Tuesday, December 30, 2008

Birakacaksin kendini ki, ardinda kalsin...


Yaşamında öteki kişilere ulaşabildiğin anlar,
bir ormandaki kuş ötüşleri gibi olacak:
uzaklardan gelip geçerken kısacık bir süre yapraklarda yankılanacaklar
o kadar...

Orman,
bütün sessizliğiyle,
yine yalnız,
duracak orada.

Yaşamında,
yürüyüp yürüyüp, bir an durunca,
çevrene bakıp göreceksin ki,
yürüyüşüne şu ya da bu noktada katılmış,
bir süre seninle birlikte yürümüş kişilerden hiçbiri yok yanında

Sen, bir an "Buradayım" demek için durunca,
onlar artık "orada" olacaklar
"buradayım artık" bile demeyecekler sana,
"orada"larından seslenerek...

"Burada"nda kimse bulunmayacak

"orada"ndan da kimse seslenmeyecek sana...
….
Öyle yaşayacaksın ki,
kendin bir türlü olgunlaşamadan,
arkanda olgun ürünler bırakıp yürüyeceksin
ancak da olgun olduklarında bırakacaksın onları ardında...
Çünkü sen kendin de,
olgun hale geldiğinde,
kendi ardında kalacaksın.
bırakacaksın kendini ki,ardında kalsın...

Daha guzelini yazmak olasi degildi, Oruc Aruoba*`nin `De ki Iste`sinden alinti yaptim
Umarim yeni yilda azcik daha kendimizin arkasinda kalmaya yakinlasiriz…
Ve burda olmasini istediklerimiz burda, orda olmasini istediklerimiz orda olur…

*Oruc Aruoba`nin kendisiyle Taksim`deki Dulcinea`da bir tanismam var ki evlere senlik! Arkadaslarla bir masada otururken, bir arkadasim tanidik bir kac kisiyi masamiza davet etti. Bir tanesini gozum isiriyor ama `Kaptan` diye sesleniyorlar kendisine… Kaptan izin alip kalktiktan sonra arkadasim bana donup `Tanidin mi? Sen seversin hani… Oruc Aruoba` der demez kalabaligi binbir ozurle ittire kaktira Dulcinea`nin cikisina dogru kosup arkasindan omuzuna yapisip kendime cevirdim Kaptan`i… Gozlerini kirpistirarak bakiyor, anlam veremiyor… Iki elini iki elimin icine alip `Ben sizi taniyamadim ama ne kadar cok sevdigimi nasil anlatsam` deyip gozlerimi gozlerine dikip biraz oylece mutlu mutlu baktiktan sonra bir de boynuna sarilinca `Meltem`cim ben hepi topu bir yazarim, alisik degilim boyle sevgi gosterilerine… Cok sasirdim.` dedi elleri yana acik ne yapacagini bilemeden… Kaptan`i o saskin hali ile biraktim ama sonra arkadasimla en yeni cikan eserini bana imzalayip gondermis… Daha da cok sevmistim kendisini…
Fotograf: Zanzibar Kendwa sahilinde gunes batisi

Sunday, December 28, 2008

3 Ekim: Africat Projesi, Citalar, Leoparlar, Vahsi Kopekler…


En son Namibya’daki Leonardo Di Caprio’dan bahsediyormuşum bi baktım da… Devam edelim…
Helen faciasından sonra kamp yerinde havuza girmiştik ve bir saat sonra Africat projesini bize tanitmak, çitalari, leoparlari, vahşi köpekleri göstermek üzere atv ile Leonardo Di Caprio`nun pek bir güneş görmüşü ve minyatürü olan Richard gelmişti.
Africat projesinin neden ortaya çıktığına kısaca bakalım: Doğal yaşam alanlarının yok olması dünyadaki çita ve leopar soyu için en tehlikeli tehdit. Namibya da arazilerin çoğunun kullanım alanı büyükbaş ve küçükbaş hayvan yetiştiriciliği olduğu, topraktan bir ürün alamadıkları için tek yaşam kaynağını korumak adına bu büyük kedileri gözlerini kırpmadan öldüren çiftçilerle doluymuş. Ülkede 7000den fazla çiftlik –ama bizim bildiğimiz gibi değil, koccamannnn çiftlikler- olduğu düşünülürse, kedi kıyımının ne kadar büyük ölçekli bir tehdit olduğu anlaşılabilir. Hayvanlarının güvenliğini sağlamaya çalışan çiftciler, bir de `av turizmi`ni keşfedince –yani çiftlik sınırı içinde kalan antiloplarin avı için çiftliklerine turist getirme turizmi- hem yetiştirdikleri hayvanlar, hem de av olan hayvanlar için tehlike olan leopar ve çita kıyımı başlamış.
Tüm etoburları problem ve düşman olarak gören çiftçiler, tuzaklarla veya vurup yaralayarak bi sürü kedinin telef olmasina yol açınca Africat projesi görevlileri hem çiftçileri eğiterek hem de yaralı hayvanları olay yerinden uzakta, kendi arazilerine götürüp iyileştirerek pek çok hayvanın kurtulmasına yardımcı olmuşlar.
Biz öncelikle Afrikan Vahşi Köpeklerini görmek üzere yola çıktık. Bu arada Namibya`daki Vahşi Köpek popülasyonu hakkında bilgi almak fazla sürmüyor, çünkü yok! Namibya`nın soyu en çok tehlike altında bulunan değil bulunmayan hayvanı olduğunu üzülerek öğreniyoruz. Güya 2008 yılında hazırlanan Vahşi Köpek Projesi Raporuna göre adetleri her yıl %10 düşmeye devam ediyor ama Richard kendi araştırmalarına dayaranrak vahşi doğada hiç bir vahşi köpek grubu ile ilgi kayıtlarının artık kalmadığını söyledi. Africat projesindeki 4 vahşi köpek ise çiftçilerin ihbarı üzerine bulunmuş. Çiftçiler Africat’i arayıp bir grup vahşi köpek gördüklerini, eğer gelip bir şey yapmazlarsa büyükbaş veya küçükbaş hayvanlarına saldırmasın diye öldüreceklerini söylemişler. Proje calışanları hemen yola cıkmıslar ama bu arada çitfçiler köpeklerin içtiği su kaynağına zehir atmış bile. Yavrular henüz yuvadan çıkıp su içmedikleri icin zehirlenmemişler, ama anne ve babaları zehirlenip ölmüş bile. Bilirsiniz belki vahşi köpekler yavrularına yemeği avlandıktan sonraki yediklerini midelerinde getirip istifra ederek çıkarırlar. Böylece kimse çalmadan yavrulara yemek getirmiş olurlar. Bu esnada da zehirlenen anne baba bazı yavruların da zehirlenmesine neden olmuş. Africat ekibi hayatta kalan yavruları alıp getirmişler, çok uğraşıp geceli gündüzlü bakarak bir kaç tanesinin hayatta kalmalarına yardım etmişler ama doğasında büyümeyen bir yavruyu vahşi doğaya bırakmak ona eğitim veren annesi olmadığı için çok zormuş. Bu şekilde büyüyen yavrular ne kendi hayatta kalabilirmiş, ne de doğurduğu yavruyu kendi yemeğini bulacak kadar eğitebilirmiş. Turistler için ne kadar önemli bir hayvan olduğu, dünyada türü tükenmek üzere olduğu anlatılarak gelir kaynağı haline getirilmek istense de arazilerin doğal parktan çok özel çiftlik halinde kullanılması nedeni ile avlanabilecekleri hayvan adedinde azalma ve kalan kısıtlı sayıdaki antilopu avlamak için diğer etobur avcılarla rekabet içinde oldukları için de sayıları azalmış. Daha önce yaşadıkları 39 ülkenin 24ünde nesilleri tükenmiş!
Kendim yaptığım bir kaç araştırmaya göre aslında vahşi köpeklerin büyükbaş ve küçükbaş hayvanlara verdiği zarar, fillerin verdiği zarardan, susuzluktan veya zehirlenmeden daha azmış. Fakat vahşi köpeklerin sürüler halinde çok karmaşık şekillerde avlanıp her av girişimden %80i ölümle sonuçlandığı için çiftçilerin gözünde daha zararlı bir izlenimi varmış. Yuvada bekleyen yavrularına veya hasta sürü üyelerine de kendi midelerinde yemek taşımalarına rağmen bu kadar tehlikede olmaları ancak insan faktörü ile açıklanabilir bana sorarsanız. Avlarını henüz koşarken veya yakaladıktan hemen sonra bağırsak kısmını parçalayarak iç organlarını yere dökülmesi neticesinde öldürmeleri de insanların tiksinmelerine, hatta nefret etmelerine neden olmuş. Ama yapılan bir araştırmaya göre av bu şekilde aslanın avından daha çabuk ölüyormuş.
Çita ve leoparlara gelince başlıca şu nedenlerden dolayı Africat Projesine dahil ediliyor:
1-Annelerinden ayrıi bir şekilde bulunmuş veya anneleri öldürülmüş yavrular: Bakılmadıkları takdirde ölecekleri için Africat’e alınıyorlar.
2-Bir yerlerde bir şekilde kafeste tutuldukları ve insanlara alıştıkları için artık doğaya geri dönemeyecek leoparlar ve çitalar: Evlerde `pet` olarak tutulmak üzere alınmış ve artık bakımı çok pahalı bir hale geldiği durumlarda, yasal olmayan yerlerde kafeslerde veya yasal olarak tutuldukları alanlarda iyi bakılmıyorlarsa devlet tarafından bakılmak üzere Africat`a verilebiliyorlar.
3- Yaralı olarak buldukları arasında doğada yaşamayacak kadar kötü sakatlandılarsa, yine Africat`ta kalıyorlar.
Africat, Okonjima kasabasında 22 000 hektar bir alan üzerinde 90ların başında kurulmuş ve kendine `Namibya`nın büyük kedilerinin neslinin devamını sağlamak gibi bir misyon edinmiş. Devamlı görevli veterinerler ve görevlilerin yanı sıra gönüllü olarak gelen kişiler de proje icin çalısıyor. Özellikle çiftçilere eğitim vermek Africat`in en önemli işlerinden birisi, çünkü leopar veya çitayı gördüğü an vuran çiftçiler, neslin tehikeye girmesinde en büyük etken.
Bu arada Kangal köpeklerinin 1980lerden beri Namibya`da çiftlikleri çita ve leoparlardan koruması da çok önemli bir adım çünkü alanına son derece sahip çıkan Kangallar, çiftçilerin öldürmesindense kovalayarak ve havlayarak büyük çiftliklerden uzak tutabiliyor. Yıllardır Namibya çifliklerinde bizim Kangallar çalışıyor Africat projesi görevlisi olarak J
Africat çalısanları şimdiye kadar 850den fazla çita ve leopar kurtarıp 700den fazlasını doğaya tekrar bırakmayı başarmışlar. Her yıl ortalama 70 leopar ve çitayı çiftliklerdeki tuzaklardan kurtarmışlar.
Afrikan vahşi köpeklerini gördüğüm andaki heyecanımı anlatamam. Garip renkleri ve desenleri ile, sanki birisi kafalarına başka bir yerden eklemiş gibi kocaman kulakları, amber renkli gözleri ile garip bir ürkütücülükleri var. Zaten bir belgeselde nasıl avlandıklarını görmek insanın tüylerini diken diken etmeye yetiyor bile.
Ordan çitaları görmeye gittik ama çitalar bize pek pas vermedi, gölgelerde saklandılar.
Sıra Africat projesinin en şımarık hayvanına geldi: Wahoo adında bir leopar…Yıllar önce Africat projesinin sahibi olan kişiye çiftçilerden bir telefon gelir: Bir çita yavrusu bulmuşlar, gelip almalarını istiyorlarmış. Gidince bir de bakmışlar ki yavru aslında leopar yavrusu. Alıp projeye getiriyorlar ama yavru çok küçük olduğu için proje sahibi kişi ona evinde bebek büyütür gibi bakıyor. Aradan bir süre geçince proje sahibi kişi hastalanıyor ve ameliyat olmak üzere Güney Afrika’ya gidiyor. Geri geldiğinde ise Wahoo adamın evini sahiplendiği ve kendi alanı ilan ettiği için adamı evine almıyor. Adamcağız çok da seviyor ya Wahoo’yu, büyük bir alanın etrafını çevirip Wahoo’yu oraya bırakıyor. Ama bu arazide turistler de geip geziyor. Wahoo insanlarla oynamayı sevdiği için çok safari aracının başına iş açıyor. Ama aslında sadece oyun oynamak istiyor ama bu durumu truistler açıklamak zor. Bu durumda proje sahibi kişi proje arazisine yakın bir yerde sadece Wahoo için bir alanı tahsis ediyor ve Wahoo halen de orda yaşıyor.
Wahoo’yla tanışmak için kamufle edilmiş küçük bir kulübeye girip –önünde elektrikli teller ve doğal bir gölet engeli olan bir kulübe bu- izlemeye başladık. Et koydukları bir meydana gelip bizi farketmeden veya umursamadan etleri mideye indirmeye başladı. Bir ara benim fotoğraf makinesinin pili bittiği için safari aracımızdaki diğer makineyi almaya gittim. Geri gelirken bir de baktım ki bizim kulubenin yanındaki bir kapı açık ve Wahoo’nun olduğu yere açılıyor. Wahoo gelse, ordan çıksa, benimle oynasa ne yapardım bilemiyorum. Bir an elim ayağıma dolandı ama çabucak içeri girdim.
Helen’i ilk günden kimse sevmedi ya Helen bu durumu pekiştirmek ister gibi Leonardo Di Caprio’muza sorduğu bin bir zeka özürlü soruyla durumu pekiştirmeye çalıştı bana sorarsanız… O kadar absürd ve gereksizdi ki sorduğu sorular, aklımda bir tanesi bile kalmadı…
Wahoo’nun güzelliğini hayran gözlerle uzun bir süre izledik. O kulübede kaç adet fotoğraf çekildi o gün bilemem…
Kamp yerine dönüp açık hava banyomuzda bir duş yaptım. Banyanun sadece kamp yerine bakan tarafı çalılarla çok güzel bir şekilde örülmüştü, diğer tarafı ise hiç kimsenin olmadığı Namibya savanına açılıyordu. Kendimi biraz teşhirci gibi hissetsem de yaptığım en keyifli duşlardan biriydi.
Akşam yemek yine samanyolu ve milyarca yıldızla dolu gökyüzünün altında istahla, keyifle yendi…
Not: Olmaz olmaz demeyin, bakarsınız bir gün bir Türk gönüllü çıkar gider diye Africat projesinin email adresini ve site adresini veriyorum. Kimbilir belki aynı dönemde gönüllü olabiliriz bile J
E-mail:africat@mweb.com.na


Foto 1: Wahoo
Foto 2: Minyatur Leonardo Di Caprio: Richard
Foto 3: Afrikan Vahsi Kopekleri
Foto 4-5: Bu fotograflar benim degil, Kangal Kopekleri ile ilgili bilgilendirme yapan Naminya kaynakli bir siteden

Sunday, December 21, 2008

Only God Can Judge Me


Herkese Merhaba!
Tanzanya`dan dondum.
10 yil sonra bir kez daha Tanzanya`nin ne kadar guzel oldugunu animsamak cok cok iyi geldi.
Gercekten de bir kez Afrika`ya gelme sansiniz varsa, Tanzanya`ya gitmelisiniz.
Daha guzel bir yer daha yok cunku…

Yazilar cok birikti ama bu kadar cok tatili bu kadar kisa zamanda yapinca isler de birikiyormus…
Bir de yetimhanedeki cocuklara bir arkadasimla buyuk bir yeniyil partisi yapmak icin cok az gunumuz var.
Ona da hazirlaniyorum.
Cok arayi actim biliyorum var ama yazmak icin yasamak lazim. Ikisini bir arada beceremiyorum.
Bir de bu tatilde kendimce cok buyuk bir karar verdim, hayata gecer mi bilmiyorum ama hayale gecti: Ben cevirmen olmak istiyorum. Ama noter tasdikli belgeleri ceviren cevirmen degil, edebi eserler cevirmeni… Okumayi ve yazmayi bu kadar cok severken, benim hayatimin isi bu olabilir ancak. Bu konu hakkinda bana bilgi verecek birisi bu satirlari okursa, lutfen bana iki satir yaziversin… Simdiden cok tesekkurler.
Foto: Zanzibar`da Stone Town`da ara sokaklari arsinlarken birdenbire karsima tokat gibi cikan bir duvar. Cevirmen olmak istiyorum ya hemen baslayayim ;) `Sadece Tanri beni yargilayabilir` yaziyor.

Thursday, November 27, 2008

`Tanzanya yolcusu kalmasin` diye diye...


Hani aylar once demistim ya Tanzanya ve Zanzibar` a gidiyoruz, gelmek isteyen var mi diye…
Vakti geldi gidiyoruz bile!
Cok heyecanliyim…
9 kisi olduk bile… Ustelik bu seferilerin bazilarinin `belki bi gun oralarda gorusebiliriz` gibi yorumlari bu blogun sayfalari arasinda gizli. Gercekten geleceklerine inanamiyorum!
1 Aralik`ta Kilimanjaro Havaalanina inecegim, 2 gun Tanzanya`nin safari baskenti olan Arusha`da kendi basima gezip dolasip sonra grupla bulusup 3 Aralik`ta safariye baslayacagiz. 1 hafta safariden sonra ise Zanzibar`a gecip deniz urunleri yemekten mide fesadi gecirmeye, sicak beyaz kumlardan acik yesil sulara ayaciklarimiz yanmadan atlamaya calisacagiz. `Hakuna matata` lafini duymaktan ve soylemekten fenalik gecirecegiz…
Bu kadar cok izin kullandiktan sonra uzuunnnnn bir sure oturup calismam gerekecek biliyorum ama tatilleri cok bol olan bu ulkede bi yerlerden bi seyler uydurup kacivermeyi beceririm diye dusunuyorum…
Sonraki tatil yerleri ile ilgili ipucu vermem gerekirse aklimda Madagaskar ve Etiyopya var ama daha cok var oralara gitmeye ama belli de olmaz degil mi?
Cok erken ama herkese iyi bayramlar! Benim bayram biraz erken basladi, biraz gec bitecek!
15 Aralik`ta tekrar burda olacagim…

Tuesday, November 25, 2008

3 Ekim: Okonjima yolu


Nerde kalmistik? Uzuri Guest House`un Wild Dog Safari firmasi tarafindan uyarilan sahibesi Lolita, beni elinden geldigince simartip tepesine cikartiyordu en son, degil mi? Camasir ve internet servisini bedava verip kralicelere layik bir kahvalti da hazirlamisti ki safari firmasinin Kuzey Namibya turum icin yola cikmak uzere beni erken almaya kalkmasiyla hersey bogazima dizildi. Cignemeden yutulan bir kahvalti ile yola ciktim.
Arabada benden once alinmis, 20lerin sonunda veya 30larin basinda mi yoksa 40a yakin mi oldugunu bir turlu anlayamadigim, kocaman kahverengi gozlu, kumral, sifir makyaj veya bakim, tecrubeli turist edalarinda, once beni suzup sonra yokmusum gibi devamli soforle sakalasan Isvicreli Helen vardi. Kelimeleri teker teker soyleyip garip heceleri vurgulamasi benim ya kendinin ya da karsisindakinin ozurlu oldugu hissini uyandirsa da `Bana ne?` deyip kendi dusuncelerime daldim.
Ofiste bir onceki gezideki cadir arkadasim Pina ile karsilastim, Botswana ve Zambiya`ya geciyormus.
Sonra bizim ekip belirdi:
1- Meine liebe Schwesterin –yani bir onceki gezide de beraber oldugumuz 4 Alman seker mi seker hemsireler- : Elizabeth, Jessica, Irene ve Sanannah
2- Israilli bir cift: Dana ve Rudy: Balayindalar aslinda ama British Airways Dana`nin valizlerini kaybettigi icin safari firmasinin hediyelik esya bolumunden bir kac tshirt, gomlek vs alip esyalari bulunur umidiyle yola ciktilar.
3- 2 kiz, 1 erkek 3 Ingiliz arkadas: Namibya`da cita, aslan ve Afrika vahsi kopegi projesi icin gonullu gelmis, calisan gencecik, sevimli, kendi halinde 3 kisi
4- Bir garip yasli Alman kadin: Anna. Alzheimer`i var galiba. Bir de devamli kendi kendine konusur gibi bir hali var. Dediklerini ne Almanlar dinliyor, ne de ben duyabiliyorum, kime konustugunu anlamadan bakiyorum kadincagiza ama genelde bi seylerden sikayet eder gibi durdugu icin fazla yaklasmak da istemiyorum. Sikayet eden turist profile bana uymaz, gerekmez. Tatildeyken tas olsa yerim, nerde olsa yatarim…
5- Isvicre`de yasayan ama aslen Italyan Conci: Sevimli, kendi halinde, Italyancadan cok Alman aksaniyla azcik Ingilizce konusabilen bir kizcagiz.
6- Helen: Sabahki arabadaki Isvicreli Helen
7- Angie: Cok felaket bir Ingiliz aksanina sahip, kendi halinde gibi duran ama herseyi beynine yazar gibi bakan, cimbit bir sari sac-mavi goz kombinasyonu
14 kisiyiz. Bu seferki rehber soforumuz Gabriel ve yardimcisi Matthew. Gabriel`le ilgili ilk izlenimimiz ne yazik ki dogru cikiyor: Cok iyi, cok yardimsever, iyi bir sofor ama iyi bir rehber degil. Biz de eli kitap tutmayan, gozu gormeyen, tembel tipler degiliz ama bazi seyler kitaptan ogrenilmiyor, bunu da biliyoruz artik. Kendi cabamiz haricinde Gabriel`den bilgi almak pek mumkun degil gibi duruyor. Ama bende ve Rudy`de cok guzel kitaplar var Allahtan da okuyup okuyup aydinlaniyoruz.
Ilk gun yol kenarinda bir agacin altinda oglen yemegimizi hazirlayip yeyiverdikten sonra Africat Projesi kamp yerinde hem proje hakkinda bilgi alip hayvanlari gormek icin hem de projeye gelir saglamak amaciyla kurulan kamp yerinde konaklamak uzere Okonjima`ya dogru yola devam ettik.
Ogleden sonra 2 civari kamp yerine ulasinca once cadirlari kurmaya basladik. Bir onceki gibi iki kisi bir cadiri paylasacak diye rehber duyurusunu yapti.
5 tek bayan var, 2si sozlesmis arabada. Benim de gozume tek basina cadir kurmaya kalkan Helen ilisti. `Tek basinaysan ben kalayim mi?` dedim ama daha soylerken icimi garip bir his kapladi bu soruyu bu kadina sormamaliydim diye. Tamam dedi, ben de esyalarimi cadira tasidim, cadiri kurduk kurmasina ama sevimsiz bir diyalog basladi aramizda:
Helen : Benim dizim sakat, tek tarafa donup yatabiliyorum. Sagda yatarim.
Ben: Ok, dert degil.
Helen: Gece cok gurultu yapiyorum ama
Ben: Oldu.
Helen: Cok da zor uyuyorum zaten.
Ben: Hay allah…
Helen: Bu gece ok ama diger geceler cadiri senle paylasmasam bana kizar misin?
Ben: Ne? Cadirlari iki kisi paylasiyor ama???
Helen: Ben cadirimi kimseyle paylasmaktan hoslanmiyorum…
Ben de dahil herkes: Sessizlik…
Daha sonra ben: Nasil?
Helen: Kisisel olarak alma ama cadirimi paylasmaktan hoslanmiyorum.
Nerden o cadir senin cadirin oldu ben anlamadim ki? Safari firmasinin cadiri! Etraftakiler Helen` e diktikleri bakislari ondan ayirip islerine devam ettiler.
Ben: Keske soyleseydin de hic gelmeseydim…
Helen: Bu gece icin dert degil ama yarindan itibaren tek basima kalmak istiyorum cadirimda.
Tovbe tovbe…
Verecek o kadar cok yanit var ki simdi bu kadina!
Paylasim, isbirligi gibi duygularin hat safhada olmasi gereken bir ortamdayken bu kadar `kendi merkezli` olmak ve bu kadar bencil bir istek cok garip geldi. Sanki evine zorla girmis de kendini misafir ettirmis bir istilaci gibi hissettim kendimi.
Yol cok uzun ve cok sicak oldugu icin hepimiz ya erimis ya da erimek uzereydik. Alman kizlarla o vahsi doganin ortasinda nereden geldigi belirsiz bir sekilde ama serap gibi duran havuza bir daliverelim dedik. Buz gibi su o kadar iyi geldi ki…
Az sonra Africat projesini bize tanitacak olan bir rancer ile uzun bir geziye cikacagiz.
Haaa, bu arada ben Gabriel ile Matthew`a sordum fazla cadir var mi diye… Nedenini sorduklarinda anlattim ve kesinlikle Helen ile kalmak istemedigimi soyledim. Matthew ile Gabriel bana kendi cadirlarini verdiler. Cunku kendileri aracin uzerinde yildizlari izleyerek uyuyorlarmis zaten J
Havuzdan dondugumde cadirim hazir kurulmustu bile. Esyalarimi Helen`in cadirindan alip kendi cadirima gotururken Helen geldi: `Aaaa, ne yapiyorsun?` dedi, acikladim. `Ama ben seni kovmak istemedim ki bu gece kalabilirdik` dedi. Ben de `Kovmak istememis olabilirsin, ama pek de misafirperver davranmadin. O yuzden hem cadir da bulmusken hic gerek yok seninle ayni cadiri paylasmaya` Hem bu senin icin degil, ben cok rahatsiz oldum artik` deyince cok bozuldu. Ingiliz Angie`nin dudaginin kenarinda `oh lafi iyi oturttun` der gibi bir kivrim, gozunde `daha soylenecek cok laf var bu Helen`e` der gibi bir kivilcim gordum ve o andan itibaren Angie`yi cok sevdim…
Az sonra Africat projesi ve minyatur Leonardi Di Caprio!
1.foto: karinca yuvasi ve kucucuk ben (goreceliydi hersey degil mi?)
2.foto: kamp yerinin sevimli tuvalet levhasi ve yaninda meine liebe Schwester`lerden Elizabeth
3. Kampimizin guzel dusu

Wednesday, November 19, 2008

Yurek ve Anna`dan Haberler


Polonyali ciftin -Anna ve Yurek- ne kadar tatli oldugunu anlatmistim...
Bir de kucuk ani anlatayim: Yurek, hani profesor ya, konusmayi ve anlatmayi cok seviyor ama o nasil ciddi ve guzel bir anlatimdir... Bir ara Anna`ya donup `Onceden daha cok dil bilirdim ama unuttum` dedi gulumseyerek. Anna da `Ama simdi daha az dille daha cok konusuyorsun` dedi... Yurek duraksadi, ben duraksayamadan bastim kahkahayi...
Yurek`in Botswana`daki gorevi iki hafta sonra bitiyor ve artik Dakota`ya geri donuyorlar. Cok icten bir sekilde davet edildim, Amerika`ya yolum duserse, bu aileyi mutlaka ziyaret edecegim. Anna emailinde cok sevimli bir olaydan bahsetti: Botswana`daki arka bahcelerinde bir yavru aslan belirmis gecen haftalarda ama annesi geri gelip almis olsa gerek, fazla surmemis ziyareti!
Vanessa ise mutlaka beni ziyaret edecegini soylemisti, hala soyluyor. Ve kitap yazmam konusunda o da israr ediyor: `Sen benim tanistigim en `cool` bayanlardan birisin, yazmalisin` diyor :)
1.foto: Agama Kampinin kopeklerinden en kucugu ile
2. foto: Vanessa, Yurek ve ben, bir de mor daglar
3. foto: Vanessa, ben, batan gunes ve Anna



Fotograflari Anna ve Yurek cekti.

2 Ekim : Namib Colu`ne Veda


Kendimi en fazla 5 kisiye kamp ziyafeti cekebilmekten dolayi pek bi matah kampci sanirdim. Ama Wild Dog Safari firmasinin ekibinin mahareti ve eli cabuklugu, rehber/sofor Emmanuel`in bitmez enerjisi, Manfred`in o kadar `tembel, butun gun poz verip saclarinin yapip parfum surer` imajini veren Manfred`in yemek yapma konusundaki marifetleri, hem de 13 kisiicin, super bir sovdu bana sorarsaniz.
Hepimiz –cadir arkadasim Pina haric- salat yapmaya, sandvic hazirlamaya, bulasik yikamaya yardim ettik. Ama kazan kaynamaya basladiginda ahcimiz is basindaydi ve bizim gibi acemilere birakilmayacak bir isti o. Cok sey ogrendim ondan ama onun kadar organize olmak henuz olasi degil.
Cadirlari sokup, herseyi toplayip yola cikmaya hazirlandik. Yurek`in ikram ettigi saraplar ve uzun kumul – col yuruyusu neticesinde daha iyi uyudugum icin daha iyi hissediyordum.
Windhoek`a yavas yavas geri donduk. Mole vere vere, fotograf ceke ceke Naukluft Daglarini astik, Gamsberg Gecidini gectik, Khomas Daglik alanini da gectik ve ertesi gun baslayacak 1 haftalik Kuzey Namibya turuma hazirlanmak uzere Uzuri isimli ev-pansiyona gectim. Piller sarj edilecek, yazilar yazilacak, fotograflar external hard drive`a aktarilacak, dinlenilecek, ayaklar uzatilip oylece dusunulecek… Cok is var yapacak.
Pansiyonun sahibi Lolita`nin iki tane de sosis cinsi kopegi var, bahcede biraz onlarla kosusturunca pesimden ayrilmaz oldular. Hepberaber benim odada oynaya ziplaya hazirligimi yaptik –sanki yardim ediyorlar da J- Yatak cok yumusak geldi uzaninca, cadirdan sonra buyuk konfor.
Ben gelmeden once Uzuri ile ilgili olarak Vanessa ve Anna Wild Dog Safari firmasina sikayette bulunmuslar. Pis diye… O nedenle midir, icinden mi geldi bilmem, Lolita sanki Turkiye`de biriin evinde misafirmisim gibi yedigimonumde, yemedigim arkamda fena simartti beni… Camasirlarimi yikatmalar, evindeki internet kullanmam, bilgisayarina fotograflarimi yukleyip bakmaya izin vs vs darken daha fazla abartmadan erkenden yatayim dedim. Ertesi gun yine sabah erken yollara dokulecegim cunku.
1. foto: Namib colu futbol takimi :)
2.foto: Lolita`nin kopeklerinden bir tanesi: Digeri de ayni zaten, ama ikisi yanyana pek fotograf cektiremiyorlar kudurmaktan
3. foto: Uzuri Guest House (Camasirhanenin duvarindaki cizim gercek gibi!)

Tuesday, November 18, 2008

Namibya`nin Garip Hayvanlari 1: Oryx veya Gemsbok


Oryx, sadece Namibya`da degil Afrika`nin degisik koselerinde yasayan bir acaip antilop cinsi. Aslinda bildiginiz antilop, cok yakisikli olmasindan baska Namibya`da yasayanlari biraz garip.
Cok yakisikli dememin sebebi hepsi cok uzun boynuzlu oldugu icin bir sure hepsini erkek sanmam. Dusunuyordum ya bunlar cok felaket maco gruplar halinde ya da gay pride seklinde gezip duruyorlar, hanimlar da evde dantel isleyip yerleri siliyor herhalde??? Disisi de erkegi de 120 cme ulasan kilic gibi sivri boynuzlarla donatilinca, colun sovalyelerine insanlardanbaska pek yanasan olmuyormus.
Boyu boyum kadar ama kilosu 250ye ulasan bu iri antilop, yandan bakilinca iki boynuzu da ayni hizaya gelip colde Unicorn (Efsanevi tek boynuzlu at) serabi goruyor hissi verebiliyor. Sonra anlat dur `Yeminle gordum, bi tane koccaman boynuzu vardi, sonra colde su birikintileri olustu, o su birikintilerinin arkasindan teyzem bana el salladi vs vs… Bu sicakta bu kadar serap olusurken teyzemizi de, annemizi de, golleri ve selaleleri de gordugumuzu sanmak olasi ama Unicorn gordum diyene inanmak lazim.
Aslinda her antilop gibi kana kana su icen, doyasiya ot yeyip cisini-kakasini normal yapan bir hayvanken, Namibya`da biraz gariplesmisler. Bir kez su varsa iciyorlar, yoksa bir aya kadar susuz dayanabiliyorlar. Taze ot varsa yiyorlar, yoksa gece kuru otlarin cigle islanmasini bekleyip hem susuzluklarini hem de acliklarini onlarla gideriyorlar. Gunduz de golge bulamazlarsa, gunese vucutlarinin en azinin maruz kalacagi aciyi bulup oylece bekliyorlar. Sulu bitki kokleri kazimakta ve meyve bulmakta da ustalasmislar mecburen.
Sossusvlei`de dolasirken yerde beyaz, kirec gibi lekeler gorunce sordum bu nedir diye, Oryx`in cisiymis. O kadar kati ki sivi demek mumkun degil. Su harcamamak icin bu sekilde cis yapan bir hayvan tabii ki klasik zeytin gorunumlu kakasini da cakil tasi seklinde yapiyormus.
Bu cok (!) gerekli bilgilerden sonra esas bence mucizevi olan adaptasyonlarina gecelim: Oryx, butun memeliler gibi vucut sicakliklarini ayarlamak icin terler ama colde su olmadigi icin, vucutlari tamamen susuz kalmasin diye kritik bir noktaya ulastiklarinda terlemeyi kesiyorlar. Terlemeyi kesmek demek vucudun isisinin asiri sicakliklara ulasip havale gecirmeye kadar gidebilecek olumcul bir mekanizmayi tetikleyebilmesi demek.
Normalde 36 derece olan vucut sicakliklari terlemeyi kestikten sonra, olumcul olan 43 derecelere kadar cikiyor. Oryx bu esnada kisa kisa ve guclu nefes almaya baslayinca col antiloplarina ozgu bir mekanizma ile radyator gorevi goren kafaya giden kani kontrol eden atar damarlari burundan gecen serin hava ile 3 derece daha dusurulur ve o 3 derece olum ile yasam arasindaki kucuk, ufacik cizgiyi cekiyor, Oryx colde yasamaya devam ediyor… Eger buna hayat denirse!
Foto: Rudy Kirzhner`e tesekkurler. Benim Oryx fotolarimin oldugu hafiza karti sicaktan delirdigi icin esiyle balayina gelen bu Israilli arkadasimdan odunc aldim.

Monday, November 17, 2008

Namibia`nin Garip Agaclari 1: Boabab


Bir agac dusunun ki kokleri gokyuzunde, dallari ise yere cakilmis… Olmaz diyceksiniz. Cok haklisiniz. Olmaz ama oyle bir agac var ki Afrika`da, gokyuzunden Tanrilar bir seye sinirlenmis de yeryuzune simsekler caktiracagina, eline gecen en buyuk agaci firlatmis atmis da agac tepe ustu saplanmis gibi…
Baobab… Hani Aslan Kral`da Rafiki`nin evi olan, hani orda `Hayat Agaci` diye anilan, hani Afrika`da upside-down tree (tepe takla agac) diye anilan, semsiye akasyadan sonra Afrika savanlarinin vazgecilmez susu, gorenin agzini acik birakan bir acaip agac…
Dunyada 8 cesidi bulunan Baobab`in 6 cesidi Madagaskar`da, bir tanesi Avustralya`da, burda bahsedecegimiz ise tabii ki Afrika`daki cesit.
Eni ve boyu haricinde yasi da, bizi bir yasimiza girdirecek kadar cok haneli rakamlardan olusan bu guzel agac, hem meyveleri hem de govdesi ile Afrikalilara essiz bir siginak sunmus. Boyunun 30 metreye, capinin 15 metreye, cevresinin ise 50 metreye ulastigi olmus. Guney Afrika, Limpopo`da cevresi 47 metre olan bir Baobab agacindan pub yapmislar da yasini da karbon tahminlemesi ile 6000 olarak tahmin etmisler! Tahmin edenler, Baobab pubinda azcik icmis olabilirler mi acaba diye dusunuyorum ama…
Yasinin tahmin edilmesi ise govdesinin ici bos oldugu icin cok zor. Ancak radyokarbon tahminleme yontemiyle yapilan tahminlerde bazilarinin Hz. Isa dogdugunda ayakta oldugunu kanitliyor.
Yagmurlu zamanlarda –ozellikle Sudan`da- govdesinin icinde 120 000 litre kadar su depolamasinin yani sira kabugu/govdesi sulu oldugu icin yanginlardan da etkilenmiyor. 20 cme ulasan meyveleri yasken C vitamini kaynagi –portakaldan daha zengin-, kuruyken ise yapraklari ile beraber un gibi yiyeceklere katik ediliyor.
Afrika`daki en eski yasam formu oldugu tahmin edilen Baobab, sabun, ip, yemek, meyve suyu, su deposu, corba, baharat, sabun, seker, sivi yag, boya, yakit, ilac, dis fircasi, buyu, en tercih edilen bonsai agaci, kumas vs vs yapiminda kullaniliyor. Daha ne olsun, bir Baobab`im olsun, 100 000 dolar borcum olsun!
Afrika`nin bazi bolgelerinde, aclik zamani geldiginde –yani gunde iki ogun olan yemeklerini tek ogune dusurmek zorunda kaldiklarinda- Baobab agaci sayesinde karinlarini doyuran bir suru aile oldugunu dusunursek, bazi ulkelerin bu agaci milli sembolu olarak ilan etmeleri anlasilmaz degil. Her istedigime bir care bulan bir tek annemi biliyordum ben. Bir de bu agac varmis J
Baobab agacini cok sevmemin bir nedeni de Kucuk Prens kitabinda gecmesi: Kucuk Prens agacin kokleri zaten kucucuk olan gezegenini sarmasin diye ugrasiyordu, animsayanlar vardir belki…
Bir efsaneye gore Baobab, cok guzel ama cok da kendini begenmis, kibirli bir agacmis. Tanrilar sinirlenmis ve sokup tepe takla etmisler bu agaci. Bence hata etmisler, cezalari en buyuk odulleri olmus bu hala ve herseye ragmen cok guzel ve yararli agaca…
1. foto: Koccaman Baobab, minnacik ben (hersey goreceli bu dunyada, bir anda ufacik oldum :)
2. foto: gercekten de tepe ustu yere cakilmis gibi bir hali var.
3. foto: govdesi bunun 4 kati ama sigmadi fotografa. bir yere not almistim, kac yasinda bu agac diye ama nereye???

Sunday, November 16, 2008

Namibya`nin Garip Bitkileri 1: Welwitscha


Namibya`nin garip bitki ortusunden bahsedelim biraz. Iklim ve cografya bu kadar garip olunca, sanirim bitkilere ve hayvanlara da bulasiyor bu acaip olma hali.
Ilk garip bitki, Welwitschia mirabilis. Welwitschia, dunyanin sadece ve sadece burasinda yetisen cok ozel bir bitki. Aslinda bu bitkiyi birbirine cok yakin zamanlarda iki kisi kesfetmis ama Avusturyali Friedrich Welwitscha, daha cabuk davrandigi icin isim babasi olmus ve digeri de –bakin adini bile kimse animsamiyor- avucunu yalamis, acele ise bu kez seytan karismamis.
Bitkinin, topraktaki govdeden cikan sadece iki yapragi var. Bana kalsa diger bilim adaminin hatirina bir yapragin adini Welwitscha, diger yapragin adini da diger adamcagizin adini koymak lazimdi. Cika cika iki yaprak cikinca, tabii ki hem hayvanlarin zarar vermesi hem de ruzgarlardan bu yapraklar fena halde zarar gorup kirpik kirpik oldugu icin aslinda cok daha fazla yapragi varmis gibi gozukuyor. En buyuk ve yaslisi 1500 yasinda olan bu bitki, aslinda pek guzel bir bitki bile degil ama yasina gosterilen saygidan olsa gerek –ki hepimiz oracikta oylece yerde yatan bitkilerin yasinin 500, 600, 1000 yil oldugunu ogrendigimizde birdenbire gozumuze guzel gorunmeye basladi.
Bir baska garip ozelligi ise bitkinin erkek ve disi olarak iki cinsiyette olmasi ve bu cinsiyetlerin kolayca ayirt edilmesi. Erkegin cicegi, disinin ise kozalagi var. Disi ve erkek ayri ayri olunca, ciftlesme ve bebeklerinin olmasi –bir bitki bu kadar acaip olunca terminoloji gariplesiyor- tamamen ruzgara bagli! Tozlarin, tohumlarin ucusmasi, bulusmasi ve birlesmesi bana sorarsaniz koskoca colde tamamen raslanti ve ayri bir mucize! Ilk kez 20 yasindayken bebekleri olabiliyormus ve ruzgarla ciftlesen bu bitkinin yavrularinin buyumesi de tamamen yagmura bagliymis.
Su gereksinimini geceleri coldeki sisten karsilayip gunduz bir damla su bile buharlasmasin diye kapanan bu bitki, buhari yapraklari araciligi ile govdeye ulastiriyor. Yapraklarini gunduz elleyebildigim icin bana sorarsaniz, aslinda Welwetschia diye bir bitki yok! O kadar sert bir plastik dokusu var ki insan yapmasi, plastik deseler inanmak mumkun!
Yilda, sadece 1 cm buyudugune dair bilgiyi alinca anliyoruz neden bu yasli bir bitkinin 1000-2000 yasinda olanlari buyuyerek tum colu kaplamamis. Hele ilk yillarda buyumesi iyice yavasmis: 10 yilda 2.5cm!

Foto1: bu fotodaki bitkiye bakip `aman bu olsa olsa 100 yasindadir` demeyin, bitkinin yapraklarini yuzyillarca ruzgar ve hayvanlar yipratmis.
Foto2: Welwitscha`nin hemen yakinindaki bir kayada gordugum komsusu

Tuesday, November 11, 2008

1 Ekim: Sesriem Kanyonu


Gorduklerimin etkisini uzerimden atamadim tum gun. Bu yuruyusunten sonra kafam ne kadar doymus ki midemin acikmasini hissedemeden Manfred -artiz ahcimiz- yine simsek hiziyla, sihirbaz gibi yemek hazirlayiverdi. Dusunceli dusunceli yedim.
Ogleden sonra mutlaka cok etkileyici olan Sesriem Kanyonunun icine girip yuruyus yaptik. Yagmur yaginca -ya da yagarsa demek daha dogru olur gibi, cunku ne zaman ne kadar yagmur yagar kestirmek olasi degilmis- bu kanyon suyla doluyormus. Cok guzel ama benim aklim Deadvlei ve Sossusvlei`de kaldi.
Kamp yerine gelip dus alip bir havuz keyfi, gunes batarken Vanessa, Anna ve Yurek`le beyaz sarap keyfi derken kamp yerinde cok guzel bir suprizle karsilastik. Manfred, artik dogada yemek pisirme olayinin doruklarinda oyle yemekler hazirlamis ki:
-Beed strogonof (boyle mi yaziliyordu bu?)
-Patates pure
-Baharatli balik bugulama
-Kozde pismis baharatli Turkcesini bulamadigim bir cesit kucuk tatli kabak
-Sebze salatasi
-Muhallebili elmali, muzlu pay!
Delirmis olmali!
Yurek`in (Polonyali Makine Muhendisligi Profesoru hani) keyfi cok yerine geldi. Kolay degil, profesorumuz o gun 70e yaklasan yasiyla cok zor bir mesafe katedip cok garip-guzel manzaralara sahit oldu. Yola cikmadan once Windhoek`ten aldigi saraplari bana ve Vanessa`ya ikram etti. Bir sise bitti, iki sise bitti, hepberaber cakirkeyif olduk. Derin bir uykuyu garantileyecek `guzellige` gelince, bu guzel gunun sonu bir de kayan yildizlarla guzellesti.
Cok gercekustu bir gundu. Sadece bu gun icin bile `iyi ki Namibya`ya gitmisim` diyebilirim.

1. foto: Sesriem kanyonu

2. foto: Artiz ahcimiz Manfred (begenmedi bu fotografi kokos!)

3. foto: Yurek

4. foto: Solitaire`de ekim ayina kadar tum yil yagan yagmurun ne kadar az oldugunu gosteren kara tahta

Monday, November 10, 2008

1 Ekim: Mars`in Yuzeyi



Gunes ciktigi an yakmaya basladigi icin yanimizda bol su aldik. Fotograf makinelerimizi de alarak 5 kmlik col yuruyusumuze basladik.
Sagimizdan solumuzdan Gemsbok veya Oryx denen sovalye gorunumlu acaip antiloplar ya da Springbok isimli hani tehlike sezdiginde ancak bir cizgifilmde gorulecek komiklikte hoplayip ziplayip grubunu –bence- guldurerek uyarmaya calisan antiloplar geciyor. Devekuslari ise bizle hic muhatap olmuyorlar.
Asmamiz gereken yuksek kumullarin bir de lunaparktaki kaydiraklardan bile keyifli inisleri oldugunu dusunerek ancak cesaret edebiliyorum tirmanmaya. Su sicakta en kucuk engebe bile o kadar yuksek gorunuyor ki insanin gozune… Sabah attigim her adimin yarisindan cogu bosa gidiyordu ya azcik yorulduktan sonra adimlar kuculuyor, bosa giden kismi artiyor, mehter takimindan daha yavasiz…
Daha once bazi mevsimsel nehirler buradan akar, Atlantik Okyanusuna karisirmis. Namib Colu bundan 5 milyon once olusup bu nehirlerin onunu kesmis demistik. Namib colu, Namibya`ya hem adini veren, hem de ulkenin %25ini kaplayan mucizevi bir florasi ve faunasi olan guzel ve korkutucu bir yer . Bitkilerin su tutmak icin, antiloplarin susuz kalinca sicaktan havale gecirmemek icin beyinlerini nasil serin tuttuklarini, kertenkele ve boceklerin sicaktan korunmak icin ne acaip seyler yaptigini, ogrendiklerimin hepsini anlatacagim. Yavas yavas…
Once Deadvlei`yi anlatmam gerek.
Kirmizi kumullarin arasinda beyaz tuz gibi, yer yer catlamis bir duzluk dusunun. Uzerinde 900 yildan beri curumeden yaslanmis ve oylece kalmis Deve Dikeni agaclarinin su icin yalvarir gibi, bir mucize bekler gibi dallarini gokyuzune cevirmis duruslarini dusunun. Kurak, beyaz, bu olu agaclarla dolu havzaya, dunyanin herhangi bir yerinden gozlerini kapatip birisini getirin, koyun, Dunyada mi Mars`ta mi, bugunde mi, 200 yil once veya sonrasinda mi oldugu konusunda hic bir fikri olmadan etrafa bakip kalabilir…
O kadar garip etkileyici bir yer ki etrafima bakinirken sanki kendi nefesimi bir astronot basligi icinde duyuyormusum da baska bir gezegendeymisim gibi garip bir hisle gezinmeye basladim… Ya da dunyada hayat sona ermis de ben bir yerde Allahin sevdigi kuluymusum da bir tek ben hayatta kalmisim gibi filmler ceviriyorum icimden. Gerci boyle bir durumda hayatta kalmak sevilen kul olmak mi demek, yoksa ceza cekmek icin mi karar veremedim.
Hayal kurmaya devam ediyorum: Mumkun olsa tum insanlari buraya getirip `yasadiginiz dunyaya saygili davranmazsaniz dunya yakinda bu hale gelecek, kalin bakalim surda tek bir gun` dense, 10 yillik cevrecilik dersinden daha etkili olur diye kendi kendimi ikna ettim.
Bizim grup beni cagiriyor geri donme vakti geldi diye ama gidemiyorum. Astronot kiyafeti icindeyim ya sesler cok uzaktan geliyor, yavas yavas kafami ceviriyorum –e yercekimi yok ya!- yavas yavas toparlacik cam kuvozun icinden etrafa bakiyorum ve sadece uzaktan gelen kendimi adimi hayal meyal duyuyorum ve fotograf makinemden ard arda gelen zuuummm-klikk! seslerini duyuyorum. Mars`ta hayat yok, delil toplamaya calisiyorum, ama bir yandan da her an kumullarin arkasindan yaratiklar cikabilir diye korkuyorum. Oksijen tupunden gelen hisirtili ses, kendi nefesim, zummmmm-klik! Omuzuma birisi dokunuyor, yavas yavas donup bakiyorum: Rehber Emmanuel `Hadi Mel, gidiyoruz. Seni bekliyoruz.` diyor bana!
Cok garip bir yer dunya… Cok sasirtici… Cok korkutucu ve cok guzel!

Saturday, November 08, 2008

1 Ekim: Sossusvlei ve Kumul 45

Sabah saat 5te, henuz samanyolu gokyuzundeyken, buz gibi bir havada zorlu bir gune baslamak uzere yola ciktik.
Gunduz sicaklik 40 dereceye yaklassa da col oldugu icin gece buz kesiyor her taraf. Polarim var, uyku tulumum gayet iyi, usumuyorum gece ama disari cikmak zorunda kalinca soguktan donduk. Hele ben 3 yili askin bir suredir birakin bu kadar sogugu, soguk gormemisim, bayagi bi zor geldi.
Gidecegimiz yer, Namib colu icinde olusmus kil havzalarindan bazilari ve hatta en unlusu olan Sossusvlei, Naravlei ve Deadvlei (burdan Almanca vlei kelimesini havza demek olduguna dair kuvvetli bir his oluyor icimde ;)
50 km kadar karanlikta yol yapip dogal parkinin giris kapisinda su levhayi goruyoruz: Sossusvlei Dogal Parki Ziyaret Saatleri: Gunes dogusu-Gunes batisi.
Bize sorsaniz gunes dogmak uzere, hava aydinlandi. Ama kapidaki gorevli Bushman henuz dogmadi ki deyip almiyor bizi iceri. Dogduktan sonra girersek meshur `Kumul 45`de gunesin dogusunu izleyemeyecegiz ki! Rusvet de almadi, iceri de almadi, bekledik mecbur. Bushman iste, hani `Tanrilar Cildirmis Olmali` filmindeki gibi ayni, bi tek o geri cevirir herhalde rusveti.
Bu arada o kumuldaki o an icin gelen insan sayisi, kuyrukta bekleyen arac sayisi gitgide artmaya basladi ama biz en ondeyiz. Ne kadar guzel ozel bir an icin o kadar insanin sabahin korunde boyle uzun bir kuyruk olusturmasi. Sacmasapan bir iyilik yayildi icime, insanliktan umit kesilmemesi gerektigine dair. Yani en azindan bu kuyruktakilerden… (Ben de bu kuyruktayim ya ;)
Mir mir soyleniyoruz kapidaki gorevliye ama fazla da abartmiyoruz. O kadar soguk ki arabadan cikasimiz gelmiyor .
Gunes yukselmeye baslar baslamaz kapilar acildi ve Kumul 45`e, bu dunyanin en yuksek kumullarindan biri olan 150 m yuksekligindeki kirmizi kumula dogru ilerledik. Manfred kahvaltimizi oracikta, gunes dogarken hazirlarken, biz de kumulun tepesine dogru yol almaya basladik. Her irktan, milliyetten insanla beraber gunesi dogurduk. Hani gunesi batirmak kolaydir da dogurmak zordur. En son ne zaman gunesin dogusunu izledigimi dusundum, cok olmus.
Namib colundeki kumullar ruzgarin etkisiyle degisik sekillerde olusuyorlar. Ama aslen bu kumlarin geldigi yer daha guneyde olan Orange nehrinin 70 milyon yil boyunca denize tasidigi kumlarin okyanusdaki akintilarla kuzeye hareket etmesi ile Namib colu olusmus. Nehirlerin akip denize karistigi bir alan olan bu alan, zamanla kumullarla dolmaya baslamis. Bu yuzden nehirler akip kumullara rastladiginda su havzalari olusmus ve sulari kumullarin dibinde yok olmus. Duzenli ruzgarlarla hilal seklinde olanlari, duzensiz ruzgarli alanlarda her yonden savrulduklari icin yildiz seklinde olanlari, en fazla 30 metreye ulasip `dolasanlari` -yani hareket edenleri-, kumla ruzgarin olusturdugu sesle `soylenenleri` var. Aslinda 325m yukseklikte olan kumullar bile var ama onlara ulasim zor oldugu icin en meshurlari Kumul 45 olmus.
Kahvaltinin ne kadar iyi geldigini anlatmaya gerek yok. Kus sutu de sagilmis nerdeyse.




Bu arada Pina –cadir arkadasim Pina- iki kez cikti kumula. Attigin her adimin kumda kayarak yarisindan fazlasini geri geri gittigimiz dusunulurse, cok zor bir tirmanis. Yalinayak daha kolay oluyormus, kosarak cikti. Sonra asagidan izleyip gulduk: Karninin uzerinde, sirt ustu, capraz, alttan, ustten, her sekli deneyip kumun uzerinde kayarak asagiya kadar oynayarak geldi.
Simdi sira meshur havzalarin icindeki 5 kmlik yuruyuste.

1. foto: Namib Colunde gunesin dogusu
2. foto: En meshur kumul, Kumul 45
3. foto: Camel thorn ( deve dikeni) agaci ama adi yanlislikla deve dikeni olmus, aslinda zurafa dikeni agaci olmasi gerekiyormus. Zurafalar yiyebiliyor bu agacin yesillikleri cunku.
4. foto: Namib colunde kumullarin baslangici
5. foto: Kumulda ayak izleri
6. foto: Kumulun tepesinden goruntu
7. foto: Dogal park ziyaret saatleri :)

Thursday, November 06, 2008

30 Eylul – Namib Colune Dogru



Sabah kahvaltidan sonra Wild Dog Safari firmasindan beni almaya geldiler. Arabada yasli bir cift daha vardi: Aslen Polonyali ama Amerika`da Dakota`da yasayan ama su an Botswana`da makine muhendisligi fakultesinde gecici olarak 4 ayligina calisan bir professor ve esiymis.
Gezinin ilk uc gunluk kisminda 11 kisi oldugumuzu ogrendim ama onlarla safari firmasinda bulusacagiz.
Safari firmasina ulasinca, bana bu tur hakkinda sordugum 3000 soruya cevap vererek, vize problem nedeni ile 9 Eylul`deki safariye bir hafta kala iptal etmem konusunda hic bir sey soylemeyen, Zambiya vizesini benimle beraber heyecanla bekleyip bu geziye 3 gun kala beni gruba dahil eden ve odememi o gune kadar geciktiren Eldro isimindeki bayan mi erkek mi oldugunu bilmedigim kisiyi aradim once. Bulunca da soyle saglam bir sarildim. Kizcagiz sasirdi bayagi bi ama saskinligi gecince o da azcik bana sarildi.
Namib colu grubumuz soyle:
1- Ben
2- Dunku tanistigimiz –hani taksi paylastigimiz- Italyan cift: Catherina ve Claude
3- Polonyali cift
4- 4 tane gencecik Alman kiz
5- Italyan, adini bile ogrenemedigim, cok sessiz, icine kapanik bir genc cocuk
6- Kanadali, devamli yuzune avuc avuc krem suren ve o kremi yuzune iyice dagitmayip hep sakaginda ve yanaklarinda yogurt gibi birakan 50li yaslarda bir kadin, Vanessa (O kremin o yuzde oyle birakilmasi gerekmis ki bebek gibi bir yuzu var Vanessa`nin)
7- 40li yaslarda, Amerika`da yasayan, aslen Romen, cilgin mi cilgin, gezmeyi cok sevdigi icin 6 ay calisip 6 ay gezen bir deli kadin, Pina, hem de cadir arkadasim…
Windhoek`ten cikmadan once su vs almak icin once bir supermarkette durduk. Ben icecek bi seyler alip hemen ciktim, malum bugun bayram. Kapsama alani disina cikmadan annemi, babami arayayim, ese dosta bir mesaj gondereyim degil mi?
Kisa bir sure sonra yola cikildi. Yollar cok duzenli, cok guzel derken bir sure sonra asfalt bitti, ama stabilize yollari bile duzgun. Bazen cok titretiyor ama o da yol masaji olsun sirtimiza, bacaklarimiza…
Namib Colu`ne ve Atlantik Okyanusuna dogru yolumuza devam ederken, Eros Daglarinin (adi bile guzel :0), Naukluft Daglarinin ve Khomas Hochland alanini gecip ciplak manzarayi izliyoruz. Her tarafta cali cirpi, agac var ama renk tutmuyor: Boz… Yani agac bile agac gibi degil, boz…
Rehber soforumuzun adi Emmanuel. `Aman ha!` dedim kendi kendime `En son Emmanuel adinda bir rehber benim aklimi celmisti Uganda`ya yerlesmek icin, o kadar cok sevdirmisti ki bana Uganda`yi, sonuclar ortada!` Ikinci bir Emmanuel vakasina gerek yok.
Saatlerce issiz yollarda, sari-kuru-kahve renkleri arasinda ilerledikten sonra gordugumuz ilk mavi-yesil yerde durduk. Kurudugu icin gol haline gelmis bir nehrin kenarinda ogle yemegi molasi verdik.
Bu arada aracimiz cok rahat. Once biraz kamyon gibi gozuktu ama icinin rahatligina, havadarligina, genis goruz acisina ilk bakista goremedigimiz fonksiyonlari da eklenince bayildim : yandan bir kapak acildi, ordan katlanmis, kocca bir masa cikti, baska bir kapak acildi, 15 tane sandalye cikti. Bir metal kutunun disinda isiklar yanip sonuyor, o buzdolabiymis. Bir anda felaket bir masa oyle bir donatildi ki tarafimizdan, ben bile anlamadim o kadar sey nerden nasil hazir oluverdi diye. Salatali, sunlu bunlu, akla gelen her tur soslu bir acik bufe sandvic cafesi kuruldu sanki. Bir tupe 70 cm uzunlugunda bir demir boru monte edilip ustundeki ocakta da su kaynayinca, cay kahve servisi de basladi. Su mu? Su da safari aracimizin su deposundan geliyor…
Goldeki pelikanlar ve diger kuslarin dansi izlenerek yemekler yendi. Ben bir de gol etrafinda kucuk bir yuruyus yaptim. Sonra rehbere etrafta vahsi hayvan var mi diye sormayi unuttugum aklima geldi. Geldi ama ilerde caliliklarin icerisinde bir sey kimildayip hisirdadiktan sonra geldi. Bir sey olsa soylerdi, pelikan saldiracak degil ya deyip calilara dogru yaklastigimda iki tanecik esekle goz goze geldik. Kulagima kupe oldu, bir daha sormadan yuruyuse cikmam, her seferinde esek olmayabilir di mi ama?
Solitaire adinda cok cok kucuk bir kasabadan benzin alip yolumuza devam edip aksam uzeri kamp yerimize vardik. Hava kararmadan cadirlarimizi kurduk, Pina daha once cadir arkadasi olmak uzere beni ayarlamisti, hemen ikimiz cadirimiza yerlestik.
Agama Kampi, daha bir yil once insaati tamamlandigi icin varligindan pek haberdar olunan bir yer degil ama pek sevimli. Gruplar icin birbirinden ayri, duslu, tuvaletli, barbeku yapmak icin ve kamp atesi yakmak icin kucuk duzenekleri olan gayet guzel, yuzme havuzu ve bir de kucuk bari ve gunesi batirmak icin terasi var.
Fantastik duslu bir banyoda cok guzel bir dus aldiktan sonra Polonyali Anna ve Yurek ciftiyle beraber gunesin batisini izlemek icin barin ustundeki terasa gittik. Yurek, Turk oldugumu ogrenince gururla soyledi ismini: `Adimi cok begeneceksin: Yurek` Evet, adini da, kendini de, esini de cok sevdik Yurek`in.
Daglarin renginin morarmasini izleyerek, gunese ve sapsari savana karsi birer sarap ictik.
Kamp yerine dondugumuzde misler gibi kokular sacan tencereler bizi bekliyordu.
Ahcimiz Manfred, pek havali bir gencecik cocuk: Saclar Bob Marley, gozlukler David Beckham, parfum Jean Paul Gaultier… Ama saci, basi, hepsi helal olsun, pek de marifetliymis.
Ertesi gun sabah 5te uyan ip Namib Colunde kumullarin uzerinde gunesin dogusunu izleyecegiz ya hemen yattik. Bir gun o nceden cok uykusuz oldugum icin hemen uyumayi umit ederek saat 8de cadirima daldim.


1. foto: Solitaire kasabasindan bir goruntu (Solitaire bildiginiz bilgisayardaki oyun Solitaire gibi)
2. foto: Sociable Weaver kusunun (Sosyal dokumaci kusu diye mi cevirsem) yaptigi yuvalar her yerde: Kendi caplarinda apartman insaa etmisler sanki.
3. foto: Beyaz ve yasli gibi gorunen bir agac sapsari savanin ortasinda
4. foto: Dus icin bir boruyu kesip digerine lehimleyip bir de delik acmislar, al sana fistik gibi dus basligi!
5. foto: Super aracimiz ve ben!

Wednesday, November 05, 2008

Hindistan Cevizi


Obama secimleri kazandi diye dun Kenya`da milli tatil ilan edildi.

Amerika calismaya devam etti, Kenya hem sevinip hem calismayi beceremedi ;)


Belki de irkcilik yaptigim ve bunu acikca soyledigim ender anlardan birisi olacak: Sonunda bir siyahi secimleri kazandi diye cok sevindim. Gerci Obama`ndan Black Coffe degil de olsa olsa Cafe Latte olur ama olsun, bir yerden baslamak lazim.
Afrika icin, hele hele butun gece icip ertesi gun `hangover`dan kurtulamayip isine gitmeyen Kenyalilar icin ne farkedecek bilemiyorum ama Amerika icin isler ancak daha iyiye gidebilir, cunku tarihinin en utanilacak liderinin donemini kapamis oldular.
Haa bu arada buralarda Obama icin `coconut` diyorlar, yani bildiginiz hindistan cevizi: Disardan siyah gozukuyor ama icini actiginizda beyaz!

Monday, November 03, 2008

Evim Kinship House oldu dun



Uzun suredir Yetimhanedeki cocuklari evime cagirmayi hayal ediyordum. Cunku ziyaretlerine gittigim zaman
-Sister Marutam, senin evin nerde?
-Sister Maltum, evinde kac oda var?
-Sister Melutam, kim kaliyo seninle evde?
-Sister Mertem, kopeklerin ne renk?
-Sister Meltam, ben burdan yurumeye baslasam ne zaman senin evine ulasirim?
gibi nasil yasadigima dair binlerce soru soruyorlardi. Ben de onlara soz vermistim, bir gun evime goturecegim size diye. Hem Aylin (http://goddess-artemis.blogspot.com/) de bana cizgi film DVDleri vermisti, cocuklara izletmem icin, o emaneti de iletmis olacaktim.
Bir suredir bu plan gecikti ama devamli Demokles`in kilici gibi tepemde hissediyorum verdigim sozu. Gecen Cuma gunu birdenbire karar verdim, Ben`i –yetimhanenin kurucu olan Ben Amca- aradim `Pazara cocuklari bana getirebilir misin?` diye. Cok sevindi, ben daha cok sevindim.
Menu, cocuklarin deli gibi sevdigi bir menu olacak: Tavuk ve patates kizartmasi. Tavuk, Uganda`da kirmizi et ve baliga gore cok pahali. Yani cok fantastik bir yemek! Hani cocuklarla kurban bayraminda veya baska bir amacla kurban kestigimizde veya sadece parti yapip eglenmek icin beraber kirmizi et yedigimiz oldu ama tavuk felaket bi sey benim cocuklar icin. Patatesi de bu kadar cocuga kizartmak zor oldugu ve kizartma icin kullanilacak yagi dusunursek pahaliya geldigi icin yiyemiyorlardi.
Pazar sabahi geldiginde uzuntuden aglayacaktim nerdeyse pencereden bakinca. Oyle bir bulut toplanmis ki gokyuzune simsiyah! Felaket bir firtina kopacak! `Eyvah!` dedim, `Cocuklar suyun, selin, camurun icinde kalacak!` Evden cikarken yagmur damlalari dusmeye basladi, Ben`i aradim ne durumdasiniz diye, `simdi cikiyoruz, matatu (dolmus) bekliyoruz.` dedi. Yetimhanenin yollarini dusundum, camurunu, topragini, selini, ne kadar temiz giyinmis ve hevesli olduklarini dusundum cocuklarin, ne olursa olsun o yolu bi sekilde geleceklerini de biliyorum. Ertelesem daha cok uzulecekler!
Son alisverisleri, icecekleri, plastik tabak vs aldim marketten ama arabaya binene kadar siriksiklam oldum. Hatta cantami market alisveris arabasinda unutmusum karmasadan, birisi getirdi. O kadar siddetli ki yagmur, arabayi kullanirken bile korkuyorum ama bulusma noktasina giderken gozlerim doldu artik `Cocuklarin sansina bak, hava berbat` diye.
Bulustuk, yagmur biraz hafifledi, 5 tanesi matatudan atlayip benim arabaya bindiler, yavas yavas gitmeye basladik. Yol uzadikca yanimda oturan Nakiteza`nin surati asilmaya basladi. `Sister, yanina geldim ki evinin nerde oldugunu ogreneyim de yanina gelebileyim diye ama cok uzakmis, aklimda kalmadi hic bi sey` dedi.
Eve geldik, arabadan inen boynuma atliyor, en son Namibya`ya gitmeden gorustuk, cok uzun zaman oldu. Matatu da cocuklari yetimheney kadar gelip ordan almis, herkes kupkuru tertemiz…
Planim disarda TV ve DVDyi kurup cimenlerin uzerine serecegimiz sergilerin uzerinde cizgi film izlemekti ama her taraf islak. Mecburen bu kadar cocugu eve sigdirmam lazim.
Eve girdik, sandalye, koltuk, minder, yastik ne varsa salona dolustuk ama cocuklarin hepsi etrafi inceliyor. Ben Amca `Sister, dana once boyle ev gormediler, kusurumuza bakma.` dedi. Bu arada cocuklardan biri `Bu televizyon mu?` dedi. Iyice sasirdim. `Daha once gormediniz mi?` dedim, hepberaber `Hayir` dediler. E o zaman daha once film de izlemediler!
Azcik sohbet ettikten sonra evimde calisan yardimcim Catherine de ikiz torunlarini alip bize katildi. Normalde Pazar gunleri izin gunu ama O`nu da is yapmaya kalkmayip misafir olmasi sartiyla cagirmistim.
Once Lion King`i izledik, bayildilar. 20 kusur cocukla yerde, koltukta, sandalyede benim salona dolusmus oyle bir halimiz vardi ki evlere senlik!
Bir ara yetimlerden Harriet`in hafif surati asik yanima dogru geldi, oylece bana bakiyor. Anlamadim, ev cok kalabalik ya bir de deli dana gibi bir oraya bir buraya kosturup duruyorum. Rose geldi yanima, kulagima `Harriet`e sarilmamissin da sarilman icin bekliyor.` demez mi???? Ben sana nasil sarilmam Harriet???? Senin bana yazdigin mektuptaki bir cumle, dunyanin en tatli iltifati: `Sister, you are so soo sweet like a mango` (Abla, sen bir mango kadar tatlisin) diye bir lafi bir daha ne zaman duyarim ben???
Sonra ben yemek organizasyonu icin evden kisa bir sure ayrilmak zorunda kaldim, cunku Can tavuk satin almasi, marine edilmesi ve dilimleme makinesinde patates dilimlenmesi konusunu organize etti, hatta bir de sef ayarladi tavuklari izgara yapmak icin. Gittim, onlari aldim, getirdim. Yavastan yemek hazirlamaya basladik ama izgara o kadar tavuga kucuk gelince Can, ben cocuklarla film izlemek gibi bir isle mesgul (!?) oldugum icin 10 kilo patatesi kizarttiklari gibi tavuklari da kizartma makinesinde kizartmaya basladi. Cocuklar ben yanlarinda olmayinca film izlemeyip beni bekledikleri icin sayelerinde butun is  Can`a kaldi ;)
Daha once beraber yetimhaneye ziyarete gittigimiz Feride, cocuklari Hazal ve Efe, amcalari Yilmaz da bir sure sonra bize katildi.
Yagmur dindigi icin bahceye cikabildik ve yemek servisi basladi. O kadar akillilar ki hemen bir yemek sirasi oldu, en one de Catherine`in torunlarini koydular. Nerdeyse adam basi bir tavuk dustugu icin mideler sisti, keyifler yerine geldi, ama cocuklarin ne kadar cok karbonhidrat almaya alisik olduklarini bildigim icin endiseliydim acaba doyarlar mi diye. Kestigimiz bi suru karpuz ve ananas artinca sonuna kadar doyduklarini anladik. Copleri toplarken Kinship House Yetimhanesinde buyuyup sonra da orda calismaya baslayan Dan dedi ki:`Sister, plastic tabaklari ve bardaklari alabilir miyiz? Biz onlari daha kullaniriz.` dedi, icim burkuldu. Kola ve Fanta siseleri ve kizartma yagi aldigimz bidonlarin hepsini toplayip bir torbaya doldurduk. Dan, daha once sinavlarina calistiklari icin gelemeyen 4 kisi oldugunu, onlara da yemek ayirmak istediklerini soyleyince, kendi yediklerinden degil benim ayiracagimi soyleyince cok mutlu oldular. Onlara da tavuk, karpuz, ananas paketi yaptik.
Sonra bir cizgi film daha, bir tane daha…Karpuz cok yedigimiz icin ihtiyac molalari ile bolune bolune, gule eglene cok cok keyifli bir gun oldu. Yeni ogrendikleri sarkilari soylediler, Catherine, torunlar, Efe, ben hepimiz dansettik, eglendik. En son Kayip Balik Nemo da izlenince bir de baktik matatu onlari almaya gelmis bile…
Bu arada Catherine yanima gelip `Meltem, ablalarina bi sey hediye edebilir miyim?`dedi. Cocuklarla yetimhanede kalip onlara yemek yapan mahzun mu mahzun bir kizcagiz var, O`na bir hediye vermek istemis kendi elbiselerinden. `Ver tabii ki. Sen bilirsin.` dedim. Bir sure sonra kizcagiz, Catherine`in yeni ve guzel elbiselerinden biriyle cikiverdi disari. O kadar hosuma gitti ki Catherine`in sanki kendisinin cok varmis gibi yepyeni elbisesini o kiza vermesi…
Uzun uzun vedalastik, bakakaldik penceresinden ellerin sallanip durdugu `Sister, I love youuuu…` sesleri gelen matatunun ardindan…
Yemeklerin yapilmasi icin yardimlari ve organizasyonu nedeniyle Can`a tesekkurler! Ben o kadar patatesi bir haftada ancak dilimlerdim.
Gelip ziyaret ettikleri icin Feride, Efe, Hazal ve Yilmaz`a tesekkurler! Hele yetimhaneye gittigimizde cocuklarla beraber, gayet kalender bir sekilde yemek yedikleri icin bir de… Cocuklarin cok hosuna gitmisti bizimle yiyorlar diye…
Aylin (Goddess Artemis olan hani) cocuklarla cizgi film izleme fikrinden ve bana kendi elleri ile teslim ettigi DVDlerden dolayi tesekkurler! Ben cocuklarin daha once TV gormediklerini bilmiyordum.
Bu unutulmaz gunu `yetimlere benim icin bi sey yapsana Teyze` diyerek kurban kesmek yerine benim yapacagim herhangi bir sey icin hesabima para yatiran yigenim Muge`ye ayrica cok tesekkur ederim. Bunun benim icin ozellikle anlami cok buyuk: Bakip buyutup yedirip konusmayi ogrettigim kucucuk yigenim biraz da olsa yetimlerin halinden anlayabilip onlara el uzatma istegi ile beni cok cok mutlu etti. O`nun sahsinda da ayrica isim vermeden yardim eden herkese cok tesekkur ederim.
Yardim etmeme yardim ediyorsunuz cunku…
Ben sadece bir aracim, gelen iyilik sizin yureginizden…



1. foto: bahcede yemek servisi

2. foto: Rose`un uzerindeki Kapadokya tshirtu hepimizi cok sasirtti
3. foto: Catherine ikiz torunlarinin dansini izlerken cok mutluydu.
4. foto: Harriet ve ben
5. foto: Yeni ogrendikleri sarkiyi dinlerken