Wednesday, April 30, 2008

Duvar Afisleri - 2


Afis diyorsam kagit bir fais degil de birisinin bizzat boyayarak yaptigi bi zanaat eseri demek istiyorum aslinda.
Bu afisi dunyanin heryerine yaymak gerekli galiba.
Afiste parlamentoda uyuyan milletvekilleri ve ruyasini gordukleri ev, araba, para var. Ve en ustte ise soru cok acik: Kendiniz icin mi yoksa toplum icin mi?
Afrika, ne yazik ki bu kadar fakirlige ragmen yoneticilerinin en cok sahtekarlik yaptigi kitadir herhalde. Uganda gibi fakir bir ulkenin devlet baskani bile bir takim soylentilere gore dunyanin en zengin 100 adamindan bir tanesi. Dusunuyorum ulkenin tamami devlet baskani Museveni`nin olsa, yine de dunyanin en zengin 100 adamindan biri olamaz. Bu ulkenin eti ne budu ne ki???
Asagidaki fotografta ogrenciler Ekvator noktasinda ogretmenlerini dinliyorlar pempecik uniformalari ile... Umitli, hevesli, gayretli... Arkada ise o soru: `For yourself or community?`
Yanit o kadar bariz ki...
Ya da yanitin bariz olmadigi bir yer var mi bu dunyada???

Tuesday, April 29, 2008

Duvar Afisleri - 1

Bu afisi Queen Elizabeth Parkindaki tuz cikarilan Katwe Golu calisanlari icin kurulmus bir kasabada duvarda gordum. Erkeklere evde dayagin kotu bi sey oldugunu anlatmaya calisan bir afis. Amerika kokenli Goodhope Foundation yardimiyla boyanmis bu duvar. Sonra internetten bir bakayim bu Good Hope ne yaparmis dedim...
Amerika ile ilgili verdigi istatistikler bile urperticiyken kim bilir Uganda`da rakamlar nasildir diye merak ettim. Cunku gun gecmiyor ki gazete haberlerinde bir koca karisini veya bir erkek cocuklarinin annesini oldurmesin... Fakirlik, issizlik, caresizlik, depresyon, kiskanclik neticesinde kendini ickiye vuran eline pangasini -hani Kenya secim sonrasi fotograflarda mutlaka gormussunuzdur, uzun, keskin pala- alan aile reisi, karisini olduruyor.
Good Hope`a gore Amerika`da her yil 6 milyon kadin esleri veya erkek arkadaslari tarafindan dovuluyor, 6000 adedi ise oluyormus. Websitelerinde daha bi suru sevimsiz bilgi var. Bilgilerin gelip dayandigi yer ise, kadinlarin dayak yiyor olmasi. Esler arasi siddet olaylarinin %95i erkegin karisini dovmesi seklindeymis. Acikcasi ben kocasini doven %5e bayagi bi sasirdim. Ama Amerika orasi, %5 dunya icin gecerli biroran degildir diye dusunuyorum.
Neyse, olayi feminist bir platforma tasimak niyetinde degilim.

Benim kafam karisiyor dunyanin hallerine;
Guclu olanin buyuklugu, gucsuzlere olan davranisindan belli olmaz mi?

Monday, April 28, 2008

Paskalya Tatilinde Kamp - 3: Krater Patlama Bölgesi, Babun Tepesi vs vs


Ertesi gün daha önce hiç gitmediğim bir bölgesine gitmeye karar verdik Parkın: Krater Patlama Bölgesi. Parkın alanının çoğu aslında eski yanardağlardan oluştuğu için göllerdeki sular tatlı değil. Soda gölleri çoğunlukla. Hatta Katwe Gölü var parkın içinde, tuz çıkarılıyor ordan. Çalışanları için kocaman bir kasaba var doğal park içinde. Nasıl tuz çıkarıldığını görmek istedik. Girişteki adam para istedi. Ne için istediği belli olmayan parayı tabii ki vermedim. Hani güzel bir “tuz turu” gibi bi şey düzenleseler, vereyim. Daha önce çok daha küçük bir tuz çıkarılan köyde zaten gördüm neyin nasıl yapıldığını, çok ilginç geldi. Hani adam gibi bir yürüyüş yaptırsalar, canım feda. Sadece beni içeri almak için rüşvet istiyor. Döndük geri, “Tuz gölünün fotoğraflarının çekilmesi yasak” yazan yerlerden fotoğraf çekip geçtik. Yasağın tek nedeni ise dışardan fotoğraf çekince içeriye adam girmemesiymiş. Yani daha az rüşvet. Yani yoksa Allahın tuz gölünün neden fotoğrafının çekilmesi yasak olsun...
Neyse, kraterlere doğru ilerlemeye başladık. Herkesin gittiği yönün tersine bi yerlere gittiğimiz çok aşina. Etrafta hiç başka araba yok. Ama bana buraya gitmemizi tavsiye eden arkadaşım Michelle’in zevkine çok güveniyorum. Gitmemiz lazım.
Yol çok berbat. Ama arabamız da çok kuvvetli. Bir yerden sonra toprak yol, bir garip hale geldi. Kenny dedi ki: ‘Bak, doğal asfalt!’ Gerçekten de milyonlarca yıl önce patlamalar neticesinde akan lavlar asfalt yol gibi akıyor önümüzde.
Manzara gitgide değişmeye başladı yükseklere çıktıkça. Artık bi sürü çökmüş kraterin ard arda sıralanmasından oluşmuş garip havzalarla karşılaşmaya başladık. Dağlar belli ki önceleri bayağı yüksekmiş. Ama kraterler çökünce birbiri ardına gelen çanak gibi havzalar oluşmuş. Kimi havzaların için sık orman, kimi ortasında bir kaç şemsiye akasyanın olduğu açık düzlük. Babun tepesi ise gördüğüm en güzel manzaralara doğru bakan bir tepe. Meğerse geçen Ekim ayında geldiğinde Kraliçe’yi kendisiyle aynı isimdeki bu parka getirdiklerinde bu yollardan götürmüşler. Yaşlı kadıncağız, bu yolları nasıl katetti acaba? Haa bir de doğal parkın bu en kuş uçmaz kervan geçmez yerine Kraliçeye hava atmak için bir tane kafe açmışlar ki içinde internet kafesi bile var. Kafede bir kahve içtik, ama internet işi orada çok gerçeküstü geldiğinden gülümseyip geçtik, emallerimiz bekleyiversindi...

Wednesday, April 23, 2008

Paskalya Tatilinde Kamp -2


Ertesi gün önce bir aslan turuna çıkıldı. Azcık dolandıktan sonra gece kamp yaptığımız yere pek de yakın tombul tombul aslanlar gördük. Antilop cinsi o kadar çok ki bu aslanların aç kalması söz konusu değil bana sorarsanız.

Parkın Mweya kısmına doğru yola çıkmadan önce –daha önce de gitmiştim hani- Maramagombo ormanında bir yürüyüş yapalım ve yarasalarla dolu mağarayi bir daha görelim istedim. Bu kez şansıma 3 tane Boa yılanını da gördüm. Hatta bir tanesi o kadar yakındı ki elimdeki feneri tutunca ve birdenbire karşımda yılanı görünce o kadar şaşırdım ki bir çığlık atmışım. Mağarada görmeyen ama fena halde duyan yarasalar sesimden ürküp kafamın üzerinden kaçışmaya, omuzumu yalarcasına yakın kanat çırpmaya başladılar.

Yılanları da görüp yolumuza Mweya tarafına doğru devam ettik. Yol çok kötüydü, o yüzden normalde yarım saatte gidilebilecek bir mesafeyi almak saatler sürdü. Aynı yolu Congo’ya giden tırlar da kullandığı için normal bir dörtçekerin kapasitesini aşan çukurlar oluşmuştu.
Mweya kamp yerine vardık. Çadırı nereye kuralım diye etrafa bakınıyoruz ama kamp alanının manzarası çok güzel. Albert ve George Gölü’nü birbirine bağlayan Kazinga Kanalı’na bakıyor.
Kenny hiç karışmıyor çadırları nereye kuracağımıza, bakınıyoruz. Bir arkadaşım diyor ki tuvalete uzak olmasın. Ben diyorum ki farketmez, zaten gece korkudan tuvalete gidemeyiz. Başka bir arkadaşım diyor ki şu çalı çırpının oraya arkamızı verip kuralım çadırları. Ben diyorum ki gece karanlığı neleri saklar o çalı çırpının içinde....
Neyse, çadırları kurduk. Bir gece önce çok fazla yağmur yağdığı için kamp komşularımız çadırlarında kalamamışlar. Bu gece hava daha güzel olduğu için tekrar gelmişler. Dua ediyorum ne olur yalnız olmayalım kamp yerinde diye. Geldiler, çok mutluyum...Bi şey olsa canımı mı kurtaracaklar??? Yooo.. Ama alternatifsiz yemek olmak hoş değil. Hani bir hayvan geldiğinde tek hedef olmak istemiyorum.
Çalı çırpı getirdik kampçılar için odun kesilip bırakılan yerden. Az göründü gözüme. Arkadaşım yetmezse akşam gidip getireceğini söyledi. Tabii gündüz gözüyle 10 metre ilerde olan odun yığınına gece gitmek yürek ister. Söyledim, “yok yok, ben getiririm” dedi. Ben kesinlikle güneş battıktan sonra hiç bir yerden hiç bi şey getirmeyeceğimi çok net bi şekilde ifade ettim.
Yemek yaptık, bi güzel yedik. Kamp ateşina bakarak, gece karanlıktan gelen sesleri dinleyerek ve nargileyi fokurdatarak güzelce vakit geçirirken ateş yavaşlamaya başladı. Kenny yanımızda yok, kamp komşularımız akşam yakınlardaki kantinden yemek yiyorlar galiba, henüz gelmediler, normalde dolunay ama henüz ay bulutların arkasında. Yani gecenin içinden gelen sesleri duyuyoruz, aslanları, sırtlanları... Pek bi şey görmüyoruz, etrafta kimse yok, kamp görevlisi dersen o da yok, herkes Paskalya kutlama derdinde. Ateş sönüyor, odun da yok. Yani yok gibi bi şey. O karanlıkta 10 metre ilerdeki bi şey için var demek yalan olur gitmeye cesaret olmadığı için.
Arkadaşımla diyaloglar.
-Ateş sönüyor.
-Evet.
-Odun?
- Haa evet, odun ama odun çok uzakmış yahu.
-Evet, ateş sönünce hayvanlar gelebilir.
-Yapma yaa...
-E nasıl alcaz odun? Sönerse bittik vallahi.
-Arabayla gitsem oraya kadar?
-Ne yani? Beni burada yalnız mı bırakacaksın?
-Canım, ne var ki? 10 metre uzakta odunlar.
-O kadar yakınsa, yürüyerek al madem. Hayatta burada yalnız kalamam.
-E peki sen de arabaya bin.
-Bak o olur...
Bana sorarsanız, arabanın çalılardan taraftaki kapısından içeri girmek bile ürpertici...

O sırada kamp komşularımızın yakıp gittiği kamp ateşi ve etrafındaki odunlara gözümüz çarpıyor. Bakışıyoruz, tamamdır. Komşu komşunun külüne de odununa da muhtaçtır kardeşim, Allah allaaaah!!! Odunu bol bulunca coşturdukça coşturduk ateşi. Alevler yükseldikçe cesaret geldi, ne aslan ne bi şey... Hele dolunay da çıktı ki her yer aydınlık oldu... Manzara harika! Az sonra komşularımız da geldi... Hiç bi şeyden korkmaz olduk :)

Gece yine bi sürü yaratık geldi, ama kamp ateşimiz yanıyor, komşu desen bol, mışıl mışıl uyundu :)

not: son fotografta dikkat edilmesi gereken nokta, ortadaki cukurdaki Boa yilani! Daha yakin cekmek mumkun olmadi, cunku bunu cekerken bile rahatsiz olan yarasalar, bize bakip tisliyor, omuzumuza degerek ucuyordu. Karanlik magarada dusmemek icin dokundugum heryer vicik vicik elime yapisiyor, yarasalar uzerimde ucarken ara sira da cis yapiyordu :(

Monday, April 21, 2008

Paskalya Tatilinde Kamp - 1

Paskalya tatilinde ne yapacağımıza tatile iki gün kala karar verdiğimizden otellerde yer bulmak olası olmadığı için ve ben aylardır kamp yapma hevesi ile yanıp tutuştuğum için, çadır, uyku tulumları zaten var ya sadece bi tane büyük termos ve coolbox alındı ve yola çıkıldı: Kenny direksiyonda, Kamp yapcaz :)
Kenny çok komik konuşuyor, tipik bir Ugandali. Tipik bir Ugandali kendi yapacağı konuşmanın bile çok interaktif olmasını ister nedense. İlkokul öğretmeni gibi sorular sorar, senden yanıt beklemez aslında, ama acemiysen, konuşma sırasında Ugandalının sorar gibi yaptığı herşeye yanıt verirken bulursun kendini... Aslında kendi sorduklarına kendisi yanıt vererek, seni ne konuştuğunu takip edemez hale getirir.

Kenny’nin konuşmasından bir örnek:
-Geçenlerde yine Queen Elizabeth Parkında ne yapmaya gittik?
-Kamp yaptık.
-Nerde yattık?
-Çadırda.
-Uyku tulumu yeterince kalın değilmiş. Ne oldu?
-Sırıtımız ağrıdı.
-Sırtımız ağrımasın diye ne aldık?
-Battaniye aldık da altımıza serdik... vs vs...

Şimdi bu konuşma çizgileri sakın sizi yanıltmasın, bu konuşma Kenny’nin tek başına yaptığı bir konuşma. Kendi çalıp kendi oynuyor anlayacağınız. Ne söyliyeceksen söylesene... Ne sorup yanıtlayıp duruyorsun???’ demeye kalkmayın. Böyle konuşmaktan çok hoşlanıyorlar. Bu konuşmanın bir de İngilizcesini yazayım da nasıl devrik cümlelerle konuştukları ortaya çıksın... (Okurken dikkat edilmesi gereken konu: “What” kelimesi vurgulanacak.)

- We went to Queen Elizabeth Park recently to do what?
- Camping...
- Where did we sleep?
- In the tent.
- The sleeping bags were not thick enough. Then our backs did what?
- They hurt. To stop the pain, we bought what?
- We bought blankets and put them under the sleeping bags...

Kırık mı kırık bir İngilizce ve sonu gelmez soru cevaplarla yola koyulduk.

Daha bir buçuk yıl önce aynı yollardan Songül, Bülent ve Estherle geçmiştik ama yollar delik deşik olmuş bu kadar kısa bir sürede. Yolda kahvaltı/öğle yemeği karışık bi şeyler yeyip devam ediyoruz ama öğleden sonra akşama yakın tekrar acıktık. Kenny dedi ki “Bizim köy, yol üzerinde, annemle telefonda konuştum, bize tavuk yapıyor.” Tamam, “gidelim” dedik.
Tavuğa çok düşkün değilim ama hatır için pişmişini yiyebilirim, ama”hatır için çiğ tavuk yerim” lafı benim için Çin işkencesi ile eş anlamlı.
Evlerine gittik, annesine hediye, şeker, tuz ve ekmek aldık Türkler olarak. Burada öyle fantazi yapmaya gerek yok birinin evine ziyarete giderken. En makbul hediye ekmek, şeker ve tuz. Bi keresinde Catherine’in annesini görmeye gidiyoruz, ben torunlara dondurma, anneye meyve suyu, kek vs alayım diye düşünüyorum. Catherine’e sorayım, bakayım neye gereksinim var deyince aldığım yanıt beni çok şaşırtmıştı: Ekmek, şeker ve tuz...
Kardeşler, yiğenler, anne evden çıktıkça çıkıyor, aile kalabalık. Tanışma, hatır sorma vs derken anne bir sofra kurdu. Tavuk pişirmiş. Çok acıktık ya acelemiz olduğunu da söyledik zaten doğal parklarda hava karardıktan sonra hem araba kullanmak yasak, hem yasak olmasa da kullanmak istemeyiz. Tavuktan bir parça aldım tabağıma, ısırdım, beceremedim. Gülümseyerek birbirimize bakıyoruz, bi şey çaktırmamak için ama yok... Diş kesmiyor tavuğu. Sanki tavuk değil otomobil lastiği... Diş kesmiyor.  ‘Çok lezzetliymiş’ deyip hani bitirmiş de yeni parçayı yer gibi. Gariptir, Uganda’da tavuk eti dana etinden daha pahalı, o yüzden görgüsüzlük etmiş gibi olmak da istemiyorum. Anlayacağınız, açım, verdikleri yemeği dişim kesmiyor, renk vermek de istemiyorum, açım, yemek yemek istiyorum, Kenny’ye ve annesine ayıp olsun istemiyorum, şaşırdım ne yapacağımı...
Kenny kütür kütür yiyor tavuğu, zaten kemik olsa onu da yiyecek gibi... En sonunda “Biz doyduk” dedikten sonra, ‘Köy tavukları biraz sert olur’ dedi. Ben ‘Hııı, farkettim. ’ dedim.  Bence o tavuk, body building yapmış zamanında beni kesip yiyenin dişleri kırılsın etimin sertliğinden diye...Ya da maraton koşmuş bir tavuğun budu ancak bu kadar sert olabilir.

Hava kararmadan az önce Queen Elizabeth Parkı’nın Ishasha kısmına girdik. Çadırları kurduk, bir şarap açtık, kamp ateşi yakıldı, nargile kuruldu, sıcak bir çorba kaynadı ve Congo manzaralı bir geceye bakarak, yanımızdan akan Congo ile sınırı oluşturan Ishasha nehrini ve nehirdeki su aygırlarının yerin altından gelir gibi çıkan seslerini dinleyerek keyif yaptık. Sonra uyku bastırdı tabii ki bu uzun günün ardından.

Gece sırtlan sesleri çok yakından geliyordu.
Sırtlanlar da avdan arta kalanları yemek için aslanları takip ettiğine göre...
Ishasha, Uganda’daki aslan nüfusunun en yoğun olduğu yer olduğuna göre...
Gece normalde uzun olacaktı ama şarap kısalttı. Güzelce uyudum...


Gelelim fotograflara:
1. Kongo ve Rwanda`ya yaklastikca bu fantastik scooter modeli her tarafi kapliyor. O kadar agir ki sadece yokus asagi gitmek bence uygun. Yoksa scooteri ayakta zor tutuyorum benzin doldururken ;-p
2. Siyah beyaz Colobus maymunu, en cok begendigim maymun, hatta o uzun ve ucusan tuyleri ile maymunlarin prensesi...
3. Ishasha`daki kuslar arabanin dikiz aynasindaki kendi goruntuleri ile benim gordugum yarim saatten fazla konustular, flort ettiler, arada bir ucup tikladilar, ama bir turlu ayrilamadilar kendi goruntulerinden.

Bi ise giristim ama...


Yarismayi hic sevmem...

Dort nala kosarken birisi ciksa `Sen mi ben mi daha hizli koscaz? Yarisalim` dese, inadimdan dururum...

Squash oynarim azcik,
skor tutmayi unuturum.

Cok hirsli oldugunu bildigim insanlarla da hic bi oyun oynamam.
Zamaninda cok yarismisim galiba, kimseyle bos olcusesim gelmiyor.

Yenmeyi de,
anin zevkini skorun belli oldugu ana saklamayi da sevmem aslinda.
Ama yeneceksem soylerim.

Mesela tavla oynarken...
Oncesinde `Genelde yenerim ben bu oyunda` diye uyaririm.
Yenerim de...

Mesela scrabble oyununda bilegimi pek kimse bukemez.
10 yilda belki 10 kez yenilmisimdir.
Onun haricinde acik arayla mutlaka yenerim.

Neyse, uzun lafin kisasi bir arkadasimin doldurusuyla 2008 blog odulleri yarismasina katildim.
http://2008.blogodulleri.com/ dan girip kategorileri ve katilanlari `oy ver`e tikladiktan sonra kategorileri gorup oy verebiliryorsunuz. Cumle alemin katildigi `kisisel` kategorisinde 3000 tane blog arasinda savrulup gitmisim... Hem de kayit isi hem pigmelerledans.blogspot.com, hem de Kultur Mantari Efendi yardimiyla www.pigmelerledans.com oldugum zamana denk geldigi icin iki kez kaydolmusum gibi olmus. Karistirmisim ortaligi...
Vah ki vah!
Nerden girdim ben bu ise????
Gerci odul toreni benim Turkiye`de oldugum zamana denk geliyor ama...
;-p

Thursday, April 17, 2008

Africa For Beginners 2– Sakin Olcaksın


Sinirlenmiyceksin burda asla. Sinirden çatlasan da patlasan da sakin olcaksın, gülümsemeye devam edeceksin. Delirmiyceksin kırk kez anlattığın şeyi karşındaki adam yine yanlış anlamış ve gülümseyerek sana bakıyorsa. Kimseye asla benim fotograftaki bakisimla bakmayacaksin....Sinirlensen de nafile çünkü. Sıkıştırmaya kalkınca iyice panik olup stand by moduna geçip hiç bi şey duymaz, anlamaz ve aldırmaz oluyorlar.
-Niye bunu böyle yaptın, David?
Tık yok, yanıt yok.
-David, ya bana bi söylesene niye böyle oldu bu yine?
David sağa sola bakmaya başlar yanıt vermeden.
-Ya bana bi yanıt versene???!!
Tavana baktı mı ne David???? Tavana bakmaya başladığı an olay bitmiştir. Artık David ne anlattığını duyar, ne tek bir yanıt verir, hem o kadar strese girmiştir ki az daha ileri gidersen aynı işi bi daha asla doğru yapamıyacağını garantilemiş olursun.
Bi dahaki sefere yapacağı işi adım adım anlattırıp hep tekrar ettirip değişik olasılıklara göre şematik anlatırsan belki doğrusunu yapar.
Ama bi kez öğrendi mi de artık kimse o işi elinden alamaz David’in! Yani olay bi kez doğru yaptırabilmekte...

Africa For Beginners 1– Dil Sorunu


Uganda’da 30dan fazla dil konuşulduğunu daha önce belirtmiştim. Resmi dil ise eski İngiliz sömürgesi olduğu için İngilizce. Ama gel gelelim ki halkın çoğınun İngilizcesi ya az ya da bi garip. Kendi konuştukları yerli dilin bazen doğrudan tercümesini yaparak konuştukları için –ani bizde de garip terimler vardır ya doğrudan Türkçeden çeviri yaptığımız için- garip dialoglarla karşılaşmak çok doğal.
“Gal”, “girl” demek mesela... Ya da “bad” ile “bird”ün telafuzu aynı. Safari işindeyken aşağı yukarı 3500 çeşit yerli ve göçebe kuşun uğrak yeri olan Uganda’da “bad”ın ne demek olduğunu kendi safari tecrübemde anlayamadığım için zorluk çektiğimi rehberlerime anlatırdım. Bir keresinde kendim safarideyken o zamanki rehberim ‘Meltem, şuna bak, ay amman amman... Çok ender görülen bir “bad” bu. Al eline dürbün, çık arabanın üstüne. Ayy, bak bak’ diye yaptığından kuş gözlemcilerin en değer verdiği kuşlardan Shoe Bill Stork – Terlik Pabuç Leylek- gözümün önünden uçup gitmişti ben göremeden. E çünkü Emmanuel bana ‘Bad, bad... Look!’ diye panik yapınca kuş demek istediğini anlamamıştım... Önceleri telafuzlarını düzeltmeye çalıştım rehberlerin, sonra baktım ki olası değil, turistleri uyarırdım Bad, Bird demek diye.
Hatta bir gün radyoda Kampala Belediye Başkanı ile bir röportaj yapılıyor, sunucu kuş gribi (Bird Flu) ile ilgili bi şey soruyor belediye başkanına, adam başlamaz mı cümlesine ‘There are types of flu of course. Some are bad flu, some are good flu’ diye... Gülmekten yerlere yatmıştım radyoyu dinlerken.
Bi de seni anlamadıklarında bunu sana söylemeyip kendi kafalarına göre bi şeyler yapıyorlar ya da hiç bi şey yapmıyorlar. Konunun en uç örneği bizim ofiste yaşandı bana sorarsanız. Patron ofistekilerden İsaac’ı kızarmış tavuk ve patates almaya gönderdi. Isaac elinde 3 jiletle geldi! Neyi nasıl anladı da onları aldı biz çözemedik bu sefer.

Sayin Müdürüm...


Uganda’nın Kurtuluş Günü bir Salı gününe gelince Pazartesi’yi de izin alıp kaçıverdik Sipi Şelalelerine...
Dümdüz bir arazide giderken birdenbire Elgon Dağı ile karşılaştığınız ve dağın orasından burasından deliler gibi akan şelalelerin nasıl olup da o kadar da deliler gibi aktığına şaşırdığınız bir yer burası.
Geldiğimizin ertesi günü daha önce hiç çıkmadığım en tepedeki -fotograftaki en sag, en ustteki- şelaleye kadar gitmeye kararlı, yola çıktık. Bi sürü çocuk takıldı peşimize göz açıp kapayıncaya kadar. Hepsi de birbirinden kararlı bize rehberlik etmeye. Ekmek parası işte...Bir önceki seferde bana rehberlik yapan bir çocuk beni anımsadı, atladı üzerime ve diğerlerini kovalamaya başladı. Hoş beşten sonra başladık tırmanmaya. Ama ben rehberimize dedim ki: “Hep sen mi para kazanacaksın? Yanına bi tane stajyer al da o da senden zanaat öğrensin. O da okula gitsin, cebine azcık para girsin. Korkma, sana vereceğim bahşişten kesmeyeceğim.” Seçti bir tane, hepberaber devam edildi yola. Kalan çocukların boynu bükük... İnsan kıyamıyor ki. Baktım, birinin elinde bir tane uzun sopa var, yürüyüş sopası olacak kadar düzgün. “Bunu bana kiralar mısın?” dedim, şaşırdı. “Tabii ki” dedi. Hangi yoldan ineceğimi ve indiğimde beni bulup geri almasını ve bir kaç tane daha hazırlamasını, turistlere kiraya verebileceğini söyleyince, benimkini bana verip hoplaya zıplaya yok oldu. Hem çıkarken, hem de inerken gerçekten bu sopalar çok çok faydalı olacak, onu biliyorum. Yani çocuğu dolduruşa getirmişliğim yok.
Şelaleleri teker teker ziyaret ederek çıkmaya başladık.
Birinci şelalenin yanında veya etrafında durmaya imkan yok. Suların yere çarptığı yer kayalık olduğu için her tarafa su zerrecikleri yağmur gibi yağıyor ve bazen gökkuşakları oluşuyor. Şelalenin tepesi ise tam şenlik yeri. Bir sürü çocuk ve kadın çamaşır yıkıyor. 1 veya 1.5 yaşında ya var ya yok bi çocuk şelalenin tam aşağıya döküldüğü yerde elinde küçük bir yağ bidonu doldur boşalt oynuyor. Bebenin ayağı kaysa, takılsa, nerede kaç parça bulunur Allah bilir.
Son şelaleye tam ulaşmak üzereydik ki yağmur başladı.Üzerimizde kısa kollu bir tişörtten başka bi şey yok, tam “Sucuk gibi ıslancaz, Hay Allahım yaa!” derken tam da bizim için, dört kişilik hem de yağmurun yağdığı yönün tersinde bir kaya kovuğu bulduk ve girdik. Yağmur iyice bastırdı. Çocuklarla sohbet ede ede bekliyoruz. O sırada dağdan bir kadın inmeye başladı. Sırtında bir eşek yükü odun, kucağında çıplak bir bebek, bebeğin belinde, poposunun tam üstünde bir dizi rengarenk boncuk, her bir iri damla çıplak poposuna iniyor...Bebeği bir örtüye sarmaya çalıştı kadın ama göz açıp kapayana kadar o bez parçası da ıslandığı için kadın çaresiz inmeye devam ediyor, bebek boğazı yettiği kadar ağlıyor. Yer açmaya çalışıyoruz sığıştığımız kayanın kovuğunda ama el kol hareketleri ile gitmesi gerektiğini anlatıyor, çabuk çabuk inmeye devam ediyor.
Yağmur hafifleyince kovuğumuzdan kafamızı çıkardık. Ama dönüş yolu çok uzun, bu şekilde devam edersek çok yakında sırılsıklam oluruz. O sırada safari şapkalı genç bi çocuk elindeki pangayla muz ağaçlarından büyük büyük yapraklar kesmiş, bize getirdi kafamızın üzerine şemsiye yapalım diye. Çok teşekkür edip muz yapraklarını kafamıza şemsiye yapıp hemen 20-30 metre yukardaki son ve en büyük şelaleye doğru çıkmaya devam ettik. Ama burada diğer şelalere göre daha değişik bir durum var: Şelaleye doğru çıkan basamaklar yapılmış topraktan, basamakların etrafına güzelce sıra sıra çiçekler dikilmiş, bir tertip, bir düzen! Diğer şelalelere göre daha lüks bir şelaledeyiz.
Tam basamaklara adım atacakken safari şapkalı genç “Giriş 1000 şiling” dedi. Yani 50 cent. “Sen kimsin ki?” dedim. Yanıt hepimizi gülmekten yerlere yatırdı: “Ben bu şelalenin müdürüyüm.” Biz o kadar çok güldük ki bi süre sonra müdürümüz de gülmeye başladı. Ama müdür görevini yapıyor: Şemsiyeler, basamaklar, çiçekler...Kırk yılda bir bir turist taaa en yüksek şelaleye çıkmaya kalkışcak ta müdürümüz 1-2 dolar para kazanacak...Çıkardım verdim parasını. Meğersem şelalenin tam altındaki arsa abisininmiş, müdür de aylak aylak gezeceğine böyle bir müdürlük görevi vermiş kendine ve hizmete başlamış...
Geri dönüş vakti geldiğinde evlerin, küçücük dükkanların arasından geçerek inişe geçmeye başladık.
Yaşlı bir adam “Merhaba, Mzungu” diye bana seslendi. Uzun bir nasılsın, iyiyim faslından sonra “Nerede oturuyorsun?” dedi. “Kampala’da” dedim. “Kampala’nın neresinde?” dedi. “Naguru Tepesinde” dedim. Belli ki başkente bi kez gelmiş. “Sola dönüyorsun böyle” dedi eliyle sola dönerek, “Orda değil mi? Ben geldim Kampala”ya bi kez. Çok iyi bilirim” dedi. Gülmemek için kendimi zor tuttum. “Evet” dedim, elile sola dönerek “Böyle sola dönüyorsun, ben orda oturuyorum” dedim. “Ben biliyordum, dedim size” der gibi etrafta konuşmamızı dinleyenlere baktı. Tokalaştık, uzun uzun vedalaştık, yola devam ettik...

Sunday, April 13, 2008

Afrika`da Ilk Kamp



Hayatimdaki ilk Afrika kamp maceram dudak ucuklatici bir tecrube olmustu. Yine bundan coookkk once Tanzanya`ya, Serengeti`ye safariye ilk gittigimde –hani Masailere kirmizi oje surme macerasi- dogal parklarin icinde, cadirda kalmak ve gece gunduz, bu safarinin her aninda Afrika`yi hissedebilmek icin o guzelim safari lodge`larda kalmayi reddetmistim.
Tanzanya`ya gittigimizin 2.gunu ahci ve rehberle bulusup safarinin yiyecek alisverisini yapmak icin carsi pazar yaptik ve yola koyulduk.
Acemilik iste… Dogal Park denince aklima, `dogal` kelimesini atlayip `park` kelimesine zipladigim icin daha boyle hatti hududu belli bi yer aklima geliyordu. Fakat ilk dogal parkimiz olan Tarangire Parkinin girisi bana bu 17 gunluk safarinin ozeti gibi geldi: Bir kapi var dogal parka giris icin ama sadece kapi var, boyle buyuk bahce kapilari gibi iki tarafa acilan ama duvar yok, cit yok, baska bi sey yok… Haydi bismillah!
Kamp yapacagimiz yere geldik, orasi da Allahlik. Tuvalet ve dus var ama baska her sey de var. Cadirimizi kurarken zebralar bakiyor urkek urkek calilarin icinden, yukseklerden bir cift gozun izledigi hissine kapiliyoruz, bir zurafa da ordan izliyor… Kamp alaninda iki cadir vardi sadece . Biz cadirimizi kurarken onlar da cadirlarini toplayip gittiler. Kaldik mi tek basimiza???!!!
Neyse, bir ogleden sonra safarisi yapalim da aksama kadar birileri gelir herhal dedik, ciktik ilk gezimize… Ufacik calilarin icinde bile kamufle olabilen bi suru aslan, 50-100 fillik fil suruleri, oydu buydu derken hava kararmaya basladi. Biz de kampa geri donduk.
4 kisiyiz. Sadece 4 kisiyiz. Zifiri karanlikta bu kadariz. Sehir karanligina alisigiz ya biz, bi yerden mutlaka bi isik gelir… Oyle boyle degil, zifir karanliktayiz… Ahcimiz Daniel bir guzel yemek hazirlamis, bi tane gaz lambasi yakmis, masaya koymus sagolsun ama gaz lambasi tas catlasin 2 metreyi aydinlatiyor, gerisi bir siyah bir perdenin gerisinde kalmis gibi.
Gaz lambasindan cikan isiga gelen bocekler yuzunden masanin uzerindeki yemegin icine ayni anda onlarca bocek birden akin ediyor. Bir yandan bocekleri tabaktan cikarip yenileri girmeden yemegi yemege calsiyorum. Bir yandan da havada ucan daha buyuk boceklerin hepsi bize dogru ucuyor, bi tanesi –abartmiyorum- kafama carpiyor, yere dusuyor. Buyuklugune bakip sasiracagim ama o kadar acikmisim ki ilgilenemiyorum. Bu sefer pantolonumun pacasinda yukari dogru cikarken gorunce mecburen ilgilenip silkelenip atmam gerekiyor.
Rehber ile ahci bizimle beraber degil ama kenarda kosede yemek yemeye baslayinca cagiriyoruz gelin beraber yiyelim diye. Rehberin elindeki feneri arada sirada karanliga tutup parlayan gozlerin neye, kime ait oldugunu anlamaya calismasi dikkatimi cekti. Niye? dedim, `Bakiyorum hangi hayvan var etrafta diye` dedi.
Karnimiz doyunca kahve de icince tum dikkatimizi cevreden gelen seslere vermeye basladik. Kahkahalar ve uzun ulumalar geliyor, sirtlanmis. Kisa kukreme gibi sesler geliyor, devekusuymus, aslaninki daha uzun ve cok daha korkunc olurmus. Afrika`nin ortasinda gaz lambasi isiginda 4 kisi, zifir karanlikta kimbilir kac tane hayvan, kendimizi koruma adina mutfak bicagi ve cakidan baska bi sey yok yanimizda, hafiften urpererek Afrika`nin, Tanzanya`nin seslerini dinlemeye basladik.
Rehber cok kesin talimatlar verdi: Gece ne olursa olsun cadirdan cikmak yok, kamp yerine hayvanlar gelecektir, cadirin icinde merak uyandiracak sesler cikarmak ve hareketler yapmak yok ve ne olursa olsun kesinlikle CADIRDAN CIKMAK YOK!
Yol bizi o kadar yormus ki cadira girmekle uyumak arasi cok zaman kaybetmedik. Uyku, uyku, guzel uyku J Sonrasi ise ciglik cigliga… O da ne? Cadirin etrafinda bir arbede, bir hirilti, bir gurultu ve tabak canak sesleri. Aradan ne kadar zaman gecmis bilmiyorum ama bu seslere uyandim.
Tabak canak seslerini cikarsa cikarsa bizim ahci cikarir diye dusunuyorum ama niye hirlasin adamcagiz? Hem kimle hirlassin??? Tum bu anlamsiz sorular azcik kendime gelince biraz acikllik kazandi. Disarda ne oldugunu bilmedigim vahsi hayvanlar var! Tabak canak da bizimkilerdir herhalde. Vahsi hayvanlar avlandiklarinda tabak canak kullanmiyorlardir!
Aramizda ince bir cadir bezi var sadece. O kadar. Bir de o gun haftada bir aldigim sitma hapini alma gunuydu. Sitma hapinda kinin oldugu icin hezeyan, halusinasyon vs yapiyor. Yani cok huzurlu bir uyku uyumak zor sitma ilaci alindigi gun. Azcik uykuya dalabilsem bile, disardan gelen sesler, ilacin etkisi ile nefessiz kalarak uyaniyorum.
Bir ara baktim, nefes almiyorum, aramizda 1-2 metre ve bir cadir bezi olan hayvanlari dinlerken… Nefes alayim, iyi olur diye dusundum. Dilim damagima yapismis, ama su icemiyorum. Malum, tuvalete gitmek gerekirse cok utanilasi seyler yapcam diye. Bu arada asiri gunesten dudagimda ucuk cikar diye yanimda Zovirax vardi, bu kez korkudan kesin ucuk cikaririm diye oylesine Zovirax surmeye basladim.
Uzun lafin kisasi kabus gibi bir gece gecirdim. Sabah korkudan, uykusuzluktan, susuzluktan sefil olmus bir halde cadirdan ciktim. Rehberimiz Raphael`e sordum gece ne oldu burada diye? Haa bir de gece Raphael ile Daniel`in cadirindan horlamadan baska bi ses gelmedi bu arada… Raphael oyle guzel uyumus ki bilmiyor bile. Ahci Daniel`e sordum. O biraz utangac anlatti: Daniel aksam yatmadan once mutfak malzemelerini toplayip Land Rover`in tepesine yuklemeyi unutmus, yoksa hayvanlar gelirmis. Sabah uyandiginda da bizim mutfak malzemeleri her tarafta dagilmismis. Uzun lafin kisasi sirtlanlar sabaha kadar kilic kalkan ekibi gibi bizim mutfak malzemeleri ile oynayip durmus yemek artigi kokulari yuzunden.
Hayatimda o kadar korktugum baska bir gece olmamistir herhalde. Ne zaman cadira atlayip beni paralayacaklar o disardakiler her neyse diye sabaha kadar bekledim… Nefesimin kesildigi, dilimin damagima yapistigi ve `Eeee Meltem Hanim, buraya kadarmis. Getir salavatini` dedigim ilk geceydi hayatimdaki. Hani bi turlu anlatmaya baslamadigim Uganda`daki ilk kamp gezimiz var ya oraya gelene kadar bissuru kamp yaptim demeye calisiyorum ama ne kadar yapsan da korkmamak olasi degil. Hani `yine korktum ama elden ne gelir` demeye calisiyorum.
Siz de olsaniz siz de korkardiniz demeye calisiyorum.

Wednesday, April 09, 2008

Dora


Hani hayatimda ilk kez bir bebege isim vermistim de 1 yasina gelmeden sitmaya bagli kansizliktan kaybetmistik...

Cok uzulmustum de babasi bu kez bir sabahin kor vaktinde arayip yeni bir bebekleri daha oldugunu ve bu bebegin de ismini benim vermemi istediklerini soylemisti hani...
Bebegin adini yigenimin adi olan Dora koymustum hani...
Bugun annesi Margaret ve babasi Fred ellerinde iste bu nurtopu gibi bebekle geliverdiler... Once kucagimda saatlerce uyudu... Guya sekiz aylik ama Allah uzun omurler versin pek agir cekiyor... Hani bebekler melekler gibi uyur ya bizim Dora horlayacak neredeyse...Sonra uyandi. Oynadik, oynadik, oynadik...
Icimden ne dualar ettim bu kez uzun omurlu olsun diye...
Yoksa bir daha hayatta kimseye isim vermek yok...
Amelie filminde komsusu hani Amelie`yi kandiriyordu neyin fotografini cekerse, onun basina bir kaza geliyor diye... Kendimi o kadar saf hissettim sonra.
Yok, yok, bu toraman, tokurcun, tombalak bebek saglikli ve uzun bir hayat yasayacak!

Monday, April 07, 2008

Aile ve `Not Without My Sister`



-Julie, naapıyorsun bu hafta sonu?
-Kardeşimin doğumgünü var, ona gitcem.
-Peki.

-Julie, nerelerdeydin? Kayboldun.
-Yunanistan’a kızkardeşimi görmeye gittim.

-Meltem, gel bizim masaya otursana, bak kardeşlerim.
-Julie, bu çocuklar Japon gibi.
-Evet, babamın Japon karısından bu dört tanesi.
-E Yunanistan’daki?
-O da Yunan karısındandı.
-E tamam peki, bunlar çok tatliymiş ama...

-Julie, nerdesin yahu?
-Ingiltere’deki kızkardeşimi görmeye gittim.
-Julie, bırak yalanı, senin kaç tane kardeşin var?
-Benim bildiğim 15 tane.
-O ne demek yahu?
-Karışık, boşver...

Julie, Uganda’ya geldiğimin ikinci haftası tanıştığım, felaket güzel, bi acaip kız. 1.80 boyunda, yemyeşil gözlü, kızıl-siyah saçlı, baktığı yerde iz bırakan, keskin dilli bir afet! Burdaki en büyük diskolardan birinin, sonra Uganda’nın en iyi restorantı seçilen İtalyan restorantının yöneticisiydi. Sonra birdenbire ülkeyi terketti. Bana “O Aileden” dediler ama ben ne anlarım ‘Aile’den...

Geçen Şubat ayında tekrar geldi Uganda’ya. Ortak bir arkadaşımız geleceğini söyledi, buluşmak üzere sözleştik. Ne yaptın, ne ettin derken bir kitap yazdığı ortaya çıktı. Hoydaaaa.... Kitabın adı “Not Without My Sister”mış. Internette bir bakayım dedim ki kitap en çok satanlar listesinde Harper Collins’in, İngiltere’de bir aydan uzun süre en çok satılan kitap olmuş ve Amazon’da kapış kapış gidiyor. Uganda’nın naçizane en büyük kitapçısına gittim, sordum, tabii ki yok. Ismarladım, telefon numaramı bıraktım, gelince beni arayın diye.

Kitabın konusunu yine internetten okudum. Aile adındaki mezhebi anlatıyor, kendisi de bir parçasıymış. Konu orada öylece kaldı. Ve Julie buradayken kitap gelmedi diye üzüldüm. Sevdiğim bir arkadaşım kitap yazmış, “imzalatıvereyim” hevesi kursağımda kaldı.

Akşamları buluşup yemekler yedik, gece beraber dışarı çıktık, eğlendik,
Uzun uzun sohbet ettik ama ben kitapla ilgili bi şey sormuyorum. Sadece Uganda’da yaşayan babasının artık kardeşlerini görmesine izin vermediğini ve bazı tanıdık insanların ona çok sinirli olduğunu biliyorum.

3 gün önce kitabı aldım, 2 gün önce okumaya başladım, dün bitirdim. Ve okumaya başladığımdan beri ne kadar şaşkın, sinirli, berbat bir ruh halinde olduğumu anlatabilmeme imkan yok.

1969 yılında Berg adında bir hippi “özgür seks’, ‘ortak yaşam’ gibi bi takım prensiplerle ortaya çıkıp kendi kurduğu mezhep olan Tanrı’nın Çocukları (The Children of God) veya Aile (The Family)içinde kendini Peygamber ilan ediyor. Asla kimseye yüzünü göstermeyen bu adam, bültenlerle inananlarına sesleniyor ve resimli romanlarla da mesajlarını özellikle çocuklara iletiyor. Dünyanın dört bir yanında çiçek çocukları kendine bağlayıp radyo programları, posterler, konserler vs gibi araçlarla para kazanarak değişik ülkelerde komünal yaşam sürülen evler açıyor. Taraftar toplamak için ise çiçek kızları Flirty Fishing ismini verdiği para karşılığı seks ile veya seks vaadi ile özellikle zengin erkekleri gruba toplayarak seksin Tanrı’ya aşkın bir göstergesi olduğunu ileri sürerek ve hatta bu garip ayinleri sırasında Hz İsa ile ilişkiye girdiklerini hayal etmelerini söyleyerek “İsa’nın Çocukları” dediği binlerce çocuğun doğmasına neden oluyor.

Mo veya Moses David adı ile de anılan Berg bir süre sonra işi iyice sapkınlaştırıp Aile dışındaki insanların cinsellikten korktuğunu, oysa alabildiğince özgür bir cinsel yaşamın bu korkuyu alt edeceğini öne sürüp, Tanrı sevgisini “paylaşmanın” daha doğru bir yolunun bulunmadığına ve cinsellikte yaş sınırının bulunmadığına da inananlarını inandırdığı an işler zıvanadan çıkıyor. ‘Lağım’ ismini taktıkları ülkelerden –İngiltere gibi polisin her isteyene istediği sapkınlığı yaptırmadığı ülkeler yani- Hindistan, Sri Lanka, Tayland gibi ülkelere kaçıp kamplarını kurup peygamberlerinin yaptığı hesaba göre 1993te İsa Mesih’in tekrar yeryüzüne çıkacağına inandıkları tarihe kadar AntiChrist ile –yani İsa karşıtı güçlerle- mücadele etmeyi öğretmek üzere kendilerine taraftar kazanmaya, 1993ten 6 yıl sonra kıyametin kopacağını da hesap edip ellerinden geldiği kadar fazla kişiyi “kurtarmaya” ve olabildiğince çoğalmaya çalışıyorlar.

Bu yeni nesil, Julie ve kardeşleri gibi çocukların devamlı doğduğu bir zaman zarfına tekabül ediyor. Yeni nesilin Sistem ile (yani Aile harici dünya) ilişkisi kopartılıp kendi inanışlarına göre eğitiliyor ve gerçek anne babalarından da ayrılıp rotasyon ile bir ülkeden bir ülkeye yer ve isim değiştirilerek izleri sürülmez hale getiriliyor.
Peygamberleri Berg, her yaştaki insanın cinsel zevk alabileceğini ve çocuklara bunun öğretilmesi gerektiğini buyurması üzerine henüz yeni yürümeyi öğrenen bebelerle bile cinsel ilişki kurulmaya başlanıyor. 18 aylıkken belsoğukluğu teşhisi koyulan bebeler, çıplak halde dansederken film edilen 3-4 yaşındaki kızlar, yaş farkı veya akraba ilişkisi gözetilmeden girilen ilişkiler neticesinde iyice sapkınlaşıyor Aile. Berg kendi kızı ve torunu ile ilişkiye girdiğini inananlarından saklamıyor bile. Hatta Kraliçe adıyla anılan kızkardeşinin kendi oğluyla ilişkiye girdiği, dadısıyla buraya yazamayacağım kadar uygunsuz ilişkilerinin fotoğraflarla tüm Aile’ye dağıtılması ile grup, çocuk tacizcisi bir “Aile” haline geliyor.

Kitap Julie, kız kardeşleri Celeste ve Kristina’nın travmatik anıları ile dolu...Kalbim sıkışarak, nefesim kesilerek, sinirlerek, hiddetlenerek, çok garip hislerle okudum bitirdim kitabı...

Internette azcık araştırınca da Berg’in tüm Aile çocuklarına rol modeli olsun diye çok uygunsuz fotoğrafları çekilmiş yiğeninin, Davidito’nun yıllar sonra kendisi ile cinsel ilişkiye giren annesini öldürmek için arayıp bulamaması neticesinde aynı tacizleri yapan bakıcısını öldürüp sonra da gencecik yaşta intihar ettiğini öğrendim. Julie’nin kaç kez intiharın eşiğinden döndüğünü, o selvi boylu kızın anoreksia olup bir zamanlar 43 kiloya düştüğünü öğrendim. Ablasının gazete ve televizyonlarda geçmişin acılarını cesaretle detaylarına kadar anlatmasına rağmen Aile’nin hala o tacizcileri saklamayı becerdiğini öğrendim.

Peki bu tacizci Aile’nin üyeleri ile Uganda’da tanışıp geçmişlerini bilmeden ‘Ne kadar iyi insanlar... Ne hayırlı işler yapıyorlar, helal olsun’ dediğimi anımsayıp, o çocuk tacizcisi insanların torunlarının doğumgününe hediyeler alıp gittiğimi düşünüp tüylerim ürperdi...
Korktum. Çok korktum...
Bu hafta sonu midem çok bulandı...
Bu hafta sonu bende çok derin izler bıraktı...
Bu yazı hiç iç açıcı bir yazı olmadı, ama elimden gelen bi şey yok.
Okumadan, yazmadan edemedim.
Ne koyun postları içinde ne kurtlar saklanabileceğini, arkadaşımın bakışlarındaki o zehir tadının nereden geldiğini öğrendim...

Julie, kitap satışından elde ettiği gelirlerin bir kısmı ile Rise adında, burada Kuzey’de küçücük yaşta terör örgütü LRA tarafından kaçırılıp kısa sürede eli kanlı katiller haline getirilmesine karşı etkinliklerde bulunacak bir hayır kurumu kurdu. Aile ile savaşmak adına kitabı yazarak çok cesur bir adım atmıştı. Şimdi de çocuk askerleri topluma geri kazandırmak için elinden geleni yapacağına güvenim sonsuz...

Bu kitap Turkceye cevrilir mi bilmiyorum ama ben bu isi zevkle yapardim arkadasim icin...

Mideniz kaldirirsa Aile icinde dagitilian asagidaki brosurlere bi goz gezdirin, Davidito`nun cocuklugu... Hem fotograflar, hem de yazilanlar bayagi bi ic bulandirici:
http://xfamily.org/index.php/Image:Dito_book_pg_446.jpg
http://xfamily.org/index.php/Image:Dito_book_pg_426.jpg
Julie, fotografta Uganda`daki 5 kardesi ile. Bu cocuklar da bir okula gonderilmeden evde `Aile` doktrinleri ile beyinleri yikanarak buyuyorlar.

Wednesday, April 02, 2008

IK KABILESINDEN MOSES

Ugandanın en az üyesi olan kabilelerinden bi tanesı Ik. 5000 adet İk kaldığı tahmin ediliyor dünyada. Kalanlar da Kuzey Uganda’da Dodothlar ve Karamojongların bitmez tükenmez inek çalma akınları arasında kalmış hep. Arada kaldığı yetmiyormuş gibi hazır İklere de uğramışken onları da çalıp çırpalım diyen Dodothlardan ve Karamojonglardan daral geldiğinden ıssız, kurak dağlara kaçmak zorunda kalmışlar. Yiyecek, su, hastane, okul vs vs hiç bi şey yok.

E şimdi bu İk merakı nerden çıktı demeyin…. Istanbul Üniversitesinde Bilgisayar Mühendisliği okumuş olan bi tane İk tanıyorum desem… Karısı var pek tatlı Semra desem… Kampala’nın Sıraselvileri olan Wandegeya’da bi tane büfeleri var, köfte ekmek yapıp satıyorlar desem… Yani arkadaşlar bir İk’e gelin vermişiz yaaaa… Daha ne olsun?

Eniştenin adı Moses. İstanbulla ilgili acı tatlı komik bi sürü anısı var. Başlayayım…

Öncelikle burda muzun ne kadar ucuz olduğunu ben size nasıl anlatsam… 3 kg muz 700 000 eski TL civarı, o da pahalı yerden alırsan… Bu Moses İstanbula gittiğinde malum öğrenci, para ne gezer??? Memlekette alışık ya en ucuz yemeğin muz olmasına, alıyo muzu habire yiyip duruyo.. Arkadaşlarından bi tanesi, bi Türk “yaw Moses, senin burs sağlam galiba, ne bu hergün hergün muz yemek?” deyince arkadaşta jeton düşüyor. Bilmiyor ki memleketin nerdeyse en pahalı meyvesi muz!

Burda nahoş bir el hareketi var dolu anlamına gelen. Bi el aşağıda yumruk, diğeri “bu da sana kapak olsun” gibisinden açık, şap şap şap vuruyorlar… Neymiş efendim, dolu tıklım tıklım demekmiş…Her seferinde irkilmeden edemiyorum. Yapmayın kardeşim insanın yüzüne yüzüne diyorum ama dinleyen kim. “Dün akşam Rouge Club’a gittim, tıklım tıklımdı” derken şap şap şap yapıyorlar hareketi insanın gözüne sokar gibi…

Moses’in konuyla ilgili anısına gelelim. Ankara’da dolmuş duraklarına doğru yürüyor eniştemiz. Dolmuş şöförü de dolmuşunun dolmuş olmasına bakmadan Moses’a sesleniyor, gel vatandaş gel diye yarı beline kadar dolmuştan dışarı akmış bi şekilde. Moses da Uganda el hareketi ile “ne gelcem kardeşim, senin dolmuş dolmuş zaten” diyo şap şap şap sana bu kapak olsun hareketi ile. Dolmuş şöförü gözlerine inanamıyor, Allahın Micheal Jacksonı bana hareket çekti diye… Moses’in Türkçe o zaman şimdiki kadar sağlam değil tabi ki. Dolmuş şöförü “Bana mı yaptın len sen o hareketi?” diyor sakin sakin yaklaşan Moses’a. Moses da anlamıyor tabii ki, “evet, çok dolu bu dolmuş, dediklerimin arkasındayım” der gibi tekrar şap şap şap hareket yapıyor. Dolmuş şöförü “Getirme beni oraya hüleyn!!!” diyerek Moses’in üzerine uçuyor… Diğer şöförler de ne olup bittiğini anlamadan olaya karışınca, ne olup bittiğinden en anlamayan kişi olan Moses’a oluyor olan. Hastanelik oluyor çocukcağız… Şoku tahmin edebiliyor musunuz? Memleketimize yeni gelmiş bir İk’e yaptığımıza bakın hele. Moses, o olayı aradan 2-3 yıl geçtikten sonra çözüyor. Aylarca kendi kendine soruyor beni o kadar adam niye durduk yere dövdü diye…O hareketi yapmak Uganda’da o kadar normal ki yaptığının farkında bile değil eniştecaazım!

Gülüyor şimdi anlatırken… Hep gülüyor, hep gülüyor… Çok güzel Türkçe konuşuyor, “Sevemez kimse seni benim sevdiğim kadar” ı bile biliyor İk eniştemiz…

Moses ve Semra'nın güzel mi güzel bir fotografı borcum olsun.