Monday, January 05, 2009

4 Ekim: Namutoni Kamp Yeri ve Etosha Doğal Parkı


Sabah Africat Projesi Kamp Yerini Etosha’ya gitmek üzere terkettik.
Öğle yemeğini Namibya’nın en büyük gölünün kenarında yaptık, azcık da gölün etrafında gezdik.
Gölün adı Otjikoto Gölü. Otjiherero dilinde derin çukur demek. En büyük gölü dediğime bakmayın, çapı sadece 102 metre. Aslında yıllarca bir mağara içi göl olarak varlığından kimsenin haberi yokmuş, ama bir gün mağara çökünce göl ortaya çıkmış. Aslında kısa süren sellerle daha büyük su birikintileri oluşabiliyormuş ama bu göl yaz kış devamlı varlığını sürdürdüğü için önemli.
Çapını beğenmedik bu küçücük gölün ama esas derinliği çok fazla: 142 metre! Yanı derinliği kendinden daha büyük... Ve o derinliklerde 1. Dünya Savaşı sırasından Almanların elinde olan Namibya’yı İngilizler ele geçirmek için Güney Afrikalılarla saldırınca yenileceğini anlayan Almanlar, bari silahlarımız, mermilerimiz, gizli evraklarımız ellerine geçmesin deyip ellerinde ne var ne yoksa göle atmışlar. İçi altın dolu olan bir de büyük sandık atmışlar ama zaten nerde bir su birikintisi varsa orayla ilgili bir altın söylentisi de vardır zaten.Bizim Haliç gibi :)
Yemeğimiz bitip de aracımıza bindiğimizde Conci adındakı İtalyan asıllı İsviçreli arkadaşım bana bir hayvan gördüğünü ve ne olduğunu bilmediğini söyledi. Gruptaki en deneyimli Afrikalı benim ya! “Anlat bakalım belki bilirim” dedim. İngilizcesi de iyi değil, anlatıyor, anlatıyor, bi türlü çıkaramıyorum. ‘Conci, sarhoş musun sen? Öyle senin anlattığın gibi bir hayvan ne gördüm ne duydum’ deyip gülüyorum. ‘Değilim, sarhoş değilim. Çok acaip bir hayvan’ deyip duruyor. Kızcağız da darlandı anlatamamaktan, ‘Dur bir dakika, fotoğrafını çekmiştim.’ dedi. Fotoğrafa bakınca kendimin de sarhoş olduğumu sandım: Kafasını saymazsak, camız gibi koca bir gövde, hatta gerdanı da var. Kafası çok narin bir antilop kafası gibi. İki tane çok uzun ve sivri boynuzu var. Uzun lafın kısası gövde çirkin ve hantal bir camız, kafa narin bir antilop, hatta profilden çekilen fotoğraflarda tek boynuzlu at gibi duruyor. Bir yaşıma daha girdim! ‘Bu da ne böyle yaa?’ derken Conci bana hala sınırlarından çıkmadığımız gölün sahasında acaip bir hayvan işaret etti, ‘Bak bak, işte bu!’ diye... Gözlerime inanamadım hayvanın acaipliği karşısında...
Meğersem antilop ailesinin en büyüğü ile tanışmışız: Eland!
Etosha Doğal Parkına girdiğimdeki karşılaştığım manzaralar da Namibya’nın tamaında olduğu gibi hiç de alışık olmadığım doğal park manzaralarıydı. Yılın en kurak zamanlarında olduğumuz için küçük bir su birkinitisinin başına gidince bile envai çeşit hayvanla kolayca karşılaşmamız çok kolay ve şaşırtıcı oldu. Ama hayvanların rengi bildiğim renklerde değil: Filler beton gibi, zürafaların kahverengi desenleri soluk... Etrafın tozu toprağı hayvanların rengini çok etkiler diye biliyordum ama bu kadar da beklemiyordum. Çimento görüntülü domuzlar, soluk benizli antiloplar... Etosha etrafındaki hayatın tamamını kendi tozuna toprağına bulamış.
Afacan İngiliz Angie, bana tam arkasında güneş batarken çektiği bir şemsiye akasya ağacı fotoğrafından bahsetti. Ben de şaka olarak ‘Ooooo... O da bi şey mi? Sen iste, ben bi de ağaca uzanmış zürafa ayarlayayım’ dedim. Aradan iki dakika geçmemiştir, kıpkırmızı batan bir güneşin önünde şemsiye akasya ve dallarına uzanmş bir zürafa ile burun buruna geliverdik! Angie çok heyecanlandı, ‘Bak Mel bak, aynı dediğin gibi!’ diye... ‘Sen istedin, ben de ayarladım’ dedim, gülüştük. Ama Angie’nin fotoğraf makinesinin pilinin sarjı bitti o an. Tüm gezi sırasında bu kadar çok fotoğraf çekeceği aklına gelmediği için Samsung marka makinesinin pillerinin stoğu bitmiş, Allahın Etosha’sında da bulmak mucizeden öte bi şey! Kimsede Samsung makine yok!
‘Ayarlarız’ dedim. ‘Kampımızı kuralım çadır çadır dolaşır senin makinenden kimsede var mı diye sorarız’ dedim. Çok ümitsizdi, pek rastlanan bir makine değilmiş. ‘İnanıyorum ben bulacağımıza, çok iyi niyetliyimdir, bu kadar niyet edersem tutar’ dedim. Uçuk mavi gözlerinde bir ışıltı belirdi ama çilli burnunu kıvırıp arkasını döndü.
Kamp yerimize vardığımızda etrafı keşfetmeye çıktık, restorantlar varmış, alışveriş yapmak için bir market varmış, bi bakalım dedik.
Namibya’daki ağaçların çoğu fasulye gibi, içindeki tohumlar kuruyunca şıngırdayan yemişlerle dolu. Şıngırdayan fasulyeleri toplayıp güle oynaya giderken Angie olmayacak bir şekilde bir yemiş tarif edip ‘Öyle bi şey bulsam parçalamadan İngiltere’ye götürmeye çalışırdım.’ dedi. Yere eğilip biraz bakınca tam istediği gibi bir yemiş bulup ona verdim. Bana ‘Bugün ne istersem yaratıyorsun, sen Samsung şarj aleti de bulursun kesin’ dedi. Ben de ‘Hiç Allahım bana 5 milyon dolar ver demediğim için vermiyor galiba. Hep böyle küçük küçük isteklerle idare edip duruyorum bakalım’ dedim.
Etrafı bir kolaçan edip kamp yerine geri dönüyorduk ki karşımızdan turist bir çift geliyordu. Geçecek yer dar olunca yol vereyim dedim ama çocuğun elindeki makine tanıdık geldi. Angie’ye kaş göz yapıyorum ‘Bi baksana Samsung’a benziyor diye.... Angie’nin gözü makineye değer değmez bir çığlık kopardı...Diyaloğun gerisi şöyle:
Angie: Ciyyaakkkk!!! Fotoğraf makinesine bak!
Turist: Ne oldu ki?
Angie: Samsung!
Turist: Evet, Samsung ama çok iyi fotoğraf çekiyor.
Angie: Bence de!
Turist: Eeeeee????
Angie: Bende de Samsung var.
Turist: Eeeeee???
Angie: Ama şarjım bitti.
Turist: -gitgide sıkılıp kısa kesmeye çalışarak- Şarj et o zaman
Angie: Şarj aletim yok!!!!
Artık adının John olduğunu öğrendiğimiz turist ve kız arkadaşının sabrının sonuna geldiğimizi anlayınca, Angie meseleyi anlattı . John da ‘Biz de kamp yerine yemek yapacak tek bir tava ve tencere almadan gelmişiz. Siz de bize bir tencere ve tava verir misiniz?’ deyince biz kamp yerinin yolunu tutup onlara bir tencere ve tava ödünç verdik, onlar da bize sarj aleti! Çok mutluyuz!
Akşam yemeğinden sonra kamp yerinde bulunan su kaynağına hangi hayvanlar gelecek diye bakmak için gitmeye karar verdik, ama herkesin öncesinde yapılması gereken bir iş çıkınca, “Ben gideyim, siz de sonra gelirsiniz.” Dedim, yola çıktım. Okları izleyerek su kaynağına doğru yürümeye başladım. Yürü yürü bitmiyor yol, gitgide kamp yerinden de uzaklaşıyorum. Yanımda yürüyen başka kimse de yok. Br ara korkmaya karar verdim ama hemen vazgeçtim. “Beni mi bulacak koca Etosha’da yırtıcı hayvan?” dedim her zaman dediğim gibi ve su kaynağına geldim.
Kamp yönetimi tarafından ışıklandırılmış su kaynağını izlemek için de çardak gibi, kamelya gibi bir yer yapılmış. Oturdum, başladım beklemeye. Başka bi kaç kişi daha var. Bekliyoruz ama pek bi hareket yok. Çakallar geldi, bi kaç tane antilop geldi, bir de Helen geldi... Yanıma oturup kafasını omuzuma dayadı bir de. Aslan gelip kafasını omzuma dayasa bu kadar huylanırdım. Hem bu kadar itici, hem de senin tarafından itilen bir kişiye bu kadar sokulgan ol , olacak şey değil! Kıpırdanıp kafasını omzumdan düşürmeye çalışıyorum, ı ıh! Hiç oralı değil!
Meine Liebe Schwesterin –hani 4 şeker Alman hemşire kız- da şaşkın şaşkın Helen’in bu sokulgan, benim bu çekilgen halima bakıyorlar... Baktım bu su başı Helen’e mezar olacak, ben de daha önce Angie ile sözleştiğimiz üzere kamp yerinin barına doğru Helen’in kafasını koyduğu yeri kaşıya kaşıya yollandım.
Bar kapanmak üzere olduğu için içkileri double double ısmarlayıp, barmaid kız ne zaman kapamaya çalışsa, “Ama daha içkimiz bitmediiiii!” deyip uzattıkça uzattık. En sonunda kız bizi kibarca kovdu. Biz de bir tane bar daha varmış, daha çalı çırpı içinde bir yerde, sırtlanların çığlıklarını dinleye dinleye oraya gittik.
Orda da bir kaç bira içince gece tuvalete kalkmak farz oldu ama bu kamp yeri biraz kalabalık olduğu için cesaretim yerinde... Gerekirse giderim yani.
Gittiğimiz ikinci bar, sanki Etosha Doğal Parkı Gay Barı... Bi sürü erkek gibi duran, erkek gibi giyinmiş, kelli felli kadın barı doldurmuş... Angie ile biz “Hmmmm” diyerek birbirimize baktık. Akıllı akıllı biralarımızı içip çadırımızın yolunu tuttuk. Az daha içsek “Öpüjemmmm ablacım...” demeye başlıycaktık, hiç hoş olmayacaktı...
1.foto: Eland (Rudy`den)
Diger fotolar benim

3 comments:

Basak said...

Sevgili Meltem; uygun yeri mi bilemedim, nereye yazacağımı da bilemedim , hadi buradan gireyim (ksuura bakma). Alexander Mc Callsmith'in "Nr.1 Ladies Detective Agency" serisini bilir misin?? Senin Afrika serüvenine güzel eşlik ederler diye düşünüyorum, en sonra 7 kitabı bulmuştu, ama yenileri eklendimi bilemiyorum.

sevgiler

pigmelerle.dans.eden said...

Bilirim,
cok iyi bilirim.
9 tane kitap yazdi o seride.
Bende 5 tanesi var.
BBC dizisini cekiyormus diye duydum en son...

Basak said...

Güzel haber, ne sevmiştim ben o seriyi...