoid Morning Sex - Sabahlari aga nigi yasak

Nil`in dogdugu Jinja kasabasindan kaldigim bir gun dukkanlardan birinin adi sabah sabah bizi kahkahalara bogdu: Avoid Morning Sex dukkanin adi. Yani sabahlari ask mesk yok. 
Neden neden diye dusunup bir sonuca varamadik. Ama etraftaki ahaliyle konusunca garip bir inanclari oldugunu ogrendik: Sabahlari yapilan aga nigi, dahabereketli olup kesin hamilelikle sonuclaniyormus guyaaaa... 
Burdan duyurulur: Geceleri istediginizi yapin. Sabahlari edepli oldugunuz surece problem yok! 

Monday, April 27, 2009

Namibya Gezisinin Sonu

Ertesi gun Botswana ve Zambiya`ya dogru yeni bir grupla yola cikmadan once iyice uyuyup dinlenmem lazim ama aksama yemege Windhoek`in cok meshur bir pub/restorantinda bulusmak uzere yine Conci, Angie, Rudy ve Gana ile sozlestik.

Ben yine Lolita`nin islettigi Uzuri Guest House`uma birakildim. Odamin kapisinin onunde birdenbire bir kipirti dikkatimi cekti: Bir tane kumru yavrusu ucmadan, oylece yerde bana bakiyor. Lolita`ya seslendim ne yapayim simdi ben bunu diye. Lolita kopeklerinin kusu yiyeceginden emin, bir agacin dalina birakti yavrucagizi.

Cabucak hazirlanip Joe`s Beer Bar`a dogru bir taksi ile yola ciktim. Taksiciden telefon numarasini alip geri donuste de beni Uzuri`ye birakmasi konusunda anlastik.
Joe`s Beer Bar, nerde cope atilmis kutu, teneke ivir zivir ise yaramayan ne varsa toplayip icine doldurulmus gibi zevksiz dosenmis bir acaip restorant/pub. Yemekler, icmekler, servis her sey guzel de tikis tikis dosenmis bir yer oldugu icin etraftaki her sey insanin uzerine
uzerine geliyor gibi bir his verdi bana. O kadar kahkahali bir ekiptik ki barda oturan musterilerden biri bizim masaya Jagabomb denen, icildiginde bomba etkisi yapan bir icki gondermis hepimize. Kendisini bulup tesekkur etmek istedigimizde garip bir goruntuyle karsilastik:

Barin kenarinda klozete oturmus bir adam! Ben hemen kafami cevirip Angie`nin de gozlerini kapadim ama durum oyle degilmis. Megersem, barin taburelerini klozet seklinde yapmislar! Insanin bara gidesi gelmez yaa! O ne acaip bir goruntu oyle!


Keyifli ve uzuuunnnnn bir yemekten sonra evlerimize gitmek uzere vedalastik ama Angie taksi bulamadigi icin benim taksi once beni evime birakti, sonra da Angie`yle onun kaldigi yere dogru yola cikti.
Odama geldigimde odanin kapisinin onunde yine ayni kumru yavrusunu beni bekler buldum. Madem bu kadar israr ediyorsun deyip odama aldim. Biskuvi kirintilari koydum onune ama pek pas vermedi. Ben de bir tane havlunun icine sarip sandalyenin uzerine yerlestirdim yavrucagi.
Yine kampta kalmiyor olmanin verdigi rahatlikla icilen biralar nedeni ile gece tuvalet bol bol ziyaret edildi ama kumru havlunun icinden ciktiysa diye tedirgin oldugumdan karanlikta yavrucagi ezmemek icin tum hareketlerim agir cekim ve etrafta hayali bir seyleri yoklayarak son derece dikkatli yuruyerek tuvalet ziyaretlerimi gerceklestirdim.
Bu arada henuz uykuya dalmadan Angie`den bir telefon geldi ama bir hengame, bir kargasa var konusmalarinda. Ses gidip geldigi icin anlayamadim. Tekrar tekrar aradim ama telefon dusmedi. Neticede ikimiz de Namibya`ya ait olmayan bir numaradan roaming yaptigimiz icin kolay iletisim saglayamadik. Neden sonra hatlar netlestiginden ben yine aradigimda bana derdini anlatti: Beni pansiyona getiren ve sonra da onu birakacak olan taksici Angie`nin kaldigi yeri bulamamis. Bulamayinca Joe`s Beer Bar`a tekrar getirip baska bir taksiye bindirmis. Taksici kaldigi yeri bulmus ama cok fazla para istemis. Angie de mesafenin ucretini bildiginden taksicinin istedigi ucreti odemeyi reddedip kendi bildigi ucreti odemis. Bunun uzerine taksici de taksinin kapilarini kilitleyip disari cikmasini onlemis. Panik olan Angie o sirada beni aramis ama hatlar net olmadigi icin ben de bi ise yaramamisim. Taksicinin dalginligindan yararlanip kapiyi acip kaldigi yere dogru kosarak kacmis. Hay Allah`im yaaa!!!! Ya adamin bicagi olsa, yakalasa, saplasa iki tane cigerine! Ne deli hatun! Ben ne yapardim bilmiyorum ama cok riskli bir ise girismis…
Sabah kumruyu bulamadim. Her tarafi karis karis aradiktan sonra ve esyalarimi Botswana`ya dogru yola cikmak uzere toparladiktan sonra bulabildim. Bahcedeki agaclarin birinin uzerine birakip kahvaltimi da yaptiktan sonra yine Wild Dog safari firmasindan gelen bir soforle ofislerine dogru yola ciktik.
Namibya gezisi de burada bitmis oldu. Simdi sirada Botswana ve Zambiya var!

1. foto: oda arkadasim Kumru
2. foto: Bizim rehberin uzerinde `Gercek Afrika Erkegi` yazan ve kendi fotografi bulunan megaloman Tshirtu

Thursday, April 23, 2009

Beyaziz biz, tenimiz ince...


http://www.birmilyonkalem.com/?p=14046 sitesine 23 Nisan nedeni ile yazdigim yazi asagida. Daha once yazdigim bir yazidan biraz alinti var, soylemedi demeyin.

Aboke Olayı yaşları 13 ile 16 arası 139 ortaokul öğrencisi kız çocuğunun 10 Ekim 1996`da LRA (Lord`s Resistance Army - Tanrı`nın Direniş Ordusu isimli terörist grubu) tarafından Uganda`Nil Kuzey Apac Bölgesindeki Aboke`deki St Mary`s Yatılı Okulu’ ndan kaçırılması olayıdır. Okulun müdür yardımcısı İtalyan rahibe Rachele Fassera eşi görülmez bir cesaretle asileri takip edip kızlardan 109`unu geri almayı basarmış olsa da kalan 30 kız için tüm dünyayı ayağa kaldırmış, hatta Papa 2. John Paul bile LRA lideri Joseph Kony`ye seslenerek serbest bırakması için bir bildiri yayınlamıştı.

Uganda`da 1986`da gerilla savaşı neticesinde Milton Obote`nin diktatör ve baskıcı rejimine son veren Devlet Başkanı Museveni ile ayni kabileden (Acholi kabilesi) olup da kendine değil de Museveni`ye destek olan kabilesine eziyet etmeye başlayan, gerek duyduğu insan gücünü kabilesinin yaşadığı yerlerdeki okulları, köyleri basarak çocukları kaçırmakta bulan LRA terör örgütü, dünyanın en acımasız terör örgütlerinden bir tanesi. Erkek çocuklarını asker olarak, kız çocuklarını ise hem LRA komutanlarına eş -seks kölesi- hem de askerlere yemek, çamaşır gibi işlerde yardım etmek üzere hizmetçi olarak kullanıyorlar. 1994 yılında Sudan devletinden aldığı destekle kamplarını bu ülkede kurmaları ve kaçırdıkları çocukları bu ülkeye götürmeleri ile hayatları çok daha kolaylaştı.

Els De Temmerman‘ın “Aboke Kızları” isimli kitabında kızların, gerillaların ve Rahibe Rachele`in öyküsü var… Kitaptan bir alıntı: LRA kaçırdıkları kızları Sudan sınırını geçip LRA kamplarına götürmeye çalışırken geceyi terkedilmiş bir köyde geçirmişler. Köydekiler LRA’nin yakında olduklarını bildiklerinden geceyi güvende geçirmek için bir askeri birliğe yürümüşler, geride yürüyemeyen yaşlılar ve hamileler kalmış. Sabah LRA kızlarla yürüyüşe devam etmek istediğinde 10 yaşarında bir kızın eksik olduğunu fark ederler. Devamı kaçırılan Aboke Kızları`ndan biri olan Ellen‘in ağzından şöyle anlatılıyor…

“”İşte burada!” deyip kızı terkedilmiş kulübelerden birinden çıkardılar… Asiler kızı dövdüler ve çok fena tekmelediler. Bir asker, botları ile yerde yatan kızın göğsünün üzerine bile atladı. Kız inleyip yardım dileyen gözlerle etrafına baktı. Ama kaçış yoktu. Her taraftan darbeler alıyor fena halde dövülüyordu. Komutan diğer Aboke Kızları`nı çağırdı. “Bitirin işini!” dedi. Tahta sopaları alıp kızı dövmeleri söylendi. Ellen’in bacakları titremeye başladı. Ellen sanki vücudu başkasına aitmiş gibi davranıp kendinden geçmeyi diledi, olmadı. Duraksayarak dövmek için odun toplamaya giden arkadaşlarına katıldı. Sonra kızın etrafını sardılar ve bacaklarına hafifçe vurmaya başladılar.
Asilerden biri “Öyle değil!” diye bağırdı. Kafasının arkasına ve boynuna nasıl vurmaları gerektiğini gösterdi. Aboke Kızları ağlayıp, bir araya toplanıp sonra sustular. Komutan iyice sinirlendi. Bizi sıraya sokup kaçmaya çalışan kızı teker teker dövdürdü. Yeterince hızlı vurmayanlar tokatlanıp istendiği şekilde vurana kadar zorlandı. Kurban çok fena kanama geçiriyordu. Son kız da dayağı attıktan sonra, ölü gibi görünüyor ama tüm vücudu titriyordu. Asilerden biri gelip emin olmak için son tekmeyi attı.
Sonra kızı kulübesinde saklayan hamile kadını ortaya getirdiler. Asiler, hamile kadını artık hareket edemediğinden emin olana kadar dövdüler.”Neden? diye merak etti Ellen. Neden böyle davranıyorlardı? Neden kendi halkını öldürüyordu bu asiler? Neden çocukları kullanıyorlardı bu iş için?“

Ellen’in sorularına yanıt sapkın dindar LRA lideri Kony‘nin kelimeleri ile: “Acholi kabilesi bana ihanet etti. Bana yüz çevirdiler. Kendi topraklarında yabancı tanrılara tapındılar, öğretmen, memur olarak devlet kuruluşlarında yer aldılar ve büyük düşmanımız Museveni’nin tarafını tuttular. Bu yüzden cezalandırılmaları gerek. Ben kendi halkımı öldürmüyorum, onları temizliyorum ki sadece temiz ve saf olanları kalsın. Ve saf olan temiz Acholi ırkı Sudan sınır ötesindeki kamplarımızda doğan bebeklerdir. Bu yeni oluşan temiz ve saf Acholi ırkı bir gün sayıca o kadar artacak ve güçlenecek ki Uganda Hükümetini devirip ülkeyi On Emir’e göre yönetecekler!“

Bu sapkın mantıkla yüzlerce kız çocuğunu kaçırıp daha önce kaçırdıkları ve beynini yıkadıkları erkek çocuk askerlere seks kölesi yapmak, bir komutana 12 kadın verip üremesini isteyerek bu yeni “Temiz” ve “Saf” ırkın gerçekleştirebileceğine inanmak ne kadar hastalıklı bir zihnin ürünüdür? Kabilesinin saflığına ve temizliğine bu kadar inanan bir insan neden masum kişilerin kulaklarını kesip yine kendine yedirir, neden dudaklarını kesip paramparça bu ağıza asma kilit takar, neden yağmaya giderken karşısına çıktı diye bir koylunun bacağını panga ile keser? Neden, neden?

Rahibe Rachele ve kurtarılamayan kızların anne babaları bu konuda dünyayı bilgilendirmek ve bilinçlendirmek için bir dernek bile kurup Aboke kızlarının hikâyesini dünyaya duyurdular. Birleşmiş Milletler Sekreteri Kofi Annan`dan zamanın `First Lady`si Hillary Clinton`a, Nelson Mandela`dan bazı Avrupa parlamentosundaki milletvekillerine kadar ulaşmayı basardılar ve Aboke Kızları adı altında Uganda`nın kuzeyinde sessizce islenen bu insanlık sucunu dünyaya duyurdular. Kalan 30 kızdan 5inin esaretleri sırasında öldüğü, diğerlerinin de teker teker kaçtıkları biliniyor. En son Aboke kızı, Catherine, 13 yıl sonra kucağında 2 yaşındaki LRA lideri Kony`den olma çocuğu ile Kongo`daki Uganda Polis Kuvvetleri’ne sığındı.

LRA, su an azalmış olsa da Uganda`nın kuzeyi, Sudan ve Kongo Demokratik (?) Cumhuriyeti`nde faaliyetlerine devam ediyor. 2005`de insani yardım yapan kuruluşların çalışanları arasında yapılan bir araştırmada bu terör örgütünün faaliyetleri, dünyanın en “unutulmuş” acil durumu olarak nitelendirildi.

2006`da yapılan bir çalışma neticesinde faaliyetlerine başladıklarından bu yana 66,000 çocuğu kaçırdıkları tahmin ediliyor. Son 20 yıl içerisinde Acholi kabilesinin %90`i yani 2 milyon kişi kendi köylerinde güvende olmadıkları için uluslararası insani derneklerin kurduğu kamplarda yaşadı. 20,000den fazla çocuk asker veya seks kölesi olarak kullanıldı. Kaçabilen çocuklar ise köylerinde güvende olmadıkları için her gece daha güvenli olduğunu bildikleri kasabalara, kiliselere, karakollara kilometrelerce yol yürüyerek sığındı, sabahları tekrar köylerine geri döndüler. `Gece Yürüyüşçüleri` ismiyle anılan bu çocukların sayısı 50,000′i geçti.
Kuzey Uganda`daki ölüm oranı savaştan sonraki Irak`tan daha fazla. Her gun Kuzey Uganda`da 175 çocuk vahşet ve önlenebilir hastalıklardan ölüyor. Çocukların %25i son 10 yılda ebeveynlerinden en az birini kaybettiler. Ve bu korunaklı kamplarda kalan nüfusun yarısı, yani 1 milyonu 15 yasin altında.

Kuzey Uganda`da

-250,000 çocuk bu terör örgütünün toplumu kaosa ve kamplara zorlaması neticesinde okula gidemiyor: Eğitimsizler.

-Ebeveynleri LRA tarafından ve hatta bazen kendileri tarafından olduruluyor: Sahipsizler.

-Evlerinden uzak oldukları için topraklarını, evlerini kaybediyorlar: Hicbirşeysizler.

-Tecavüze uğradıkları için AIDS kapıyorlar: Çaresizler.

-Kurtulsalar bile, kendi kabilesinden aile ve arkadaşlarını öldürmek zorunda kaldıkları için toplumun dışına itiliyorlar: Geleceksizler.

Uganda`nin kuzeyinde son 20 yıldır tek yoldaşları açlık, hastalık, korku ve terör olan kayıp bir kuşak yetişiyor… Kurtulanlar, geride kalanlar ve kaçırılanlar hepsi 21. Yüzyıla yakışmayacak acılar içindeler…
Bu on binlerce çocuktan bir tanesi bizim olsa?
Tek bir çocuğumuzun sopalasalar, tek bir tanesine tekme atıp bir taneciğine tecavüz etseler, ne olurdu halimiz?
Çocuğumuza okul arkadaşını, büyük olasılıkla komşumuzun çocuğuna öldürtseler?
Daha kötüsü çocuğumuz bizi öldürmek zorunda bırakılsa?
Bir tanecik kız çocuğumuz kaçırıldıktan sonra AIDS kapmış ve sırtında yine AIDS’li bir bebekle dönse, ne yaparız biz?
En basitinden çocuğumuzu gece kaçırılmasın diye 10 km ötedeki bir kasaba hastanesine yürüyerek göndermek zorunda kalsak her gece?
Buna hangimiz dayanır?
Afrika dayanıyor iste…
Hala hayata gülümseyerek bakıp tek afyonları olan Incil`e sarılıp hayatlarına devam ediyorlar…İstanbul`da suratı asık binlerce insanın arasında yürürken, gülümseyen tek kişinin ben olduğumu fark ettigim zaman aklıma dank etti: Gülümsemek bana da bulaştı Uganda`da ama acılara bu kadar dayanıklı olmak? Henüz değil…Mümkün değil…
Beyazız biz, tenimiz ince…
Tanrı Afrikalıları yaratırken tenlerini sadece güneşe karşı değil, acılara karşı da dayanıklı yaratmış galiba…
Bizim intiharı düşündüğümüz durumlarda, onlar hayata o koca dudakları arasından görünen bembeyaz dişlerini göstererek acılarla dalga geçebilmeyi, her tıngırtıda bedeniyle, ruhuyla dans edip şarki söylemeyi de kavruk tenleri gibi Tanrı sadece onlara bahşetmiş galiba…
Fotograftakidaki guleryuzler yetmihaneden Rose ve Brenda`ya ait :)

Monday, April 20, 2009

Bu yaziyi 1 gun icinde 15 kisiye gonderirseniz, hepimiz icin iyi olur

Bu yazdigim yaziyi 10 kisiye gonderirseniz, basiniza hic de hayirli bi sey gelmeyecek, yemin ederim. 20 kisiye gondermeyin, 30 kisiye de. Aksine basimiza tas yagacak!
Ya da gonderin. Gonderilebilecek en hayirli spam bu olsa gerek… Spam yuzunden ne kadar gereksiz bir enerji kaybina ugrayip ne kadar karbondioksit emisyonuna yol actigimizi anlatmaya calisan bir email kendisiyle celisip spam olur mu sizce????
Kuresel isinmanin ulastigi korkutucu gostergelerle ilgili Al Gore`un An Inconvenient Truth (Rahatsiz Eden Gercek) isimli belgeselini izleyince ne kadar rahatsiz oldugumu anlatamam. Yasadigimiz gezegen her gun bogulmaya, uzerindeki bizleri de bogmaya her gun kosarak yaklasiyor.
Spam emailler hakkinda arastirma yapan bir firmanin bulgularina gore, spam gondermek, okumak veya silmeye ugrasan kullanicilar her yil 2.4 milyon evin kulanacagi kadar elektrigi, yani 33milyar kilowatt-saat enerji kullaniyorlar.
Yapilan arastirmaya gore her yil 62 trilyon spam email gonderiliyor. Bunin icin kullanilan enerji de 17 milyon ton karbondioksit emisyonuna neden oluyor. Toplam harcanan enejinin %80i spam ayiklayip silmek icin harcaniyor. Ortalama bir calisan, her yil 131 kg karbondioksit uretirken bunun %22si spamlarla ugrasarak geciyor. Bir gunumuz spamsiz gecse, 2.2 milyon arabanin trafikten cekilmesi gibi bir etkiye esdeger.
`Amaaannnn… Bana mi kaldi dunyayi kurtarmak???? Iki foto, iki fikra gondersem, gulumsetsem 100-150 kisiyi, dunya mi durur?` demeyin. Daha secici, daha duyarli bir bilgisayar kullanicisi olmak bile gelecegin sonunu uzaklastirabilir. Onune gecemeyecegiz buyuk olasilikla kacinilmaz sonun ama kim bilir? Belki gecikitiririz.

Haberin devami BBC`de…
http://news.bbc.co.uk/1/hi/technology/8001749.stm

Friday, April 17, 2009

Swakopmund`dan Manzaralar

Swakopmund hakkinda azcik bilgi edinelim: 1892 yilinda Almanlar tarafindan kurulmus. Deniz ticareti merkezlerinden birisi olmus ama artik yasli Almanlarin emekliliklerini gecirdikleri kucuk bir Alman kasabasi gorunumunde. Binalar cok guzel ve Bavyera stili. Afrika`da miyim nerdeyim sasirtacak kadar modern. Deniz tatili icin de tercih edilen bir yermis ama bu kadar soguk bir okyanusa hangi babayigit girer bilemedim.
Swakopmund`un anlami cok ayip. `Pisligin aktigi delik` anlamina geliyor. Yani popo gibi bi sey L Nedeni de daha iceri kisimda olan nehirler selle beraber buraya her turlu pisligi tasir, burdan okyanusa dokulurmus. Camur, kum, selin gucuyle sokulmus bitkiler, hayvan lesleri vs vs hepsi burdan okyanusa dokulunce, kasabanin adi da sevimsiz bir isim olmus.
Aksam yemegi icin Swakopmund`un bos sokaklarini arsinlamaya basladik. Ama her yer kapali. Kimse yok sokaklarda. Karsilasa karsilasa yine bizim tur grubundan diger insanlarla karsilasiyorduk en fazla. Bendeki seyahat rehberinde bir kac tane yer oneriyordu. Dolanip dolanip buluyoruz ama ya kapali ya dolu. En sonunda kocaman bir pub/restorant bulduk, 2-3 katli bir yer ve agzina kadar dolu. Biraz bekleyince bize yer acildi. Ve sonunda yemeklerimizi siparis edebildik. Soguk bira ve patatesle baslayip devasa bir deniz urunleri tabagini Conci ile paylasmaya karar verdik. Yemeklerin guzelligi, biranin soguklugu, sohbetin akiciligi derken hepimiz hafif cakir keyif bos sokaklari arsinlayarak evlerimize donduk.
Ertesi gun oglen bulusmak uzere alisveris yapmak uzere gruplara ayrildik. Conci ve yasli Alman Anna ile ben ozlemini cektigimiz bir Capuccino ve cheesecake yemek uzere bir kafede kahvaltiya gittik. Afrika hediyelik esyalarina karsi bir ozlemim olmadigi icin cok onemli bir misyonu gerceklestirmek icin sokaklari arsinlamaya basladim: Tirnak makasi. Yanima almayi unuttugum icin ve tirnaklarim artik kucuk bebeklerde oldugu gibi kendi yuzumu gozumu cizmeye basladigindan –uzun tirnaga alisamadim, sanki vucudumun bir parcasi degilmis gibi geliyor uzun tirnak- tirnak makasini bulup hemencecik yolda yururken kurtuldum o uzantilardan.
Swakopmund`daki dukkanlarda cok garip bir uygulama dikkatimi cekti: Dukkanlarin girisinde metal barli kapilar var esas kapinin haricinde. Iceri girmekicin zili caliyorsun, dukkan sahibi kasanin ordaki bir dugmeye basip kapiyi aciyor, sonra kapi arkandan tik diye geri kilitleniyor, icerde alisverisini yapip cikmadan once tekrar rica ediyorsun, kapiyi elektrikli o dugme ile tekrar aciyorlar, ancak oyle cikabiliyorsun. Yani alisveris yaptigin sure icin icerde kilitlisin.
Bu arada bir kitapcida cok meshur `The Sheltering Desert` (Siginak col, sigindigimiz col) isimli kitabi buldum. Yanima aldigim kitaplar bitme asamasinda oldugu icin kitap ilac gibi geldi. Konusu cok ilginc: Ikinci Dunya Savasi zamaninda askere alinacaklarini anlayan ve Namibya`da yasayan iki Alman jeologun kopeklerini de alip otoritelerden kacmak icin cole siginmasi ve medeni iki jeologdan hayatta kalmak icin herseyi yapabilecek iki vahsiye donmelerini anlatan bir kitap. Kalahari ve Namib colunun acimasizligini gordukten sonra kitap iyice merakimi cekmisti, bulduguma cok sevindim.
Bulustugumuzda herkes birbirine yaptigi alisverisi gosterirken bana donup `Sen ne aldin?` dediklerinde cebimden tirnak makasimi cikarip gosterince hepsi gulmeye basladi. `Aaaa, Swakopmund`un tirnak makaslari cok meshurdur. Siz almadiniz mi?` dediysem de kimse yutmadi galiba.
Toparlanip Namibya`daki gezimizin son gununu yolda gecirecegimiz icin mumkun oldugu kadar erken yola cikmaya calistik. Baskent Windhoek`a dogru 5-6 saat surecek bir yolculuk basladi.
Foto 1 – Swakopmund`un sokaklari –sanki Almanya!-
Foto 2- Okyanus urunleri! Yanyana fotograf cektirmedigim deniz urunu kalmadi galiba ;)
Foto 3- Cita desenli kilimler -Kilimi yapan tezgah uzerindeki kagida baka baka kafasina gore yapiyor.
Foto 4- 30-40 cm boyundaki bu alli gullu zurafalarin benim boyumda olanlari da vardi. Cok cok guzel.
Foto 5- Tek bir kutuk uzerine oyulmus coluk cocuk basortulu anneli afrika ailesi biblolari

Wednesday, April 15, 2009

Etme - Bulma Dunyasi


Iskelet Sahilinden Swakopmund`a dogru yola cikinca, Helen –hani cadir arkadasim olamayan, huysuz, gicik, Isvicreli Helen- kusmaya basladi. Ne yedi, ne dokundu kimse anlamadi ama cok fena midesi bulanip hic bi sey yiyemez bir hale geldi. Hepimiz her gun ayni yemekleri yedigimiz icin kafamiz karisti.
Fok baliklari kolonisini gormek uzere yola ciktigimizda da Alman hemsirelerden bir tanesi kusmaya basladi. Helen ise o kadar kotu bir durumdaydi ki kafasini dik tutamadigi icin aracin koridorundaki bosluga bir mat serip orda ayaklarimizin nerdeyse altinda yatmaya basladi, kafasini kaldirdigi an midesi agzina geliyor, surati –zaten beti benzi atti- sapsari oluyordu.
Fok (ayibaligi) kolonisine ulastigimizda karsimizdaki goruntu, aklimizi basimizdan aldi: Kayalik bir sahilde goz alabildigine uzanan fok surusu guneslenip yatip yuvarlaniyordu. Kafasini kaldirip inek gibi ses cikaranlar mi istersiniz, yavrusunu yanina alip emziren mi, aralarinda dolasip zayif yasli ya da yavru arayan cakallara caresizlikla bakan mi, kaya gibi kipirtisiz duranlar mi, on binlerce fok… Renkleri kaya gibi olunca aslinda sahil boyunca ne kadar cok olduklarinin ayirdina zor vardik. Etraftaki koku dayanilmaz ama ruzgar o kadar kuvvetli ki ancak oyle bir ruzgar bu manzarayi bakmaya dayanilir kilabilirdi.
Erkekleri ortalama 250 kg olan erkek fok, ciftlesme oncesi 360 kgya kadar cikip sonra bu fazla kilolarini harem kurma, koruma ve ciftlesme ugruna harciyormus. 60-70 disiden olusabilen hareminde bir anda butun yavrular dogunca, senlik o zaman basliyormus. Cakal ve sirtlanlara yem olmadan kurtulan yavrular, emzirme suresi sona erince kendini okyanusun sularina atarken yavrularin %25i 1 yasini doldurmadan avcilara yem oluyormus. Cakallar gupegunduz koloninin icinde dolasip avlanirken sirtlanlar geceleri gelip yavrulari yiyormus. Gunduz orada oldugumuz icin cakallarin foklarin arasinda dolasip avlanmaya calisan goruntuleri icimizi burktu. Yavru yaptiktan 5 gun sonra erkek fok, hemen disiyle tekrar ciftlesir ama dollenen yumurta henuz hamilelige neden olmadan 3 ay dollenmis kalir, ondan sonra esas 9 ay suren hamilelik baslarmis. Cok garip!
En meshur ve buyuk sahil kasabasi olan Swakopmund`a dogru yola cikarken 3 ingiliz daha kusmaya baslayinca herkesin kafasi iyice karisti. Helen vejeteryan. Diyelim ki o herkesin yemedigi vejeteryan bir sey yedi de ondan rahatsizlandi ama digerleri her seyi yiyen insanlar. Ne, kime, niye dokundu kimse bi sey anlamadi.
Swakopmund`a ulastigimizda hemen ertesi gun yapilacak aktiviteler icin rezervasyon yaptirmak uzere bir acentaya gittik: Planorle sahilin uzerinde ucma, paragliding, kum sorfu, adrenalinli ne istersen var. Ben Iskelet Sahili uzerinde planorle ucmak istedim ama ertesi gunku yola cikis saatimize uymadigi icin rezervasyon yaptiramadim. Ne kadar cok istiyordum oysa o geziyi yapmayi!
Bu arada aractan kendini zor disari atan Helen, kaldirimda yatmaya baslayinca cok garip bir goruntu olustu: sanki bizden biri olmus de biz de onu kaldirip kaldirima ativermisiz gibi bir haldeydi kizcagiz.
Swakopmund`da 10 gun sonra ilk kez belediyeye ait evlerde kalacaktik. Yani sirtimiz yumusak bir yatak gorecek! Evler iki odali, dort yatakli. Ve odalari kim kiminle paylasacak diye karar vermek lazim.
Angie ve Conci ile oda paylasmaya karar verdik ama bir kisi daha bulmamiz gerek. Ortaya garip bir durum cikti: Kimse Isvicreli Helen ile ev veya oda paylasmak istemiyor. Etme bulma dunyasi midir nedir hasta haliyle ortada kaldi. Benim yuzumun yumusadigini goren Conci ve Angie `Sakin aklindan bile gecirme!` dediler. Conci de Isvicre`de yasiyor ama aslinda Italyan. Bir onceki turda rastlanti eseri Helen ile berbaberlermis. O turdan zaten Helen`e karsi sabri tukenmis, kesinlikle istemiyor. Ama kiz hasta, ayakta duramiyor ve bir Allahin kulu elinden tutup `gel bizimle kal` demiyor. Odaya esyalarimizi goturdukten sonra Conci ve Angie`yi karsima alip `Arkadaslar, lutfen beni affedin ama ben Helen`i kendi odama almak istiyorum.` dedim. Kiyamet koptu. Anlatiyorum: `Yazik, hasta. Kil ve gicik olabilir. Beni cadirina almamis olabilir ama yabanci bir ulkede tek basina ve cok hasta. Ayiptir. Havlayana havlayarak mi cevap verecegiz? Alalim garibani.` diyorum, dil dokuyorum, Nuh deyip peygamber demiyorlar. Neyse, sonra dil dokmelerim sonunda yumusadilar. Bir de ozellikle onceki turdan bir cok zevzekliklerine maruz kalan Conci`den soz aldim ve de soz verdim: `Sen hic bi seye karisma, eni sonu bir gece, ben hallederim her seyi` diye.
Angie ve Conci `O seni cadirindan nerdeyse atti, sen onu odana aliyorsun. Bu kadar iyilik artik enayilige kayiyor biraz.` dediler ama olsun. Odamdaki diger yataga Helen`i yerlestirdim. Istedigi bi sey var mi diye sorup uyumaya biraktim.
Aksam Rudy ve Gana (esyalarini Biritish Airways`in kaybettigi Israilli balayi cifti), Angie, Conci ve 3 gencecik degisik projelerde gonullu calisan Ingiliz ile beraber yemege cikmaya karar verdik. Ama kaldigimiz evin tek bir anahtari oldugu icin Helen`i iceri mi kilitleyelim, anahtari ona mi birakalim ama kapiyi acacak hali yok, odayi acik mi birakalim konusunda karar vermeye calisirken Angie ile Conci `Sen aldin odana, sen hallet. Bize kalsa kilitler gideriz.` dediler. Hasta adam odaya kilitlenir mi hic? Bi sey olsa icerde kalacak. Ama Helen`e durumu aciklamaya calisirken Helen o halsiz haliyle yine huzursuzluk cikarmayi becerince Conci kendi odasindan cikip Helen`i benim anlamadigim bir dilde cok fena hasladi. Megersem beraber katildiklari turda diger turistlere Conci`yi biraz saf, hafif salak ve Ingilizcesi iyi degil diye tanistirip gruptan dislamis vs vs bi suru gereksiz dedikodulara girismis. Conci de patlayiverdi yeter senden cektigim diye.
Bu kez Helen`le ben konusup anahtar isini halletmeye calisirken Helen bana da cikismaya baslayince artik benim de sigortalarim yavastan atmaya basladi. `Ne kadar yanlis birine kapris yapiyorsun su an Helen. Seni odasina almayi kabul eden tek kisi benim. Biraz saygiyi hakettigimi dusunuyorum. Sesinin tonuna dikkat et istersen.` deyince o anlamsiz bakisli gozleri saskinlikla koca koca acildi. Once cok sasirdi. Aslinda cok uzuldum insanin kendinden bu kadar bihaber olmasina. Kimsenin kendisini istemedigini, kendisiyle oda paylasmaya yanasmadigini ve kil oldugundan bihaber asip keserken bir anda sakinledi, sustu ve yeniden uykuya daldi.
Ben de derin bir Ohhhhh cekip deniz urunu yemekleri hayali ile yemege ciktim...
Foto 1: Fok kolonisi -kaya gibi gorunen hersey fok aslinda-
Foto 2: Ortada yatan cakal, basi bos kalacak yavrulari yemek icin oylece aralarinda guneslenip bekliyor.

Tuesday, April 07, 2009

Iskelet Sahiline dogru…

Iskelet Sahiline dogru yola cikmadan once ihtiyaclarimizi almak icin Uis adli bir kasabadaki supermarkette mola verdik. Uis o kadar sevimsiz bir kasaba ki kelimeler bile gereksizdi. Kupkuru, boz, renksiz kasabanin bir o kadar sevimsiz supermarketinin onunde beklerken, issizlik ve parasizligin uzerlerine etiket gibi yapistigi bir kac kisi yanima gelerek konusmaya basladi. Her beyaz yuz bir umit kapisi ya ne gelirse akillarina o andan, konusup bir seyler koparmaya calisma huyu bu kasabada dikkatimi cekti. Nerde yasadigimi soyleyince de sanki Uganda oradan cok daha matah bir yermis, insanlar refah icinde yuzermis gibi `beni de oraya gotur` diyenler mi istersin, `Bana ekmek alir misin?` diyenler mi istersin, biraz sinir bozucuydu.
Hic bir yerin ortasinda dogup yasamak nasil bir his acaba? diye dusuncelere daldim. Tamam, insan kendi kaderini kendisi sekillendirebilir, kendi gemisini yurutmenin bir yolunu biraz akilliysa bulur, ama hayatini bu kasabada geciren bir kisi bu kisir donguden nasil kurtulabilir, o gemi nasil yurur bilemedim.
Sevimsiz kasabayi sevimsiz dusuncelerle terkedip Iskelet Sahiline dogru yola ciktik.
Iskelet Sahili, Atlantik Okyanusunun Namibya`nin kuzey ve Angola`nin guney sahiline verilen isim. Bushmen bu bolgeye `Tanri`nin kizginlikla yarattigi yer` derlermis, Portekizli gemiciler ise `Cehennemin Kapilari`.
Sahilde Bengeula Dalgalarinin etkisiyle okyanustan yogun gelen yogun sis olusur ve gozunun onunun goremez bir hale getirirmis kazayla bu sahile cikmak zorunda kalan gemicileri. Denizden karaya dogru esen suratli ruzgar neticesi ile bu sis sahilden iceri dogru girerek yagmur yagmasina firsat vermezmis. Yillik yagis 10mmyi gecmezmis. Biz kez bu sahile vuran gemicilerin oncelikle sahile cikmalari cok zor oldugu gibi su olmayan, insan barindirmaya uygun olmayan bu sahilde gidebilecekleri tek yer col oldugu icin telef olup giderlermis. Sahilin Iskelet Sahili olmasinin nedeni bu nedenle olup arta kalan iskeletleri de olabilir. Ama esas neden balina ticareti yayginken oldurulen balinalarin iskeletlerinin burada birakilmasi ve ayrica sahile vuran gemi iskeletleriymis. 1000den fazla gemi enkazina rastlanan Sahilin en meshur enkazlari Eduard Bohlen, Otavi, Duendin Star ve Tong Taw`mus.
Bir cok belgeselin cekildigi Iskelet Sahili`nde, belgeselllerin konusu dogal olarak asiri kurakliga dayanabilmek icin hayvanlarin yillarca gecirdigi adaptasyon evrimi. Burada bitkilerin ve boceklerin tek su kaynagi okyanustan gelen sisin sabah biraktigi cig. Yuzey suyu hic bir sekilde yok. Ic kisimlara dogru gidince dere yataklarina babun, zurafa, aslan, siyah gergedan ve Spring ceylanina da rastlaniliyorumus ve su gereksinimlerini babunlarin veya fillerin kaziyip ortaya cikardiklari kuyulardan sagliyorlarmis.
Bizim seyahatimiz sirasinda her hangi bir hayat izine saatlerce yol almamiza ragmen rastlamadik. Goruntu cok korkutucuydu: Sonsuzlukmus gibi gorunen ucsuz bucaksiz colde egrilmis, yikilmis elektrik direkleri, seraplar nedeni ile kaybolmus ufuk cizgisi, etrafimiz cok buyuk bir golle cevrili gibi goruntu olusturan seraplar, seyrek seyrek serpistirilmis kuru calilar… Saatlerce ayni goruntuye bakarak sahile dogru yol aldik ve sicak Damaraland havasi yerini buz gibi bir soguga birakti.
Sahile ulastigimizda yemek molasi verdik. Hazir mola vermisken bagajdan herkes polar ceketlerini ve kazaklarini, coraplarini, ayakkabilarini cikardi. Kalin kiyafetim pek olmadigi icin titreyerek sahile dogru kisa bir yuruyus yaptik. Sahildeki dalgalar icin de fok baliklarinin oynastigini gorunce cok heyecanlandik. Sanki o su buz gibi degilmis gibi oyle keyifli bir oynayislari vardi ki okyanusta, uzun sure seyretmek istesek de soguktan dondugumuz icin pek beceremedik.
Ben, gunesin vurup isittigi bir kaya parcasinin kovuguna girip nerdeyse kayalara sarilarak bir muddet izledik o keyifli goruntuyu. Sonra yemek hazir olunca ruzgardan savrulup donarak aracimiza dogru gittim.
Arkasi yarin…
Foto 1: Issizlik, sonsuzluk, bosluk, sessizlik
Foto 2: Kaya parcasina siginarak isinirken
Foto 3: Zipir Angie ile issizliga is, sonsuzluga son, bosluga madde, sessizlige ses katmaya calisirken...

Beyaz Leydi (?!)


Bir gun once yapmayi planladigimiz yuruyusu yapmak uzere yine ver elini yollar, daglar derken yuruyusumuze basladik. Basladik da bize verilen rehber tazi ile keci arasi bir hiz ve ceviklikte cikinca pesinde dilimiz bir karis disarda pesinden surunmeye basladik. Manzara o kadar guzel ve garip ki kafamizi kaldirip bakmaya kalksak, rehber kayalarin arasinda yok oldugu icin yakalayabildigimiz bir yerde rica etmek istedim: `Cok hizli gidiyorsunuz, etrafa bakip iki kare fotograf cekemiyoruz.` diye. `Vakit nakittir` deyince cok sasirdik. Yavas yavas sallana sallana yuruyen rehberlere alisinca tazi rehber, bir de ustune ustluk `vakit nakittir` deyince tatilde oldugumuzu, bunun bir yuruyus oldugunu, kosu olmadigini animsatmak geregi hissettik. Dinlemedi. E dinlemeyince biz de kendi aramizda `manzaranin keyfini cikarmayi secenler` grubu kurup kendi basimiza kuru dere yatagini takip ederek yolumuzu bulmaya calistik.
Gelelim Beyaz Leydi`ye... Beyaz Leydi yine Namibya-Damaraland`daki Brandberg dagindaki kovuklardan birinde geceleyen Alman kasif ve topograf Reinhard Maack tarafindan bulunan bir grup Kaya Sanati eserinin en ilgi cekici olaninin adi. Kimin bu resmi yaptigi, ne zaman yaptigi hakkinda bi suru teori uretilip en sonunda Bushmenler tarafindan yapildigina karar kilinmis.
Maack, geceledigi kaya oyugunda sabah uyaninca duvarda bir takim cizimlere rastlayip cok etkilenmis. Cunku resim grubunda bi suru insan, antilop da varmis ama figurlerden bir tanesi biraz ilgincmis: Diger insan figurlerine gore daha uzun ve beyaz bacakli bir figur. Gerci figurun cok bariz pipisi var ama neden Leydi adini vermis onu Maack`in o anki ruh haline baglamaktan baska bir secenek yok. Torensel bir dans yapar gibi bir pozisyonda, biraz `Medicine Man` edasi var ve bacaklari ve kollari da sanki boyanmis gibi ya da bir takim aksesuarlarla suslenmis gibi beyaz. Etrafindaki oriks antiloplarindan birinin de insan gibi bacaklari var. Samanik bir toren soz konusu olabilecegi dusunulen bu sahnede toren icin oriks kiligina girmis bir insan olabilecegi gibi cizen kisinin kafasi da ruhlarla iletisime gecmek icin kullandigi maddelerden dolayi biraz donmus olabilirmis.
Resmin yasi en az 1800 yil diye tahmin ediliyor. Cunku kromatografi denilen boyada kullanilam yumurtanin beyazindaki proteinin olcmeye dayali yonteme gore 1800 yil sonra proteinden eser kalmiyor. Bu cizimlerde de protein izi kalmadigi icin en garantili soylem bu pipili Beyaz Leydi`nin 1800 yildan daha yasli oldugu.
Maack, bu erkek figurune leydi diyerek ortaligi karistirdigi gibi bir de bu Leydi`nin Akdenizli, Misirli veya Fenikeli olabilecegine dair de bazi teorilerle kendi kafasi da bayagi karisik bir sahis gibi geldi bana. Bu teorisine Fransiz antropolojist Breuil`i de inandirinca O da `Beyaz Leydi bence Giritli` deyivermis. Bilim dunyasini karistirdikca karistirmislar.
20. yuzyila gelindiginde ise beyaz bacakli `Hanimefendi`nin etraftaki diger cizimler gibi Bushmenlere ait oldugu kabullenilmis. Sit alani olmadan once gelen turistlerin cizim uzerine su dokup (Cis yapmak anlamindaki su dokmek degil haaa! Ama kim bilir???) daha rahat gormeye calismalari ile zedelenmis olsa da su an burasi da Dunya Mirasi alani ilan edilerek koruma altina alinmis. Sadece rehberler esliginde ziyaret edilen bu alan, kuru bir nehir yatagindan yapilan zorlu bir yuruyusle ulasiliyor.
Zorlu yuruyusle ulastik ve zorlu bir inisle `tavsan kac, tazi tut` tarzini benimsemis rehberimize artik donuste gereksinim duymadigimiz icin daha keyifli bir yuruyusle donduk.
Fok baliklarina ulasmak icin Iskelet Sahillerine dogru uzuuuunnnnnn –ya da uzun gorunen- yolumuza koyulduk.
Foto 1: Yuruyuse basladigimiz nokta (dagdaki renk farkliliklari degisik minerallerin varligina isaret)
Foto 2: Devrilse hepimizi linc edecek kayalarin arasinda gecti yuruyusumuz
Foto 3: Yerli dili alfabeye gecirmeye latin alfabesi yetmeyince bakin nasil bir goruntu cikmis ortaya???

Thursday, April 02, 2009

Filli Ruyalar


Namibya – Brandberg dagindaki diger bir Kaya Sanati sit alani olan `Beyaz Leydi` yuruyusumuze dualarimiz kabul oldugundan midir nedir gec kaldik. Zaten o kadar yuruduk ki halimiz de pek kalmamisti zaten.
Kamp yerimize ulasinca her zaman oldugu gibi once cadirlar kuruldu, sonra duslar alindi, ahcimiz kaynayan kazanlardan misler gibi kokular arasinda efsane yemeklerini yapmaya basladi.
Kamp kurdugumuz yerde bir tane de luks konaklama yeri vardi, havuzuna girmek icin bir ara oraya da gittik ama nerde???? Bahcede dolasan bir anne, iki yavru meerkati (cayir faresi, Aslan Kral`daki Timon hani) gorunce ben havuz, yorgunluk hepsini unuttum. O kadar sevimli bir hayvan ki anlatilmaz! `Krik krik` diye sesler cikarip hic kimseyi umursamadan topragi kazip bocek, solucan aramaya devam etmesi, yavrularini ve kendini ellememize hic aldirmamasi, hatta elime aldigimda o meshur iki ayagi uzerine dikilip ellerini onunde kavusturup durusu aklimi basimdan aldi. Arada bir gokyuzunde alici bir kus gordugunde ise hemencecik saklanivermesi de ayri sevimliydi: Kaslari catiliyor, mumkun oldugu kadar yere siniyor ve siperdeki bir asker gibi bekleyip sonra da `tral lal laaa` der gibi hoplayip ziplamaya devam ediyordu.
Yemekten once etrafta gezinen filler oldugunu gorup azcik yaklasip fotograf ceksek mi diye aklmizidan gecirdik ama anne fillerin uzerimize dogru tehditkar hamleler yapmasi uzerinde bu girisim yarida kaldi.
Aksam yemegi yedikten sonra kamp yerinde bir sarki turkudur basladi. Rehbere ne oldugunu sordum. Damaraland yerlileri bir grup kurmuslar, turistlere sarki soyluyorlarmis. Hemen bizim ekiple konusup azcik eglenmek ve yerlilere destek olabilmek icin biz de gosteri istedik.
Aman Allahim! O ne ahenkli ve cok sesli sarkilar! O ne dans, samata, gurultu! Bayildik! Gruptan bir kisi once soyleyecekleri sarkinin anlamini acikliyor, sonra samata basliyor! Sarkilarin sozlerinde aileden uzakta calismak icin bulunanlar, araba sevdasi, her sey var. Hele bir sarki vardi ki hepimizi gulmekten yerlere yatirdi: Toyota Cressida. Sarkinin tek dizesi Toyota Cressida (bir Toyota modeli) ve o arabanin cikaracagi bilumum sesler! Kimisi korna oldu, kimisi vites kolu, kimisi silecek, basladilar arabaya binmis de suruyor gibi komik hareketlerle dans etmeye! Bizim bu arabadan neyimiz eksik deyince biz de basladik dansetmeye…
Soyledikleri bir sarki vardi ki hepimizi huzunlendirdi: Kendinden uzakta, sehirde calisan sevgilisi icin bir genc kizin agzindan soylenen sarkinin sozleri soyle:
`Geri gel sevgilim,
Seni cok ozledim,
Ben sana ulasamiyorum,
Aramizda Namibya`nin yuksek daglari var`
Dansedip eglendikten sonra biraz da kagit oynadik, sonra uyku zamani geldi.
Bu arada tuvalete gitmek icin ellerinde fenerle uzaklasan Alman hemsirelerden bir ciglik koptu. Kosarak gidenler yerdeki akrebi gorunce ali al moru mor olarak geri geldiler. Ben de bu arada zaten tuvaletteydim, disari cikinca beni de fil geliyor sanip ayrica korktular. Cunku daha once calilarin arasinda bir fil gorup onun gitmesini beklemisler. Akrep gorup ustune de karanliktan ben cikinca fil geliyor diye iyice panik olmuslar.
Akrep olayi uzerine herkes cadirlarinin icini guzelce kontrol edip ondan sonra uyumaya cesaret etti. Ben gece aksam uzeri ictigim biralarin beni zorlamasina aldirmadan ya fil cikarsa diye tuvalete falan gidemedim. Geceler artik cok sicak oldugu icin cadirin pencereleri acik yatmaya basladim ama agac dallarinin hisirtisi, kuru ruzgarin etkisiyle olusan golgeler ve kipirtilarin da etkisiyle olsa gerek butun gece ruyamda fillerden kactim.
Ertesi gun Beyaz Leydi`mizi gormeye gidecegiz, yine yuruyus var. Herkes o gun yaptigimiz yuruyuslerin etkisi ile misil misil uyudu.

Wednesday, April 01, 2009

`Belki de su var` adinda bir yer





Namibya`da en son Taslasmis Orman`da buyulenmistik degil mi?
Taslasmis Orman`da yurudukten sonra, bir yurume maratonu basladi ki durdurabilene askolsun. Kostur kostur Damaraland`da Afrika`nin en petroglif (kayayi oyarak yapilan Kaya Sanati) yogun sit alani olan Twyfelfontein`e (ya da yerli dilinde /Ui-//aes) dogru yola ciktik. Yerli dilindeki o, / veya // isaretleri hani Tanrilar Cildirmis Olmali filminde dillerini damaklarina yapistirip sonra birdenbire serbest birakarak cikardiklari sesler vardi ya iste onlarin bazilarini anlatmak icin kullaniliyor. Hangisinin hangisi oldugunu bana anlatmak, deveye hendek atlatmaktan daha zor oldugu icin o konuyu bu kadarcik bir bilgiyle gecistiriyorum.
Twyfelfontein aslinda Afrikaans dilinde `varligi supheli cesme` ya da `belki de su var` anlamina geliyor. Nedeni ise 1946 yilinda buraya yerlesen bir ciftci, alandaki su kaynaklarinin ailesine ve cfitligindeki hayvanlara yetip yetmeyecegine emin olamayinca boyle garip bir isim koymus.
Bu kayalik sit alaninda 2000den fazla Kaya Sanati eseri var ve yuzyillardir kutsal bir alan olarak bilinip kullanildigi icin bilim adamlari degisik zamanlarda yapilan bu eserlerin yasinin 1000 ile 10,000 yil arasi oldugunu tahmin ediyorlar. Unesco tarafindan 2007 yilinda Dunya Mirasi alani olarak ilan edilen bu sit alaninda henuz boya kullanimi bilinmeden yapilmis, oyma veya kayanin yuzeyini siyirma teknigi kullanilmis. Yerlilerin bu alani cok uzun sureden beri bildigi ve fakat bu dunyadan goc etmis kutsal ruhlarin yasadigi bir alan olarak bildikleri icin alana korkularindan/saygilarindan girmedikleri ogrenilmis. Afrika`da her konuda oldugu gibi yerlinin yillardir bilip icinde yasadigi gercek, beyaz adam gorunce birdenbire adi duyulup her yil 40 000 adet turistin ziyaret ettigi, kutsalligindan eser kalmayan bir sit alani haline gelmis.
Dusunuyorum da benim icin cok ozel, kutsal olan bir alan olsa, yillarca atalarimin ruhlarinin yasadigina inandigim, benim olmasina ragmen saygimdan/korkumdan gezip dolasmadigim bir tapinagim olsa, ben ona yillarca gozum gibi baksam, sonra birdenbire birileri gelip adim adim her yerine bakip kurcalasa, ustune basmadik toprak birakmasa ne dusunurdum? Insanligin gelisimini anlama, medeniyetlerin tarih haritasini cikarma vs vs tamam ama ne dusunurdum? Bana geri ve vahsi diyenler hakkinda ben ne dusunurdum???
Kayalardaki resimlerin arasinda gergedan, fil, deve kusu ve zurafa en cok tekrarlanani. Bir rehberin dedigine gore bu cizimleri tas devrinde cocuklari egitmek icin kullanmislar. Daha acemice olan eserler ise cocuklar tarafindan yapilmis. Gercekligi suphe goturen bir teori bu ama baska bir teori de yok.
Yuruyusumuze oglenin sicaginda basladigimiz icin 1 saatlik bu gezi colde kavrulmaya donusse de 20 yasindakinden 60 yasindakine kadar herkesin tamamladigi ve sicaktan eriyerek de olsa cok keyif aldigi bir yuruyus oldu. Alman hemsireler vucutlarinda gunes yagi surmedik herhangi bir acik nokta birakmadan, bilgiye ac sevimli ve merakli gozleriyle yuruyusu tamamlarken 60 yasindaki diger Alman bayan Anna, hic gikini cikarmadan herseyi dinleyip Ingilizcesinin yetmedigi yerlerde Almanca tercume yapan diger arkadaslardan yardim aldi.
Sicaktan kayalarin arasinda saklanmis bir suru kaya faresi –hamster gibi bi sey-, kertenkele oldugu icin tirmanirken elimizi tutunmak icin attigimiz her kovuga bakar olduk. Bu kovuklardan bir tanesinde elimin tam yaninda duran kaya faresi nedense kacmayinca bir anda rehber kadincagiz –zaten tombul ve sicaktan zor yuruyor- bir ara arkasina bakinca kimseyi goremedi. Hepimiz farenin basina toplanip hic bir sekilde kacmayan hayvancagizi azcik sevdik.
Rehberimiz sicaktan bayildi bayilacak, yigiliverirse kimin tasimaya gucu yetecek derken yuruyusumuz bitti. Ziyaretci merkezinde soguk bi seyler icip dinlendikten sonra `Beyaz Leydi` Kaya Sanati yuruyusumuze yetismek uzere cabucak tekrar yola koyulduk.
foto 1: Zurafa, aslan ve antilop turlerinin cok net oldugu cizimler
foto 2: Ben Hulya Kocyigit pozunda
foto 3: Kaya Faremiz (hemen sahiplendik zavalliciga)
foto 4: Azimli grup eriyerek tirmanista
foto 5: Ayin yuzeyindeyiz sanki