Thursday, January 29, 2009

Elim varmiyor...

Yazilmis ve yazilacak bi suru sey birikti elimde. Ama Israil-Filistin arasindaki gibi bir facia yasanirken, elim varmiyor `ay ne guzel, su oldu bu oldu` yazmaya buraya...
Yazamiyorum...
Affola!
Fotograf kimin bilmiyorum, ama o kadar cok kelime sigmis ki tek bir kareye...
Ben bi sey yazamiyorum...

Wednesday, January 21, 2009

Obama Buraya, Yumruk Havaya!


Afrika`da kadinlar genelde dort metre uzunlugundaki bir kumasi alip ikiye kesip iki metresini omuz ve baslarini ortecek sekilde, iki metresini de bellerine baglayarak kiyafet olarak kullanirlar. Ulkesine gore bu kumasa kanga, kitenge vs denir.
Tanzanya gezisi -ki felaket bir gezi oldu, anlatacagim ama fotograflari yukledigim el hard diskine virus bulastigi icin 1000 kusur fotograf bir data kurtarma unitesine bagli 1.5 aydir- sirasinda bu kitengelerin Obama`lisini gorunce gozlerim yerinden ugradi veya firladi ;) -anladin sen! :) -
Afrika Obama`dan cok umutlu, Obama`yi ustune basina kiyafet olarak giyecek kadar da gururlu. Obama`nin Afrika gezisine cikmasini isteyenler var, `Obama Kenyalilara yesil kart verecek` diyenler var, ninesinin dogdugu koyde sabah aksam senlikler duzenlendi, Obama`nin yemin ettigi gece Uganda`da hayat durdu, herkes televizyon karsisinda.
Annem olsa iki sey soylerdi:
`Hakkimizda hayirlisi olsun`
`Allah utandirmasin`
Ben de cumleleri uzatip bi suru sey soylemek yerine annemle ayni fikirdeyim:
Hakkimizda hayirlisi olsun, Allah utandirmasin!

Kuru Suyun Bulundugu Buyuk Beyaz Yer


Namibya`da, Kalahari Colunun kuzeybatisinda yeralan Etosha havzasi, aslinda bir `tuz colu` olacak kadar buyuk bir dogal park. 3 milyon yil oncesine kadar, buyuk ve sig bir tuz golu olan bu havza, golu besleyen Kunene nehrinin yatagini degistirip okyanusa akmaya baslamasiyla kurumus ve `Kuru Suyun Bulundugu Buyuk Beyaz Yer` anlamina gelen Etosha diye isimlendirilmis. Tamam, Etosha bu kadar sey anlamina gelmek icin cok kisa bir kelime, ama kaynaklarin ve rehberlerin yalancisiyim.
Etosha`da kucuk tuz golleri hala ara sira olusabiliyor ama en fazla yedi yilda bir! Komsu ulke Angola`nin kuzeyine yeterince yagmur yagacak da, o sular Cuvelai su sistemindeki nehirlere akacak da, bir de saglam yagacak da ancak Estosha`daki tuz havzasi azcik sulanacak…
Dogu Afrika`nin yemyesil yagmur ormanlari ile sapsari savanlarina alisik gozume, boz, kuru haliyle Etosha hic de cekici gelmedi. Topragin rengi cimento gibi, calilar, agaclar kuru ve renksiz… Tabii unutmamak lazim ki en kuru mevsimde, yagmus yagma olasiligina cok az kala geldim Etosha`ya. Bu andan daha kuragi yok bir yil icinde. Topragin rengi herseyi boyamis: Filler, aslanlar, antiloplar, agaclar, her sey boz bulanik bir garip renk.
Tabii ki yagmurun duzenli olarak herseyi yikayip agaclari yemyesil, hayvanlari tertemiz yapan Uganda`ya alisinca, buralari bana tuu pis kaka tozlu geldi.
Bir de bu kadar zor sartlarda yasayan hayvanlarin aklina sasip dururken aslinda yagis mevsiminden sonraki cennet gibi halini hic gormedigim icin asip kesiyorum tabii ki.
Ben hayvan olsaydim, hayatta burda yasamak istemezdim. Hayat mi bu? Su yok, yemek yok, serin hava yok…
Namibya`nin dogasinin florasinin ve faunasini nasil degistirdiginden azcik bahsetmistik. Sicaga uyum saglayan hayvanlari, bitkileri vardi hani. Isin sirri, evrim, degisim, uyum saglama, bukemedigin eli opme diye siralayabiliriz.
Ornegin bizim Uganda`daki filler (Bizim? Nasil da sahiplenmisim!) sularda taklalar atarak oynasip cesit cesit meyve ve yesillikle cenneti dunyada yasarken Estosha`dakiler dogaya uyum saglamak zorunda kalarak Col Fili olmuslar.
Normalde gunde 230 litre su icen normal bir fil, burada 4 gunde bir belki su icebilen bir file donusmek zorunda kalmis. Gunde 300 kiloya kadar ot, meyve yiyebilen ortalama bir Afrika fili burda gunde iki tutam ot icin kilometrelerce yuruyen bir col berdusuna donmus.
Tabiat anadir hani. Dogurur, bakar, besler, korur anne gibi…
Insan da hani dogaya karsi acimasizdir. Hani doga kendini hep tamir eder, duzeltir, agaclar tekrar biter, sular baska bir akis yolu bulur hani…
Burasi bildigimiz yerlerden farkli.
Mesela Kunene nehrinin bir gun Etosha`ya akmayi biraktigi gibi, mesela Iskelet sahilindeki kumullarin iceriye dogru ilerleyip collesmeye neden olmasi gibi, tabiat ananin da sabrinin ve analiginin bir siniri oldugunu farkettim Namibya`da. 600 yil once kuruyup kalmis ve bir daha asla tekrar yetisememis, yeserememis agaclarla dolu bir havzada, bir gun tabiat ananin sabrinin tasip tamir edilemez bir vazgecisle bize sirtini donebilecegini gordum Namibya`da.
Aklima baska baska seyler geldi tum dusunduklerim aklimi mesgul ederken: Insanlar dogaya yaptiklarini birbirlerine de yapmiyorlar mi? Verdikce alip degerini bilmeden hoyratlasmaya baslamiyorlar mi? Kimin ne zaman arkasini donecegini bilmeden hep almaya calismak, aldiklariyla yasamaya alisip da sonra birdenbire ortada kalmiyor mu ya da ayni vericilikte baska birilerinin pesine dusmuyor mu? Elimizdeki ile beraber yeserip mutlu olmaktansa, onu kurutup sonra da `yaa bu bittiiii…` deyip yeni insanlara kosmuyor muyuz? Emek vermek yerine emek almiyor muyuz?
Kurak mevsimdeki hayvanlarin haline yeterince acindik sanirim. Bence kendi halimizi de bir gozden gecirelim. Bir gun kurak mevsimlerde kaldigimizda bir zamanlar elimizden tutup bize su verenleri nerelerde biraktik?

Tuesday, January 13, 2009

Namibya Mizikacilari


Hani Himba koyune gitmeden once bir kasabada durup alisveris vs yapmistik…
Safari aracimizin yaninda birdenbire bir cocuk ve muhtesem baterisi belirdi ve basladi calmaya… Boya kutularindan yapilmis baterisi, kesilmis tenekelerden yapilmis zilleri ve ritm tutmak icin yaptigi pedali ile hepimizi saskina cevirdi.
Arabadan inip yanina gittim, soyledigi sarkinin sozlerini kapip basladik mi beraber soylemeye… Bu arada diger cocuklar da katildi, senlik basladi. Bir sure beraber calip soyledik.
Esas oglan –baterist, solist- parasizliktan okulu birakmis, tekrar gitmeye calisiyormus. Ve bu arada dilenecegine marketin onunde sarki soyleyerek gecinmeye calisiyormus. Arabadaki sapkami –hayatim boyunca hep yapmak istedigim gibi- arabada dolastirip biraz para topladim. Bir arkadasim bir paket biskuvi de koyunca esas oglan, yanina gelip ona katilan tum cocuklara biskuviyi paylastirdi. Sonunda farketti ki kendine hic kalmamis… Bunun uzerine digerleri ona bir kac tanesini geri verdiler.
Veeee hoplaya ziplaya dansedip calmaya devam ettiler. Bizim icin degil de kendileri icin calip eglendikleri icin hic Avrupa`daki metrolarda, sokaklardaki calgicilara benzemiyorlardi.
Bu arada kendimle celisip celismedigimi dusundum… Hani cocuklari dilencilige alistirmamak konusu… Bu cocuk eger bu marketin onunde calmaya devam ettigi surece okula gidemeyecek. Ama zaten su an gidemiyor. Ve kirk yilda bir safari araci duracak da onlara bi seyler calacak da…
Bilemiyorum… Celistim mi kendimle?

foto 1: Mizikacilar
foto 2: Esas oglan ve vokalistleri
foto 3: Teneke parcalarindan yapilmis zilleri
foto 4: Baterisinin pedallari

Thursday, January 08, 2009

Kirmizi Kadinlarin Akil Almaz Kabilesi: Himbalar



Etosha`nin havzalarina sonra donecegim ama gezinin basindan beri en cok merak ettigim kismi olan Himba`lara bir atlayivermek istiyorum. Ara sira Afrika ile ilgili kitaplarda karsima cikan garip sacli, garip renkli kadinlarin Namibya`da oldugunu ogrenir ogrenmez ne kadar heyecanlandigimi animsiyorum.
Himba koyune gitmek uzere yola ciktigimizda bazi ihtiyaclarimizi almak uzere –para bozdurmak, markete ugramak gibi- kucuk bir kasabada mola verdik. Rehberimiz beni bir kac arkadasimla forex burosunda birakti ve marketin de nerede oldugunu tarif etti.
Para bozdurup markete dogru yol alirken yolun kenarinda hayatimda gordugum en acaip manzara ile karsilastim: Bir grup Tas Devrinden kalma kirmizi kadin yerlere oturmuslar, bellerine sardiklari keci derisinden yapma etek haric baska hic bi sey yok, kucuk bir pazar kurmuslar, bi seyler satiyorlar: Himbalar! Dunyada en cok gormek istedigim kabile!
Azcik bilgilenelim: Himbalar yari gocebe ve pastoralist bir hayat suren, Namibya`nin kuzeyindeki Kaokoland bolgesinde yasayan, en az Masailer kadar geleneklerine bagli bir kabile. 20,000 ile 50,000 arasinda nufuslari oldugu tahmin ediliyor. Inek ve keci cobanligi yapmak uzerine kurulmus bir hayatlari var.
Saclari, kiyafetleri takilari insanin gozlerini yerinden ugratacak kadar ilginc!
Kiyafetler adina cok fazla bi sey giydikleri yok. Erkekler bellerine kucuk bir pestemal bagliyorlar. Kadinlar ise keci derisinden yapma, kivir kivir kenarlari olan mini etek giyiyorlar sadece. Gogusler serbest! Vucudun tabu olan kismi ise ayak bilekleri. O yuzden ayak bileklerini takilarla ortuyorlar.
Takilar bambaska bir hikaye... Metal, kabuk, deri, agac tohumlari, ne bulurlarsa, maharetli bir sekilde taki haline getirmekte uzerlerine yok...
Bir de kadinlarin ciltlerine surdukleri bir karisim var ki asil Himbalari Himba yapan esas ozellik bu: kirmizi bir toprak boyasini guzel koktugunu dusundukleri Omuzumba baharatiyla keci etininin yagi veya tereyagla karistirip ciltlerine bir kez sursunler yeter… Ondan sonra banyo yapmak falan yok omur boyu… Ayni karisimi saclarina da surup kafalarinin tepesine de bir parca kuru keci derisinden bir sus eklemeyi de unutmuyorlar. Her sabah sauna gibi bir odada ciltlerini nemlendirip tekrar tekrar bu karisim tazeleniyor.
Din olarak tektanrili bir dinleri var ve Mukuru adinda bir tanriya tapiyorlar. Misyonerler bazilarini Hiristiyan yapmaya becermis olsalar da her aile devamli yaniyor olmasi gereken bir ates araciligi ile Mukuru ile 7-8 gunde bir iletisime geciyorlar.
Es secmeye gelince ask asla bir kriter degil. Gorunus, para, statu onemli. Bir Himba kadini icin gercek sevgi, cocuklarina duydugu sevgi. Ondan otesi ve berisi yok…
Kisa bir sure ic ve dis savaslarla rahatsiz edilmisler. Almanlarin soykirimina maruz kalmislar. 1980lerde hayvanlarinin nerdeyse tamami olmus. Ama insani yardim yapan kurumlar sayesinde yeniden ayaga kalkabilmisler. Tabiat ananin anneligini pek yapmadigi bir cografyada yasadiklari icin bir bakima sanslilar aslinda. Yillarca kimse gelip karismamis ve degistirmeye calismamis bu kucuk kabile grubunu.
Su an kendi atalarina ait topraklarda rahatca ineklerini ve kecilerini otlatip turistik faaliyetlerde de bulunabiliyorlar. Hatta devlet okul da yaptirmis bazi koylere ama hayat yine ayni. Sadece okuyup yazma ogrenmisler, ama kiyafetler, gelenekler ayni. Su an Himbalar icin en buyuk tehlike, artan AIDS orani, alkolizm, issizlik, yemek karsiligi din degistirmeye calisan misyonerler ve turistlerin bilincsiz davranislari karsisinda degisebilen yasama sekli.
Bizim koy gezimizde de -iyi niyetten- bazi arkadaslarim cocuklar icin ozellikle getirdikleri cikolata, biskuvi gibi seyleri cocuklara vermeye basladilar. Icim gitti, cenemi tutmak icin cok cabaladim ama ne kadar yanlis bir sey yaptiklarini bir bilseler… Bu iyi niyetli girisim cocuklara dilenmeyi ogretiyor. Ikincisi cok dogal bir beslenmeleri oldugu icin omur boyu saglikli olabilecek disleri curuyor. Ucuncusu ise cocuklar her turist gorduklerinde sanki onlara bir sey vermek zorundaymis gibi sacindaki tokadan sirtindaki cantayi acip icine bakmaya kadar gidecek kotu davranis bicimleri gelistiriyorlar. Yapilacak en guzel yardim, cocuklara kendimizi bir dakikaligina iyi hissettirecek seker, cikolata vermektense, annelerinin sattigi hediyelik esyalardan almak veya koy sefine para yardimi yapmak. Cunku o kadar komunal bir hayat yasiyorlar ki birine yaptiginiz yardim hepsine geri donuyor. Ornegin koy meydanindaki hediyelik esya satan kadinlardan en fazla 1 usd oldugunu bildigim bir bilezigi 10 usd verip aldim. Ustelik evimde ona benzer en az 7-8 tane bilezigim olmasina ragmen.
Pazarlik yapmaya calisan arkadaslara da –hani ben Afrikaliyim ya bana soruyorlar bu bilezik bu kadar eder mi diye- `Bazi seylerin ederi, bedeli yok. Icinizden ne geliyorsa onu verin. Cunku hic bi seyi olmayan insanlara yardim etmis olacaksiniz. Bu hissin ederi neyse o kadar odeyin` deyince pazarlik falan kalmadan dolarlar ceplerden cikmaya basladi.
Koyde ne kadar fotograf cektigimi hic animsamiyorum. Ama bir ara etrafima baktigimda benden baska hic kimse kalmadigini farkettim. Kendimden gecmisim etrafimda gordugum hangi caga ait oldugunu bilemedigim yasam bicimiyle. Kamp yolunu bulmama bir grup cocuk yardim etti.
Tekrar normal(!) insanlarin arasina dondugumde kamp atesi etrafinda oturan herkesin gozlerinde saskinlik, kiyafetlerinde kadinlardan bulasan kirmizi camur vardi…
Foto 1) himba bebek
Foto 2) Ayak bilegi tabu!
Foto 3)Himba Kuafor Salonu (Arkadaki kadinin tepesindeki kuru keci derisinden yapilma bir aksesuar)
Foto 4) Coca cola sisesi ve Himba bebek: Tanrilar Cildirmis Olmali!
Foto 5) Pazar yeri
Foto 6) Dans
Foto 7-8-9-10) Saclar, takilar

Tuesday, January 06, 2009

Sherlotte Holmes`un Dusundurdukleri

Arada bir yazip dusunduren bir acaip kisi Sherlotte Holmes...

`iyi yalan söylediğini sanmanın rahatlığıyla "yılandan korkmam yalandan korktuğum kadar" diyen bi insan çeşidi var. ` deyip aklinizi yorabilir, elinizin parmaklarini bir bir kapatarak boyle kac kisiyi tanidiginizi dusundurur bi gun...
http://benbigun.blogspot.com/2008/12/yl.html

`kimsenin bildiği gibi değilim. kimsenin bildiğinden farklı değilim. kimsenin anlayacağı gibi değilim. anlaşılmaz olacak kadar karmaşık değilim. benim ve değilim. bu söylediklerimin hiçbir anlamının ve kıymetinin olmadığını bilecek kadar akıllı, konuşmaya devam edecek kadar ahmağım. ahmak. yeryüzündeki en hakiki kelime. ` diyebilir bi gun... Ahmakla ahmamak arasinda birakir sizi...


`inandığım insan sayısı hızla azalıyor, mutsuz hissetmem gerekmiyor mu? ` diye sorgulatir dostlarinizin sayisini bi gun...
http://benbigun.blogspot.com/2008/08/in.html

`doğrusu, bunu ne kimsenin bilmesi ne de kabul etmesi gerekir. yine de söyleyeceğim. ben kötü biriyim. ` diye dusundurur kotulugun iyiligin goreceligini bi gun...
http://benbigun.blogspot.com/2008/05/kt.html

`kendimi seviyorum. evet hani bunu artık tartışmıyorum. hatta bazen kendime "aferin" diyor, sırtımı sıvazlıyorum.` da der ama bi gun... Kendi sirtinizi sivalayasiniz gelir, ama kolunuz yetmez...

Bana bazen bir cumlesiyle cok seyler dusundurdu Sherlotte Holmes...
Bazen karistirmadan, tane tane ve cok net yazdi hep ne demek istedigini...
Bazen de anlayamadigim ruh halleri icinde yazdi kelimeleri, hayal etmeye calistim bir insan ne zaman bunu yazar diye...
Paylasmadan da edemedim...
Umarim seversiniz...

Monday, January 05, 2009

4 Ekim: Namutoni Kamp Yeri ve Etosha Doğal Parkı


Sabah Africat Projesi Kamp Yerini Etosha’ya gitmek üzere terkettik.
Öğle yemeğini Namibya’nın en büyük gölünün kenarında yaptık, azcık da gölün etrafında gezdik.
Gölün adı Otjikoto Gölü. Otjiherero dilinde derin çukur demek. En büyük gölü dediğime bakmayın, çapı sadece 102 metre. Aslında yıllarca bir mağara içi göl olarak varlığından kimsenin haberi yokmuş, ama bir gün mağara çökünce göl ortaya çıkmış. Aslında kısa süren sellerle daha büyük su birikintileri oluşabiliyormuş ama bu göl yaz kış devamlı varlığını sürdürdüğü için önemli.
Çapını beğenmedik bu küçücük gölün ama esas derinliği çok fazla: 142 metre! Yanı derinliği kendinden daha büyük... Ve o derinliklerde 1. Dünya Savaşı sırasından Almanların elinde olan Namibya’yı İngilizler ele geçirmek için Güney Afrikalılarla saldırınca yenileceğini anlayan Almanlar, bari silahlarımız, mermilerimiz, gizli evraklarımız ellerine geçmesin deyip ellerinde ne var ne yoksa göle atmışlar. İçi altın dolu olan bir de büyük sandık atmışlar ama zaten nerde bir su birikintisi varsa orayla ilgili bir altın söylentisi de vardır zaten.Bizim Haliç gibi :)
Yemeğimiz bitip de aracımıza bindiğimizde Conci adındakı İtalyan asıllı İsviçreli arkadaşım bana bir hayvan gördüğünü ve ne olduğunu bilmediğini söyledi. Gruptaki en deneyimli Afrikalı benim ya! “Anlat bakalım belki bilirim” dedim. İngilizcesi de iyi değil, anlatıyor, anlatıyor, bi türlü çıkaramıyorum. ‘Conci, sarhoş musun sen? Öyle senin anlattığın gibi bir hayvan ne gördüm ne duydum’ deyip gülüyorum. ‘Değilim, sarhoş değilim. Çok acaip bir hayvan’ deyip duruyor. Kızcağız da darlandı anlatamamaktan, ‘Dur bir dakika, fotoğrafını çekmiştim.’ dedi. Fotoğrafa bakınca kendimin de sarhoş olduğumu sandım: Kafasını saymazsak, camız gibi koca bir gövde, hatta gerdanı da var. Kafası çok narin bir antilop kafası gibi. İki tane çok uzun ve sivri boynuzu var. Uzun lafın kısası gövde çirkin ve hantal bir camız, kafa narin bir antilop, hatta profilden çekilen fotoğraflarda tek boynuzlu at gibi duruyor. Bir yaşıma daha girdim! ‘Bu da ne böyle yaa?’ derken Conci bana hala sınırlarından çıkmadığımız gölün sahasında acaip bir hayvan işaret etti, ‘Bak bak, işte bu!’ diye... Gözlerime inanamadım hayvanın acaipliği karşısında...
Meğersem antilop ailesinin en büyüğü ile tanışmışız: Eland!
Etosha Doğal Parkına girdiğimdeki karşılaştığım manzaralar da Namibya’nın tamaında olduğu gibi hiç de alışık olmadığım doğal park manzaralarıydı. Yılın en kurak zamanlarında olduğumuz için küçük bir su birkinitisinin başına gidince bile envai çeşit hayvanla kolayca karşılaşmamız çok kolay ve şaşırtıcı oldu. Ama hayvanların rengi bildiğim renklerde değil: Filler beton gibi, zürafaların kahverengi desenleri soluk... Etrafın tozu toprağı hayvanların rengini çok etkiler diye biliyordum ama bu kadar da beklemiyordum. Çimento görüntülü domuzlar, soluk benizli antiloplar... Etosha etrafındaki hayatın tamamını kendi tozuna toprağına bulamış.
Afacan İngiliz Angie, bana tam arkasında güneş batarken çektiği bir şemsiye akasya ağacı fotoğrafından bahsetti. Ben de şaka olarak ‘Ooooo... O da bi şey mi? Sen iste, ben bi de ağaca uzanmış zürafa ayarlayayım’ dedim. Aradan iki dakika geçmemiştir, kıpkırmızı batan bir güneşin önünde şemsiye akasya ve dallarına uzanmş bir zürafa ile burun buruna geliverdik! Angie çok heyecanlandı, ‘Bak Mel bak, aynı dediğin gibi!’ diye... ‘Sen istedin, ben de ayarladım’ dedim, gülüştük. Ama Angie’nin fotoğraf makinesinin pilinin sarjı bitti o an. Tüm gezi sırasında bu kadar çok fotoğraf çekeceği aklına gelmediği için Samsung marka makinesinin pillerinin stoğu bitmiş, Allahın Etosha’sında da bulmak mucizeden öte bi şey! Kimsede Samsung makine yok!
‘Ayarlarız’ dedim. ‘Kampımızı kuralım çadır çadır dolaşır senin makinenden kimsede var mı diye sorarız’ dedim. Çok ümitsizdi, pek rastlanan bir makine değilmiş. ‘İnanıyorum ben bulacağımıza, çok iyi niyetliyimdir, bu kadar niyet edersem tutar’ dedim. Uçuk mavi gözlerinde bir ışıltı belirdi ama çilli burnunu kıvırıp arkasını döndü.
Kamp yerimize vardığımızda etrafı keşfetmeye çıktık, restorantlar varmış, alışveriş yapmak için bir market varmış, bi bakalım dedik.
Namibya’daki ağaçların çoğu fasulye gibi, içindeki tohumlar kuruyunca şıngırdayan yemişlerle dolu. Şıngırdayan fasulyeleri toplayıp güle oynaya giderken Angie olmayacak bir şekilde bir yemiş tarif edip ‘Öyle bi şey bulsam parçalamadan İngiltere’ye götürmeye çalışırdım.’ dedi. Yere eğilip biraz bakınca tam istediği gibi bir yemiş bulup ona verdim. Bana ‘Bugün ne istersem yaratıyorsun, sen Samsung şarj aleti de bulursun kesin’ dedi. Ben de ‘Hiç Allahım bana 5 milyon dolar ver demediğim için vermiyor galiba. Hep böyle küçük küçük isteklerle idare edip duruyorum bakalım’ dedim.
Etrafı bir kolaçan edip kamp yerine geri dönüyorduk ki karşımızdan turist bir çift geliyordu. Geçecek yer dar olunca yol vereyim dedim ama çocuğun elindeki makine tanıdık geldi. Angie’ye kaş göz yapıyorum ‘Bi baksana Samsung’a benziyor diye.... Angie’nin gözü makineye değer değmez bir çığlık kopardı...Diyaloğun gerisi şöyle:
Angie: Ciyyaakkkk!!! Fotoğraf makinesine bak!
Turist: Ne oldu ki?
Angie: Samsung!
Turist: Evet, Samsung ama çok iyi fotoğraf çekiyor.
Angie: Bence de!
Turist: Eeeeee????
Angie: Bende de Samsung var.
Turist: Eeeeee???
Angie: Ama şarjım bitti.
Turist: -gitgide sıkılıp kısa kesmeye çalışarak- Şarj et o zaman
Angie: Şarj aletim yok!!!!
Artık adının John olduğunu öğrendiğimiz turist ve kız arkadaşının sabrının sonuna geldiğimizi anlayınca, Angie meseleyi anlattı . John da ‘Biz de kamp yerine yemek yapacak tek bir tava ve tencere almadan gelmişiz. Siz de bize bir tencere ve tava verir misiniz?’ deyince biz kamp yerinin yolunu tutup onlara bir tencere ve tava ödünç verdik, onlar da bize sarj aleti! Çok mutluyuz!
Akşam yemeğinden sonra kamp yerinde bulunan su kaynağına hangi hayvanlar gelecek diye bakmak için gitmeye karar verdik, ama herkesin öncesinde yapılması gereken bir iş çıkınca, “Ben gideyim, siz de sonra gelirsiniz.” Dedim, yola çıktım. Okları izleyerek su kaynağına doğru yürümeye başladım. Yürü yürü bitmiyor yol, gitgide kamp yerinden de uzaklaşıyorum. Yanımda yürüyen başka kimse de yok. Br ara korkmaya karar verdim ama hemen vazgeçtim. “Beni mi bulacak koca Etosha’da yırtıcı hayvan?” dedim her zaman dediğim gibi ve su kaynağına geldim.
Kamp yönetimi tarafından ışıklandırılmış su kaynağını izlemek için de çardak gibi, kamelya gibi bir yer yapılmış. Oturdum, başladım beklemeye. Başka bi kaç kişi daha var. Bekliyoruz ama pek bi hareket yok. Çakallar geldi, bi kaç tane antilop geldi, bir de Helen geldi... Yanıma oturup kafasını omuzuma dayadı bir de. Aslan gelip kafasını omzuma dayasa bu kadar huylanırdım. Hem bu kadar itici, hem de senin tarafından itilen bir kişiye bu kadar sokulgan ol , olacak şey değil! Kıpırdanıp kafasını omzumdan düşürmeye çalışıyorum, ı ıh! Hiç oralı değil!
Meine Liebe Schwesterin –hani 4 şeker Alman hemşire kız- da şaşkın şaşkın Helen’in bu sokulgan, benim bu çekilgen halima bakıyorlar... Baktım bu su başı Helen’e mezar olacak, ben de daha önce Angie ile sözleştiğimiz üzere kamp yerinin barına doğru Helen’in kafasını koyduğu yeri kaşıya kaşıya yollandım.
Bar kapanmak üzere olduğu için içkileri double double ısmarlayıp, barmaid kız ne zaman kapamaya çalışsa, “Ama daha içkimiz bitmediiiii!” deyip uzattıkça uzattık. En sonunda kız bizi kibarca kovdu. Biz de bir tane bar daha varmış, daha çalı çırpı içinde bir yerde, sırtlanların çığlıklarını dinleye dinleye oraya gittik.
Orda da bir kaç bira içince gece tuvalete kalkmak farz oldu ama bu kamp yeri biraz kalabalık olduğu için cesaretim yerinde... Gerekirse giderim yani.
Gittiğimiz ikinci bar, sanki Etosha Doğal Parkı Gay Barı... Bi sürü erkek gibi duran, erkek gibi giyinmiş, kelli felli kadın barı doldurmuş... Angie ile biz “Hmmmm” diyerek birbirimize baktık. Akıllı akıllı biralarımızı içip çadırımızın yolunu tuttuk. Az daha içsek “Öpüjemmmm ablacım...” demeye başlıycaktık, hiç hoş olmayacaktı...
1.foto: Eland (Rudy`den)
Diger fotolar benim

Thursday, January 01, 2009

If only she was in my shoes: To my beautiful Nina…

-Turkcesi asagida-
You know about my close friend Nina…
While moving from Uganda and resigning from her well-paid job in the Norwegian Embassy to become an unemployed (I want to call it `free-lance` though) photographer in Cairo, Egypt, Nina gave some of her stuff to me. Funny things as she does not like to throw things in the rubbish bin and neither do I:
-Spoons,
-spices (too many of them as Egypt did not allow bringing spice to the country),
-some tshirts,
-a skirt,
-a thermometer for cooking meat in the oven,
-things to give to the orphanage like first aid materials, clothes,
-some cards coated with plastic with funny drawings on it and writing the name of the object in Kazakh language which her teacher used to teach her Kazakh language,
Firstly, we agreed that those `Kazakh` cards would not be useful for anyone including Nina. However she gets so fond of things and the memories that, she could not get rid of those cards for more than 3 years! Now that she is a fluent Kazakh speaker, she simply could not throw them thinking `what if someone someday somehow…
Anyway, as agreed, I put all those A4 size cards in the first rubbish bin I saw after I left her house as I know if I stay too long with those cards, I will end up spending the next 3 years trying to make it useful…
The shoes ended up being the most comfortable shoes I have ever had.
Now I am wearing those shoes in Namibia and wishing Nina were in her shoes! Or more correct to say, in my shoes… Well, whatever… All I wish that she were here travelling with me in this pair of shoes she gave me enjoying the simplicity and peacefulness of this country with me taking the most beautiful photos of me and Namibia…
I am missing you dearly, Nina…
Wish you were in those shoes or any shoes but travelling in Namibia with me…
Written on: October 2, 2008 Windhoek Namibia

Another wish for 2009: It is not only the journey that counts, it is also the people you travel with... People who are worth travelling with is hard to find… Please travel with the ones who are worth it and hope you have people like that in your life… Do not waste your journeys…

1. photo: Nina
2. photo: When i was in Nina`s shoes ;)

Simdi Turkce`si:
Yakin arkadasim Nina`yi taniyorsunuz…
Kampala Norvec elciligindeki fistik gibi para odeyen isini birakip da Kahire`de issiz (ben `bagimsiz` demeyi daha uygun buluyorum aslinda) bir fotografci olmak uzere Uganda`dan tasinirken, Nina esyalarindan bazilarini bana verdi. O da beni m gibi hic bi seyini cope atmaktan hoslanmadigi icin komik komik seylerdi bunlar:
-Kasiklar,
-Baharat (Bissuru hem de, cunku Misir`a baharat sokmak yasak),
-Bi kac tane tisort,
-Bir etek,
-Firinda et pisiriken kullanilan termometre,
-Yetimhaneye vermek uzere ilk yardim seti, kiyafet gibi seyler,
-Uzerinde komik resimler bulunan ve Kazak dilinde ne oldugunu yazan plastik kapli komik komik resimler –ki ogretmeni Kazakca ogretmek icin kullanirmis onlari-
Oncelile, o kartlarin Nina da dahil hic kimsenin isine yaramayacagina dair fikir birligine vardik. Ama esyalarina ve anilarina o kadar baglaniyor ki Nina, 3 yildir o kartlar oylece dururmus! Simdi Kazak dilini cok iyi konusuyor, ama yine kartlari `ya bir gun birinin isine bi sekilde yararsa…` deyip deyip atamazmis.
Herseyse… Anlastigimiz uzere evinden cikar cikmaz karsima cikan ilk cop kutusuna kartlari attim. Aslinda o kartlar azcik bende kalsa, ben de baglanip bir gun bir yerde ya isime yararsa diye, bir 3 yilda bende kalir diye atamamaktan korktum. …
Verdigi ayakkabilar hayatimda sahip oldugum en rahat ayakkabilar oldu.
Simdi o ayakkabilar Namibya`da giyerken keske Nina kendi ayakkabilari icinde* olsa diye dusunuyorum! Ya da daha dogrusu benim ayakkabilarimin icinde olsa… Her seyse… Dilegim keske benim yanimda bana verdigi ayakkabilarinin icinde kendi olsaydi da benimle beraber bu ulkenin basitliginin ve huzurunun keyfini beraber cikarirken hem Namibya`nin hem de benim en guzel fotograflarimizi cekseydi…
Seni cok fena ozluyorum, Nina…
Keske bu ayakkabilarin veya herhangi bir ayakkabiyla Namibya`yi benimle geziyor olsaydin…
Tarih: Ekim 2, 2008 Windhoek Namibia

2009 icin bir dilek daha: Aslinda onemli olan sadece yolculuk degil. Kiminle yola ciktiginiz da onemli... Beraber yola cikilacak insanlari bulmak, cok zor hayatta… Lutfen buna degen insanlarla yola cikin ve umarim hayatinizda boyle insanlar vardir… Yolculukarinizi bosa harcamayin…

*Aslinda Ingilizcede `birinin ayakkabilari icinde olmak`, kendini onun yerine koymak anlamina gelen bir deyimdir. Ama benim burdaki kullaninim, fiziksel olarak `kendi ayakkabilarinin icinde olmasi` durumu.

**Bir de az once Kahire`den aglayarak aradi... Cok hosuna gitmis de bu yazi :`)