Thursday, April 17, 2008

Sayin Müdürüm...


Uganda’nın Kurtuluş Günü bir Salı gününe gelince Pazartesi’yi de izin alıp kaçıverdik Sipi Şelalelerine...
Dümdüz bir arazide giderken birdenbire Elgon Dağı ile karşılaştığınız ve dağın orasından burasından deliler gibi akan şelalelerin nasıl olup da o kadar da deliler gibi aktığına şaşırdığınız bir yer burası.
Geldiğimizin ertesi günü daha önce hiç çıkmadığım en tepedeki -fotograftaki en sag, en ustteki- şelaleye kadar gitmeye kararlı, yola çıktık. Bi sürü çocuk takıldı peşimize göz açıp kapayıncaya kadar. Hepsi de birbirinden kararlı bize rehberlik etmeye. Ekmek parası işte...Bir önceki seferde bana rehberlik yapan bir çocuk beni anımsadı, atladı üzerime ve diğerlerini kovalamaya başladı. Hoş beşten sonra başladık tırmanmaya. Ama ben rehberimize dedim ki: “Hep sen mi para kazanacaksın? Yanına bi tane stajyer al da o da senden zanaat öğrensin. O da okula gitsin, cebine azcık para girsin. Korkma, sana vereceğim bahşişten kesmeyeceğim.” Seçti bir tane, hepberaber devam edildi yola. Kalan çocukların boynu bükük... İnsan kıyamıyor ki. Baktım, birinin elinde bir tane uzun sopa var, yürüyüş sopası olacak kadar düzgün. “Bunu bana kiralar mısın?” dedim, şaşırdı. “Tabii ki” dedi. Hangi yoldan ineceğimi ve indiğimde beni bulup geri almasını ve bir kaç tane daha hazırlamasını, turistlere kiraya verebileceğini söyleyince, benimkini bana verip hoplaya zıplaya yok oldu. Hem çıkarken, hem de inerken gerçekten bu sopalar çok çok faydalı olacak, onu biliyorum. Yani çocuğu dolduruşa getirmişliğim yok.
Şelaleleri teker teker ziyaret ederek çıkmaya başladık.
Birinci şelalenin yanında veya etrafında durmaya imkan yok. Suların yere çarptığı yer kayalık olduğu için her tarafa su zerrecikleri yağmur gibi yağıyor ve bazen gökkuşakları oluşuyor. Şelalenin tepesi ise tam şenlik yeri. Bir sürü çocuk ve kadın çamaşır yıkıyor. 1 veya 1.5 yaşında ya var ya yok bi çocuk şelalenin tam aşağıya döküldüğü yerde elinde küçük bir yağ bidonu doldur boşalt oynuyor. Bebenin ayağı kaysa, takılsa, nerede kaç parça bulunur Allah bilir.
Son şelaleye tam ulaşmak üzereydik ki yağmur başladı.Üzerimizde kısa kollu bir tişörtten başka bi şey yok, tam “Sucuk gibi ıslancaz, Hay Allahım yaa!” derken tam da bizim için, dört kişilik hem de yağmurun yağdığı yönün tersinde bir kaya kovuğu bulduk ve girdik. Yağmur iyice bastırdı. Çocuklarla sohbet ede ede bekliyoruz. O sırada dağdan bir kadın inmeye başladı. Sırtında bir eşek yükü odun, kucağında çıplak bir bebek, bebeğin belinde, poposunun tam üstünde bir dizi rengarenk boncuk, her bir iri damla çıplak poposuna iniyor...Bebeği bir örtüye sarmaya çalıştı kadın ama göz açıp kapayana kadar o bez parçası da ıslandığı için kadın çaresiz inmeye devam ediyor, bebek boğazı yettiği kadar ağlıyor. Yer açmaya çalışıyoruz sığıştığımız kayanın kovuğunda ama el kol hareketleri ile gitmesi gerektiğini anlatıyor, çabuk çabuk inmeye devam ediyor.
Yağmur hafifleyince kovuğumuzdan kafamızı çıkardık. Ama dönüş yolu çok uzun, bu şekilde devam edersek çok yakında sırılsıklam oluruz. O sırada safari şapkalı genç bi çocuk elindeki pangayla muz ağaçlarından büyük büyük yapraklar kesmiş, bize getirdi kafamızın üzerine şemsiye yapalım diye. Çok teşekkür edip muz yapraklarını kafamıza şemsiye yapıp hemen 20-30 metre yukardaki son ve en büyük şelaleye doğru çıkmaya devam ettik. Ama burada diğer şelalere göre daha değişik bir durum var: Şelaleye doğru çıkan basamaklar yapılmış topraktan, basamakların etrafına güzelce sıra sıra çiçekler dikilmiş, bir tertip, bir düzen! Diğer şelalelere göre daha lüks bir şelaledeyiz.
Tam basamaklara adım atacakken safari şapkalı genç “Giriş 1000 şiling” dedi. Yani 50 cent. “Sen kimsin ki?” dedim. Yanıt hepimizi gülmekten yerlere yatırdı: “Ben bu şelalenin müdürüyüm.” Biz o kadar çok güldük ki bi süre sonra müdürümüz de gülmeye başladı. Ama müdür görevini yapıyor: Şemsiyeler, basamaklar, çiçekler...Kırk yılda bir bir turist taaa en yüksek şelaleye çıkmaya kalkışcak ta müdürümüz 1-2 dolar para kazanacak...Çıkardım verdim parasını. Meğersem şelalenin tam altındaki arsa abisininmiş, müdür de aylak aylak gezeceğine böyle bir müdürlük görevi vermiş kendine ve hizmete başlamış...
Geri dönüş vakti geldiğinde evlerin, küçücük dükkanların arasından geçerek inişe geçmeye başladık.
Yaşlı bir adam “Merhaba, Mzungu” diye bana seslendi. Uzun bir nasılsın, iyiyim faslından sonra “Nerede oturuyorsun?” dedi. “Kampala’da” dedim. “Kampala’nın neresinde?” dedi. “Naguru Tepesinde” dedim. Belli ki başkente bi kez gelmiş. “Sola dönüyorsun böyle” dedi eliyle sola dönerek, “Orda değil mi? Ben geldim Kampala”ya bi kez. Çok iyi bilirim” dedi. Gülmemek için kendimi zor tuttum. “Evet” dedim, elile sola dönerek “Böyle sola dönüyorsun, ben orda oturuyorum” dedim. “Ben biliyordum, dedim size” der gibi etrafta konuşmamızı dinleyenlere baktı. Tokalaştık, uzun uzun vedalaştık, yola devam ettik...

2 comments:

nilay said...

Şelaleler muhteşem görünüyor. son fotoğraftaki yaprağın büyüklüğüde inanılmaz. İnsan bu büyüleyici güzellikleri görmek istiyor gerçekten

diLék said...

kimseni hayatına bu kadar özenmiyprum sanırım :D