Wednesday, December 12, 2007

Pwani Guest House


Denizden gelip duş alıp hemen yemek peşine düştük. Bahari (Deniz) adında bir restorantta komik bir garson eşliğinde karnımızı doyurduktan sonra kaldığımız pansiyonun teras katına çıktık.
Teras muhteşem, dolunay var, okyanus manzarası var, palmiye ağaçlarının dallarının çıkardığı ninni gibi hışırtı var, balıkçıların aşağıdan gelen kahkahaları, sohbetleri var...
Teras kattaki iki odadan birinde Maya ile Ushir adında Slovenyalı bir çift var, bir de adını anımsamadığım bir Alman çocuk. Nina ile ben de katıldık teras keyfine.
Nina Alman’a “Mombasa’yı soruyordun, Meltem Mombasa’ya gitti. O sana anlatsın.’ dedi. Ben de Mombasa’yı, şehri pek beğenmediğimi, ama kumsallarının çok güzel olduğunu söyleyip, özellikle Tiwi Beach’e nasıl gidileceğini anlattım saf saf. Meğersem ertesi gün Mombasa’ya gidip gitmeme konusunda tereddüt ediyormuş. Desene şöyle güzel, böyle güzel de çıksın gitsin teras katındaki odadan sen de bi güzel yerleş Nina’yla güzelim odaya. Hay Allah dedim iş işten geçti.
Saatlerce hepberaber sohbet ettik, sonra odalara çekilip bi güzel uyku çektik.
Ertesi sabah saat 7de uyanıp göz alabildiğine uzayan kumsalda peşime takılan iki köpekle yürüyüş yaptım. Balıktan dönen balıkçılarla ertesi gün almak üzere karides ve ıstakoz pazarlığı yaptım. İki günlük akşam ziyafeti hazır.
Tüm gün kumsalda tur satmaya çalışan teknecileri başımızdan atma görevi benim oldu. Nina bu tür satıcılara karşı çok asabi olduğu için zaten tüm sabah yürüyüş yaparken “bizim kaptanımız var, yelkenlimizi de ayarladık. Boşuna uğraşmayın.’ içerikli mesajlar vererek dolaşmıştım. Faydasını gördük.
Seromon isimli bir Masai ile üzerimde para olmadığı için ertesi gün kumsalda buluşup bileklik almak üzere anlaştık. Nina, kolumdaki bilekliklere, bir de bana baktı ‘yetmiyor mu bileğindekiler?’ diye... Ama onlar benim bileğimde kalmıyor ki çam sakızı çoban armağanı dağıtıp duruyorum bendekileri. Ama bu kez kararlıyım son verilecek bu bileklik hediye etme devrine...
Fatima isimli bir kadınlar gitmeden bir gün önce ellerimize ayaklarımıza kına yaptırmak üzere sözleştik. Ve tüm gün muska böreği gibi, içinde et veya sebze olabilen “Samosa” denen yiyeceği satmaya çalışan aynı adamla uğraşmak zorunda kaldım. ‘Hayır’dan, ‘tokum’dan anlamayan, restorantta yemeğinizi beklerken bile terastan sarkıp samosa satmaya çalışan densiz bir adam! Aynı gün içinde 5 kez reddettikten sonra bile tam pansiyona giderken hayalet gibi önümüze çıkıp bize samosa satmaya çalışan karabasan adam.
Akşama bir restorantta Swahili yemeklerini denemek üzere bir gün önceden sipariş vermiştik. Kumsalda dolunay altında restorantımıza yengeçleri kovalayarak gittik. Masamızı da dolunaya göre yerleştirip bir güzel ziyafet çektik.
Haaa, bu arada Alman odayı boşaltıp Mombasa’ya gitmiş. Teraslı meraslı, dolunaylı, meltemli bir odamız var artık!



Not: ben ve kopek, elim ve kopek fotograflari Nina tarafindan cekildi. Sonunda kendi kendimin fotografini cekebilmek icin yogavari hareketler yapmama gerek kalmayan bir tatil oldu :)


Duvar, Pwani`deki odamizin duvarinin alci zanaatkarlari tarafindan yapilmis fantastik dekorasyonu

No comments: