Thursday, December 20, 2007

Yetimhanedeki Yuzlere Bir Gulucuk Kondurmak Icin


Bu yil yetimhanede olamayacagim Christmas icin. Calistigim sirket 5 gun boyunca kapaninca bu yil ben de bi tatil yapayim dedim. Demez olaydim...
Cocuklar uzgun... Beni yatakhanedeki odalarina cekip `Sen olmazsan kimse bize yeniyili yasatmiyor` dediler gecen gun...
Hay allah! Tas gibi oturdu mideme :(
Yapacagim, yapacagim... Belki tam 25 Aralikta degil ama mutlaka bi seyler yapacagim!
Cocuklara bi seyler yapmama yardim etmek isteyen olursa lutfen haber versin...
Bir de yeri ve zamani midir bilmiyorum ama ayrica bu konuda yazacagim. Sayenizde blogumun ziyaretci sayisi guzelce artti. Sanirim reklam alabilirim artik tum geliri yetimhanedeki yuzlere bir gulucuk kondurabilmek icin! Varsa tanidiginiz bana yardim edebilecek, bir ses verin lutfen... Bu yetimhanede harcanamayacak kadar akilli cocuklar var.
Bayraminiz, yeni yiliniz kutlu olsun! Bu yil -nerede yasadigi onemli degil- birilerine gelecekleri ile ilgili bir sans tanimak isterseniz, daha mutlu bir insan olacaksiniz bana sorarsaniz. Ben de burslu okudum, insani nereden nerelere tasidigini cok iyi bilirim.
Sevgilerle,
Meltem

Thursday, December 13, 2007

Slim



Nina`nin Arap isi veya oryantal goruntulu takilara meraki var. Lamu`da dolasirken – e ne de olsa eski Arap adasi, Turkler bile yasamis bi sure burada- boyle bir dukkana rastgeldik. Boyle yuzuklu bileklikli bir taki begendi. Ama pazarlik yetenegi Turkler gibi olamaz Norvecli arkadasimin. Satici adam –Slim- fiyati soyledi, Nina`nin yine kasi gozu bana bi seyler soylemeye basladi ama anlamiyorum. En sonunda adami eski genc ve slim –zayif- fotograflarini gostermek uzere dukkaninin arka bolumlerine gonderince dedi ki `Meltem, ben hic pazarlik yapamam. Su adami bi elden gecirsene`.
Tamam, hic problem degil. Ingilizce, Swahilice karisik allem kallemle fiyati dusurmeye calisirken Slim birdenbire bana `Yok mu senin begendigin bi sey burda?` dedi. Ben de gozumu antik porselen parcalarinin gumusle cercevelendigi bir yuzuge bakip duruyordum. Cikardi, takti parmagima, `Sen biraz disari cikip dolassana, bu da sana benden hediye… Yoksa uc kurusa gidecek bilekliklerim yaaa` deyip basindan atmaya calissa da Nina `Hayir gitme. Bana kalsa kac para isterse onu verecegim` dedi. Ben de hem yuzugumu takip hem de Nina`ya indirim yaptirip hem de Slim`in Micheal Jackson`a gencken ne kadar benzediginden bahsedip al takke ver kulah bir alisveris neticesinde guzelce yuzuklere bezenmis bi sekilde dukkanindan ciktik.
Gercekten de benziyor di mi????

Wednesday, December 12, 2007

Lamu


Pwani’de kalmaya başlayan İngiliz bir kızın ısrarlarına dayanamayarak ertesi gün sahilden Lamu’ya yürüdük. Kah çocukların, kah kedilerin, köpeklerin peşinde mola vere vere yürüdüğümüz için 45 dakikalık yürüyüş saatler sürdü.
Lamu’da 3 tane motorlu taşıt var: 1 polisin, 1 valinin, bir de ambulans. Onun haricinde ulaşım eşek ve yelkenliyle. Bi de bizim yaptığımız gibi yürümek var tabii ki.
Lamu, bir eşekle bir insanın yanyana sığamayacağı kadar dar sokakları olan, bütün ev, bakkal, dükkan kapılarının birbirinden güzel olduğu, aynı zamanda Dünya Mirası ilan edilmiş 300 yıllık bir Swahili kasabası. Öğle vakti ulaştığımız için her yer kapalı, siesta yapılıyor anlaşılan. Belki son günümüzde gelip Lamu’da kalırız diye düşünüyorduk ama kalabalığı ve her şeyin üst üste gibi durması nedeni ile Shella’da kalmaya karar verdik.
Gezdik, tozduk, bir yemek yeyip tekrar Shella’ya doğru yola çıktık. Ama gelgitin gel vaktine kalmayalım diye aklımızdan geçirirken okyanusun bir adam boyu yükseldiğini farkettik.Yürüyüp geçtiğimiz kumsallar su altında. Paçaları sıvayıp bazen milletin bahçe duvarlarına tırmanıp son anda geçmeyi becerdik.
Akşam erkenden acıkıp erkenden yemeğimizi yedik.
Çok garip. Her şeyi yapıp bitirdiğimizde saat en geç 20:30 oluyor 3 gündür. Biz de Nina’yla kaldığımız pansiyonun terasına uzanıp miskin miskin kitap okuyoruz. Elektrikler kesilmezse tabii ki.

Pwani Guest House


Denizden gelip duş alıp hemen yemek peşine düştük. Bahari (Deniz) adında bir restorantta komik bir garson eşliğinde karnımızı doyurduktan sonra kaldığımız pansiyonun teras katına çıktık.
Teras muhteşem, dolunay var, okyanus manzarası var, palmiye ağaçlarının dallarının çıkardığı ninni gibi hışırtı var, balıkçıların aşağıdan gelen kahkahaları, sohbetleri var...
Teras kattaki iki odadan birinde Maya ile Ushir adında Slovenyalı bir çift var, bir de adını anımsamadığım bir Alman çocuk. Nina ile ben de katıldık teras keyfine.
Nina Alman’a “Mombasa’yı soruyordun, Meltem Mombasa’ya gitti. O sana anlatsın.’ dedi. Ben de Mombasa’yı, şehri pek beğenmediğimi, ama kumsallarının çok güzel olduğunu söyleyip, özellikle Tiwi Beach’e nasıl gidileceğini anlattım saf saf. Meğersem ertesi gün Mombasa’ya gidip gitmeme konusunda tereddüt ediyormuş. Desene şöyle güzel, böyle güzel de çıksın gitsin teras katındaki odadan sen de bi güzel yerleş Nina’yla güzelim odaya. Hay Allah dedim iş işten geçti.
Saatlerce hepberaber sohbet ettik, sonra odalara çekilip bi güzel uyku çektik.
Ertesi sabah saat 7de uyanıp göz alabildiğine uzayan kumsalda peşime takılan iki köpekle yürüyüş yaptım. Balıktan dönen balıkçılarla ertesi gün almak üzere karides ve ıstakoz pazarlığı yaptım. İki günlük akşam ziyafeti hazır.
Tüm gün kumsalda tur satmaya çalışan teknecileri başımızdan atma görevi benim oldu. Nina bu tür satıcılara karşı çok asabi olduğu için zaten tüm sabah yürüyüş yaparken “bizim kaptanımız var, yelkenlimizi de ayarladık. Boşuna uğraşmayın.’ içerikli mesajlar vererek dolaşmıştım. Faydasını gördük.
Seromon isimli bir Masai ile üzerimde para olmadığı için ertesi gün kumsalda buluşup bileklik almak üzere anlaştık. Nina, kolumdaki bilekliklere, bir de bana baktı ‘yetmiyor mu bileğindekiler?’ diye... Ama onlar benim bileğimde kalmıyor ki çam sakızı çoban armağanı dağıtıp duruyorum bendekileri. Ama bu kez kararlıyım son verilecek bu bileklik hediye etme devrine...
Fatima isimli bir kadınlar gitmeden bir gün önce ellerimize ayaklarımıza kına yaptırmak üzere sözleştik. Ve tüm gün muska böreği gibi, içinde et veya sebze olabilen “Samosa” denen yiyeceği satmaya çalışan aynı adamla uğraşmak zorunda kaldım. ‘Hayır’dan, ‘tokum’dan anlamayan, restorantta yemeğinizi beklerken bile terastan sarkıp samosa satmaya çalışan densiz bir adam! Aynı gün içinde 5 kez reddettikten sonra bile tam pansiyona giderken hayalet gibi önümüze çıkıp bize samosa satmaya çalışan karabasan adam.
Akşama bir restorantta Swahili yemeklerini denemek üzere bir gün önceden sipariş vermiştik. Kumsalda dolunay altında restorantımıza yengeçleri kovalayarak gittik. Masamızı da dolunaya göre yerleştirip bir güzel ziyafet çektik.
Haaa, bu arada Alman odayı boşaltıp Mombasa’ya gitmiş. Teraslı meraslı, dolunaylı, meltemli bir odamız var artık!



Not: ben ve kopek, elim ve kopek fotograflari Nina tarafindan cekildi. Sonunda kendi kendimin fotografini cekebilmek icin yogavari hareketler yapmama gerek kalmayan bir tatil oldu :)


Duvar, Pwani`deki odamizin duvarinin alci zanaatkarlari tarafindan yapilmis fantastik dekorasyonu

Friday, December 07, 2007

I believe I can fly! - 2



Uçağa bindik. Ama uçak kalkmyor. Sonra kaptan pilot bir anons yaptı: “Sol kanattaki motorumuzda problem var. Onu test ediyoruz. Problemi çözer çözmez havalanacağız.”
Aradan bir yarım saat geçti, bir anons daha: “Motordaki problemin çözüldüğünü düşünüyoruz. 5 dakikaya kadar havalanacağız.”
Uçtuk. Emniyet kemeri ışığı sönünce kaptan “Motorumuz problemsiz çalışıyor. Lamu’ya varabileceğiz gibi duruyor.” demez mi???? Ne demek “gibi duruyor”??? Ya gerçekten “gibi duruyor”sa???? La havle!
Malindi havaalanında bir mola verdik, inenler binenler var. Lamu’da bizi karşılayacak olan Muhammed’le konuştum telefonla. Her şey yolunda, bizi karşılamak üzere havaalanına gelmiş bile. Daha önce Lamu’ya giden bir tanıdığın tanıdığından telefon numarasını aldığımız bir çocuk Muhammed.
Malindi’den tam kalktık, hop tekrar inişe geçildi. Lamu’dayız!
Lamu’ya indiğimizde dünyanın en küçük duty free dükkanıyla karşılaştık. Ve sigara içme alanı kocaman bir mango ağacının altı J
Muhammed, bizi Lamu’da bizim için kiraladığı küçük bir Swahili evine götürdü. Daracık sokaklar, eşekler, çocuklar arasında Shwari House’a (Sessiz Ev) geldik. Ama okyanusu gördük ya duramıyoruz. Hemen Shella köyündeki kumsala gitmek istedik.
Muhammed, kardeşi Shahid ve arkadaşları Hasan’la Shella’ya gitmek üzere bir yelkenliye bindik. Yelkenli fantastik. Gövdesinin iç tarafındaki iskelete rasgele tutturup bir sağa bir sola yerini değiştirdikleri 30 cm eninde 2.5 uzunluğundaki bir tahta parçasının ucuna oturup dengeyi sağlamaya çalışıyorlar. Tahtanın 1.5 metresi suların üzerinde, Hasanla Shahid en ucunda oturup Nina’yla benim ağırlığımı, bir de rüzgarın gücünü dengelemeye çalışmaları görülecek manzaraydı. Bazen o kadar eğiliyordu ki nerdeyse kafamız suya girecek.
Bir ara o fena yana yatmaların birinde Hasan suya düştü. Nina “fotoğraf makinem de düşer mi? Ben düşeyim dert değil ama o makine düşmesin” diye feryat etti. Ama Muhammed zaten bizim çantaları zaten yelkenlinin ana direğine güzelce bağlamıştı bile.
Shella’ya gelir gelmez Volkan’ın tavsiye ettiği Pwani Guest House’a gittik ve teras katı diye tutturduk. Teras kattaki odalar doluymuş, ama yarın boşalıyormuş. Yuppie, yallah, hurraaa, Allah İngilizce, Türkçe, Arapça sevinç nidaları ile odaya yerleştik.
Muhammed şaşkın gözlerle bizi izlerken “Muhammed lütfen bizim eşyaları buraya getirebilir misin? Biz buraya yerleşmek istiyoruz” dedik. Plan bir gece Lamu kasabasında kalıp sonra Shella’ya geçmekti Ama o kadar sevdik ki pansiyonu ve Shella’yı, evin bir gecelik kirasını ödeyip odamızın anahtarını aldık.
Sonra yallah denizeeeeeeeeeee!

Müşteri hiç de haklı değildir

Sabah feci güzel bir kahvaltı sonrası Lamu’ya uçmak üzere tekrar havaalanına gittik. Kenya havayolları görevlisi, valizleri uçağa götüren mekanizma çalışmadığı için valizleri uçağa kendimiz taşımamız gerektiğini söyledi. Tövbe tövbeeeee! Ben de –zaten kılım Kenya Havayollarına- ‘Benim problemim değil ki. Kendiniz taşıyın’ dedim bilmiş bilmiş. O sırada Nina’ya takıldı gözlerim, kaş göz işaretleriyle kontuarın hemen yanındaki kocaman bir duyuruyu göstermeye çalışıyor bana.
Hayatımda ilk kez böyle bir duyuru gördüm, inanamadım: “Kenya Havayolları çalışanlarına karşı kaba davranışlarda bulunan müşterilerine karşı SIFIR TOLERANS gösteren bir şirkettir. Çalışanlarımıza karşı hakaret, tartışma, kavga girişiminde bulunmak suçtur. Asarız, keseriz, sabrınızı tüketiriz, gıkınızı çıkarırsanız da ya atarız uçaktan, ya da polise veririz” gibi bir şey. Yani “Müşteri her zaman haksızdır” gibi bi şey...
Hani bizde
-Müşteri velinimettir.
-Müşteri her zaman haklıdır.
-Şikayetleriniz için 0800XXXXXXX numarayı arayın.
yazar ya... Burda tam tersine “Aklınızdan bile geçirmeyin, pişman olursunuz, süründürürüz” gibisinden bir tehdit yazıyor.
Dedim ki kendi kendime “Ne kadar milleti zivanadan çıkarmışlar, cinnet geçirtmişler ki bunu yazmak zorunda kalmışlar.
Kişi kendin bilmek gibi ilim olmazmış...

Nairobi’ye Varış

Nairobi’ye geldiğimizde Nina, kırmızı pasaportu olduğu için göçmen bürosu sırasında ayrı sıraya girdi. Ben sıradan insanların sırasına girip sadece 4 boş sayfası kalan pasaportumda Kenya vizesi için mümkün olduğu kadar az yer kaplayacak kenarda köşede bi yere Kenya vizesi mührünü bastırtmayı başardım.
Nina, hem uçağa bagaj verdiğim için, hem de “sıradan insan” vizesi alacağım için beni beklemek zorunda kalacağını düşünüyordu. Daha merdivenden inerken valizimi de gördüm, indim, aldım ve Nina’yı beklemeye başladım. Heh heee :)
Adana Anadolu Lisesi’nde beraber okuduğum Volkan, Nairobi’de yaşıyor. Bu gece onda kalacağız. Bizi almak için şöförünü gönderecekti, bir de baktım birisi elinde ‘Meltem, ALA 88’ yazan bi kağıtla bekliyor. Yani Adana Anadolu Lisesi 1988 mezunu Meltem! Çok hoşuma gitti.
Bindik arabaya, doğru dünya güzeli karısı Eva, dünya şekeri kızı Vanessa ve dünya yakışıklısı babasını görmeye!
O kadar yıpranmışız ki Nina ve ben mışıl mışıl, Tabby (evin kedisi) de mırıl mırıl uyuduk futbol sahası büyüklüğündeki yatağımızda...

Wednesday, December 05, 2007

Jacaranda Agaci


Lamu anilarina devam edecegim ama ofisin onundeki su manzarayi paylasmadan gecemeyecegim...



Jacaranda agaci cicek actigi zaman yerde de olsaniz gokte de olsaniz, farketmemek olasi degil :)


Yer de mor, gok de...

Tuesday, December 04, 2007

Öldüren Havaalanı Diyalogları

Havaalanında elimizde valizlerle üst kata çıkmak istiyoruz. Israr ediyorum, asansör var, kullanalım diye. Bir havaalanı görevlisi geçerken soruyorum: “Asansör nerde?”
Bir tarafı gösteriyor, o yöne doğru gidiyoruz. Asansörün düğmelerine basıyoruz ama hiç ışık yanmıyor. Aynı görevli yanımızdan tekrar geçerken soran gözlerle bakıyorum. “Asansör var ama çalışmıyor, bozuk” diyor sakin sakin gülümseyerek... Dogru. Var mi, var. Calisiyor mu diye de sormaliydim...
Arrghhhhhh!!!!!

Kafede oturuyoruz. Bir garson geçiyor yanımızdan. “Self servis mi burası?” diyorum. Yanıt kafa karıştırıcı: “İsterseniz self servis, istemezseniz değil” diyor. Kafam bulanıyor. “O zaman sana sipariş verelim, menüyü getir de” diyoruz. “En iyisi siz gidip kendiniz alın” diyor.
İstesem de istemesem de burası self servis, söylesene be adam!

I believe I can fly!



Tarih: 21 Kasım
Entebbe Havaalanı Kampala’dan bayağı bi uzakta. 40 km ve normalde 45 dakika - 1 saat arası rahat gidilir. Kraliçe Elizabeth CHOGM için Entebbe’ye bugün inecekmiş.
İki gün önceden tüm şehre adım başı polis yerleştirildi. İşten çıkıp eve gidiyorum, polis...Markete gidiyorum, polis...Sanırsınız Kraliçe bana gelecek! O kadar alakasız mesafeler ki bu poils koydukları yerler.
Sokak lambalarına bir gece önce ampuller takıldı. Erkenden takarlarsa çalınırmış :(
Nina sabahın köründen aramaya, mesaj atmaya, email yazmaya başladı. “Kraliçe için havaalanı yolunu saat 18:00de kapatacaklarmış. Naapcaz?” diye. Çalıştığım firma uçakla kargo işinde Uganda’nın en büyüğü olduğu için haberler bize geliyor. Doğru. Tüm Entebbe ve Kampala arası yol trafiğe kapatılacakmış.
Bir haber daha geliyor, 18:00de değil 16:00’da kapatılacakmış diye. Elimiz ayağımız birbirine dolanıyor, çünkü bir kapattılar mı ne zaman açarlar Allah bilir!
Saat 13:30da yola çıkıyoruz, yollar hınca hınç doludur, millet Kraliçe gelmeden, yollar kapanmadan bir an önce havaalanına gitmeye çalışır diye. Bir de ne görelim??? Yollarda in cin top oynuyor!
(Her Entebbe Havaalanına gelişte aynen yaşanan dialog:
Girişte polisler, dikenli engeller her zaman var. Polisin önünde duruyoruz. Son derece beceriksizce ciddi, zeki ve önemli görünmeye çalışan bakışlarla arabanın içine göz gezdilir ve:
- Silahlı mısınız?
- Ne?
- Silah var mı?
- Nasıl yani?
- Patlayıcı madde var mı?
- Var. Sakızımı balon yapıp patlatacağım!
Sanki üzerimizde patlayıcı madde olsa, sana söyleyeceğim. Yok demeniz yeterli, asla arama yapılmaz...)
Neyse...
Havaalanına uçuşumuzdan 6 saat önce ulaştık. Yemek yedik, kitap okuduk, aylaklık yaptık, bütün parfümleri denedik, sudokunun en zorlarını çözdük, bira, kola, kahve içtik, Kraliçe ve CHOGM’la ilgili güzel hislerimizi dile getirdik...Ama Nairobi uçağına da kazasız belasız, hem de tam vaktinde bindik. 1 saat sonra Nairobi’deyiz. Yarın sabah Lamu’ya uçacağız.
Yine “I believe I can fly” şarkısı dilimde... Genelde rötarsız uçmayan Kenya Havayollarıyla her seyahat ettiğimde uçmuş olmam, hatta varmış olmam gereken saatlerde hala bekleme salonunda otururken söylediğim “Allah’tan ümit kesilmez” şarkısı. Ama bu kez Kraliçe sağolsun keyiften söylüyorum!
I believe I can fly!
Fotograflar: http://www.chogm2007.ug%60dan/ alinti, ben gormedim Kralice hazretlerini :)

Kraliçe Elizabeth, Ben GHOGM’a Hazırlanamadım :)

Tarih: 20 Kasım
Bir zamanlar İngiliz sömürgesi olan tüm ülkelerin devlet başkanları belirli aralıklarda buluşurlarmış. Kraliçe de gelip toplantı organizasyonu içim akan fonlar nedeni ile altın gününe dönüp ev sahibi ülkeyi bir anda cennete çeviren bu toplantıda pasta çörek börek yiyen ülke temsilcilerine “Ah afacanlar, bağimsiz oldunuz da başınız göğe mi erdi? Sizi gidi haylazlar, esas ben kurtuldum sizden!” demekle dememek arası bir ruh halinde suratına yapıştırdığı bir gülümseme ile el sıkar dururmuş.
İki yılı geçti Uganda’ya geleli ama iki yıldır ve Allah bilir yillar öncesinden başlayan bir “CHOGM’a (Commonwealth Head of Governments Meeting) hazır mısınız?” geyiğidir herkes birbirine sorup dururdu. Meğersem bilmemkaç ülkenin devlet başkanı Kraliçe’ye saygılarını sunup, el öpüp bahşiş toplamak, “Bağımsızlığımıza kavuştuk, bıraktın, serbest kaldık ama yemezler. Bak hala kendi başımıza beceremiyoruz” demek için bir fırsatmış.
Diz kapaklarıma kadar derinlikte çukurlarla dolu olan yollar, insanı deli eden bir mantıkla yollar trafiğe kapatılıp hummalı bie şekilde yeniden veya ilk kez asfaltlandı.
Bazı göbekler genişletildi, aşırı geniş, trafiği engelleyecek kadar geniş, akıl erdirilemeyen göbekler yok edildi.
Binalar yeniden boyatıldı, polis gücü yetersiz olduğu için geçici “Ekipler" ve "Ekipler Amirleri” görevlendirildi. Bembeyaz kıyafetler dağıtıldı bu kişilere ama CHOGM’dan bir gün öncesine kadar verilmedi, Uganda’nın kıpkırmızı toprağı herşeyi boyadığı gibi bu üniformaları da kirletir diye...
Herkes, tüm Uganda deliler gibi özellikle Kraliçe’nin geçeceği yol üzerinde olan herşeyi düzeltmek ve yapmak için deliler hazırlandı sizin anlıyacağınız... Kampala’da sadece 3 kavşakta bazen çalışıp bazen çalışmayan trafik lambalarına 3 kavşak daha eklendi. 6 kavşakta trafik ışığı!! Vay be! Ne şehir!!
Önce ben bile şaşırıp kaldım trafik ışıklı kavşaklarda matatu (dolmuş), kamyon, bisiklet, yaya, boda boda (motorsiklet taksi), keçi, inek kaosu içinde araba kullanmaya alıştığım için. Turkiye`ye gelip araba kullansam iki gun sonra fotografim asilir her yere “Aranıyor” diye. Ama burada trafikte terörist olmazsanız, herkesin ya iki gün önce araba kullanmaya başlamış gibi ya da intihar komandosu gibi araba kullanmasıyla cinnet geçirmeniz çok uzak değil! Saldırıya saldırıyla yanıt vermezseniz, gideceğiniz yere ulaşmanız olası değil!
Kaç tane yeni otel inşa edildi sadece CHOGM için bilemiyorum. Kampala’nın görüntüsü değişti, yani uzaktan merkeze bakınca bayağı büyük bir şehir gibi görünmeye başladı.
Uzatmayayım: Tüm Uganda CHOGM’a hazırlandı, yolları ve trafik lambalarını anlatmıştık. Yol kenarlarındaki satıcılar yok edildi. Şehrin en merkezi yerlerinden olan Kisementi meydanı, etrafındaki bi sürü restorant, bar, kuaför, süpermarket vs vs sahipleri tarafından defalarca “Lütfen bu meydanı yaptıralım, çamur içinde ve sanki ortasında mayın patlamış gibi duran asfalt/toprak kaosuna bir son verelim. Biz kendimiz hepberaber cepten yaptırmaya hazırız.” demelerine rağmen belediye tarafından diğer firmaların iki katı fiyat biçen bir yapı firması tarafindan yaptırılması şart koşulduğu için yapılamamıştı. O arbede içinde kaçak manav, dvd dükkanları, terziler türemişti alanda.
Bir gün gittik meydana, dümdüz her taraf. Bütün o mantar gibi türeyen bakkallar çakkallar yıkılmış, iş makineleri asfalt döşüyor! Kisementi de hazır CHOGM’a!
Baktım ki ben bu CHOGM için pek hazır değilim, 22-23 Kasım Perşembe ve Cuma da resmi tatil ilan edilmiş son anda, Kraliçe geldiğinde hazırlıksız yakalanacağıma kaçayım...Yakın arkadaşım Nina’ya bir mesaj, nereye vizesiz gidilir bir araştırma, haydi hoppala yallah derken Lamu adasına gitmek üzere biletler hazırlandı!
Lamu adası! Hayal adası, gerçek olmayan, gerçeklikle ilgisi olmayan, hiç bir zamana ait olmayan ada!
Yarın, Kraliçe’nin gelecegi gün yola çıkacağız!