Thursday, December 20, 2007

Yetimhanedeki Yuzlere Bir Gulucuk Kondurmak Icin


Bu yil yetimhanede olamayacagim Christmas icin. Calistigim sirket 5 gun boyunca kapaninca bu yil ben de bi tatil yapayim dedim. Demez olaydim...
Cocuklar uzgun... Beni yatakhanedeki odalarina cekip `Sen olmazsan kimse bize yeniyili yasatmiyor` dediler gecen gun...
Hay allah! Tas gibi oturdu mideme :(
Yapacagim, yapacagim... Belki tam 25 Aralikta degil ama mutlaka bi seyler yapacagim!
Cocuklara bi seyler yapmama yardim etmek isteyen olursa lutfen haber versin...
Bir de yeri ve zamani midir bilmiyorum ama ayrica bu konuda yazacagim. Sayenizde blogumun ziyaretci sayisi guzelce artti. Sanirim reklam alabilirim artik tum geliri yetimhanedeki yuzlere bir gulucuk kondurabilmek icin! Varsa tanidiginiz bana yardim edebilecek, bir ses verin lutfen... Bu yetimhanede harcanamayacak kadar akilli cocuklar var.
Bayraminiz, yeni yiliniz kutlu olsun! Bu yil -nerede yasadigi onemli degil- birilerine gelecekleri ile ilgili bir sans tanimak isterseniz, daha mutlu bir insan olacaksiniz bana sorarsaniz. Ben de burslu okudum, insani nereden nerelere tasidigini cok iyi bilirim.
Sevgilerle,
Meltem

Thursday, December 13, 2007

Slim



Nina`nin Arap isi veya oryantal goruntulu takilara meraki var. Lamu`da dolasirken – e ne de olsa eski Arap adasi, Turkler bile yasamis bi sure burada- boyle bir dukkana rastgeldik. Boyle yuzuklu bileklikli bir taki begendi. Ama pazarlik yetenegi Turkler gibi olamaz Norvecli arkadasimin. Satici adam –Slim- fiyati soyledi, Nina`nin yine kasi gozu bana bi seyler soylemeye basladi ama anlamiyorum. En sonunda adami eski genc ve slim –zayif- fotograflarini gostermek uzere dukkaninin arka bolumlerine gonderince dedi ki `Meltem, ben hic pazarlik yapamam. Su adami bi elden gecirsene`.
Tamam, hic problem degil. Ingilizce, Swahilice karisik allem kallemle fiyati dusurmeye calisirken Slim birdenbire bana `Yok mu senin begendigin bi sey burda?` dedi. Ben de gozumu antik porselen parcalarinin gumusle cercevelendigi bir yuzuge bakip duruyordum. Cikardi, takti parmagima, `Sen biraz disari cikip dolassana, bu da sana benden hediye… Yoksa uc kurusa gidecek bilekliklerim yaaa` deyip basindan atmaya calissa da Nina `Hayir gitme. Bana kalsa kac para isterse onu verecegim` dedi. Ben de hem yuzugumu takip hem de Nina`ya indirim yaptirip hem de Slim`in Micheal Jackson`a gencken ne kadar benzediginden bahsedip al takke ver kulah bir alisveris neticesinde guzelce yuzuklere bezenmis bi sekilde dukkanindan ciktik.
Gercekten de benziyor di mi????

Wednesday, December 12, 2007

Lamu


Pwani’de kalmaya başlayan İngiliz bir kızın ısrarlarına dayanamayarak ertesi gün sahilden Lamu’ya yürüdük. Kah çocukların, kah kedilerin, köpeklerin peşinde mola vere vere yürüdüğümüz için 45 dakikalık yürüyüş saatler sürdü.
Lamu’da 3 tane motorlu taşıt var: 1 polisin, 1 valinin, bir de ambulans. Onun haricinde ulaşım eşek ve yelkenliyle. Bi de bizim yaptığımız gibi yürümek var tabii ki.
Lamu, bir eşekle bir insanın yanyana sığamayacağı kadar dar sokakları olan, bütün ev, bakkal, dükkan kapılarının birbirinden güzel olduğu, aynı zamanda Dünya Mirası ilan edilmiş 300 yıllık bir Swahili kasabası. Öğle vakti ulaştığımız için her yer kapalı, siesta yapılıyor anlaşılan. Belki son günümüzde gelip Lamu’da kalırız diye düşünüyorduk ama kalabalığı ve her şeyin üst üste gibi durması nedeni ile Shella’da kalmaya karar verdik.
Gezdik, tozduk, bir yemek yeyip tekrar Shella’ya doğru yola çıktık. Ama gelgitin gel vaktine kalmayalım diye aklımızdan geçirirken okyanusun bir adam boyu yükseldiğini farkettik.Yürüyüp geçtiğimiz kumsallar su altında. Paçaları sıvayıp bazen milletin bahçe duvarlarına tırmanıp son anda geçmeyi becerdik.
Akşam erkenden acıkıp erkenden yemeğimizi yedik.
Çok garip. Her şeyi yapıp bitirdiğimizde saat en geç 20:30 oluyor 3 gündür. Biz de Nina’yla kaldığımız pansiyonun terasına uzanıp miskin miskin kitap okuyoruz. Elektrikler kesilmezse tabii ki.

Pwani Guest House


Denizden gelip duş alıp hemen yemek peşine düştük. Bahari (Deniz) adında bir restorantta komik bir garson eşliğinde karnımızı doyurduktan sonra kaldığımız pansiyonun teras katına çıktık.
Teras muhteşem, dolunay var, okyanus manzarası var, palmiye ağaçlarının dallarının çıkardığı ninni gibi hışırtı var, balıkçıların aşağıdan gelen kahkahaları, sohbetleri var...
Teras kattaki iki odadan birinde Maya ile Ushir adında Slovenyalı bir çift var, bir de adını anımsamadığım bir Alman çocuk. Nina ile ben de katıldık teras keyfine.
Nina Alman’a “Mombasa’yı soruyordun, Meltem Mombasa’ya gitti. O sana anlatsın.’ dedi. Ben de Mombasa’yı, şehri pek beğenmediğimi, ama kumsallarının çok güzel olduğunu söyleyip, özellikle Tiwi Beach’e nasıl gidileceğini anlattım saf saf. Meğersem ertesi gün Mombasa’ya gidip gitmeme konusunda tereddüt ediyormuş. Desene şöyle güzel, böyle güzel de çıksın gitsin teras katındaki odadan sen de bi güzel yerleş Nina’yla güzelim odaya. Hay Allah dedim iş işten geçti.
Saatlerce hepberaber sohbet ettik, sonra odalara çekilip bi güzel uyku çektik.
Ertesi sabah saat 7de uyanıp göz alabildiğine uzayan kumsalda peşime takılan iki köpekle yürüyüş yaptım. Balıktan dönen balıkçılarla ertesi gün almak üzere karides ve ıstakoz pazarlığı yaptım. İki günlük akşam ziyafeti hazır.
Tüm gün kumsalda tur satmaya çalışan teknecileri başımızdan atma görevi benim oldu. Nina bu tür satıcılara karşı çok asabi olduğu için zaten tüm sabah yürüyüş yaparken “bizim kaptanımız var, yelkenlimizi de ayarladık. Boşuna uğraşmayın.’ içerikli mesajlar vererek dolaşmıştım. Faydasını gördük.
Seromon isimli bir Masai ile üzerimde para olmadığı için ertesi gün kumsalda buluşup bileklik almak üzere anlaştık. Nina, kolumdaki bilekliklere, bir de bana baktı ‘yetmiyor mu bileğindekiler?’ diye... Ama onlar benim bileğimde kalmıyor ki çam sakızı çoban armağanı dağıtıp duruyorum bendekileri. Ama bu kez kararlıyım son verilecek bu bileklik hediye etme devrine...
Fatima isimli bir kadınlar gitmeden bir gün önce ellerimize ayaklarımıza kına yaptırmak üzere sözleştik. Ve tüm gün muska böreği gibi, içinde et veya sebze olabilen “Samosa” denen yiyeceği satmaya çalışan aynı adamla uğraşmak zorunda kaldım. ‘Hayır’dan, ‘tokum’dan anlamayan, restorantta yemeğinizi beklerken bile terastan sarkıp samosa satmaya çalışan densiz bir adam! Aynı gün içinde 5 kez reddettikten sonra bile tam pansiyona giderken hayalet gibi önümüze çıkıp bize samosa satmaya çalışan karabasan adam.
Akşama bir restorantta Swahili yemeklerini denemek üzere bir gün önceden sipariş vermiştik. Kumsalda dolunay altında restorantımıza yengeçleri kovalayarak gittik. Masamızı da dolunaya göre yerleştirip bir güzel ziyafet çektik.
Haaa, bu arada Alman odayı boşaltıp Mombasa’ya gitmiş. Teraslı meraslı, dolunaylı, meltemli bir odamız var artık!



Not: ben ve kopek, elim ve kopek fotograflari Nina tarafindan cekildi. Sonunda kendi kendimin fotografini cekebilmek icin yogavari hareketler yapmama gerek kalmayan bir tatil oldu :)


Duvar, Pwani`deki odamizin duvarinin alci zanaatkarlari tarafindan yapilmis fantastik dekorasyonu

Friday, December 07, 2007

I believe I can fly! - 2



Uçağa bindik. Ama uçak kalkmyor. Sonra kaptan pilot bir anons yaptı: “Sol kanattaki motorumuzda problem var. Onu test ediyoruz. Problemi çözer çözmez havalanacağız.”
Aradan bir yarım saat geçti, bir anons daha: “Motordaki problemin çözüldüğünü düşünüyoruz. 5 dakikaya kadar havalanacağız.”
Uçtuk. Emniyet kemeri ışığı sönünce kaptan “Motorumuz problemsiz çalışıyor. Lamu’ya varabileceğiz gibi duruyor.” demez mi???? Ne demek “gibi duruyor”??? Ya gerçekten “gibi duruyor”sa???? La havle!
Malindi havaalanında bir mola verdik, inenler binenler var. Lamu’da bizi karşılayacak olan Muhammed’le konuştum telefonla. Her şey yolunda, bizi karşılamak üzere havaalanına gelmiş bile. Daha önce Lamu’ya giden bir tanıdığın tanıdığından telefon numarasını aldığımız bir çocuk Muhammed.
Malindi’den tam kalktık, hop tekrar inişe geçildi. Lamu’dayız!
Lamu’ya indiğimizde dünyanın en küçük duty free dükkanıyla karşılaştık. Ve sigara içme alanı kocaman bir mango ağacının altı J
Muhammed, bizi Lamu’da bizim için kiraladığı küçük bir Swahili evine götürdü. Daracık sokaklar, eşekler, çocuklar arasında Shwari House’a (Sessiz Ev) geldik. Ama okyanusu gördük ya duramıyoruz. Hemen Shella köyündeki kumsala gitmek istedik.
Muhammed, kardeşi Shahid ve arkadaşları Hasan’la Shella’ya gitmek üzere bir yelkenliye bindik. Yelkenli fantastik. Gövdesinin iç tarafındaki iskelete rasgele tutturup bir sağa bir sola yerini değiştirdikleri 30 cm eninde 2.5 uzunluğundaki bir tahta parçasının ucuna oturup dengeyi sağlamaya çalışıyorlar. Tahtanın 1.5 metresi suların üzerinde, Hasanla Shahid en ucunda oturup Nina’yla benim ağırlığımı, bir de rüzgarın gücünü dengelemeye çalışmaları görülecek manzaraydı. Bazen o kadar eğiliyordu ki nerdeyse kafamız suya girecek.
Bir ara o fena yana yatmaların birinde Hasan suya düştü. Nina “fotoğraf makinem de düşer mi? Ben düşeyim dert değil ama o makine düşmesin” diye feryat etti. Ama Muhammed zaten bizim çantaları zaten yelkenlinin ana direğine güzelce bağlamıştı bile.
Shella’ya gelir gelmez Volkan’ın tavsiye ettiği Pwani Guest House’a gittik ve teras katı diye tutturduk. Teras kattaki odalar doluymuş, ama yarın boşalıyormuş. Yuppie, yallah, hurraaa, Allah İngilizce, Türkçe, Arapça sevinç nidaları ile odaya yerleştik.
Muhammed şaşkın gözlerle bizi izlerken “Muhammed lütfen bizim eşyaları buraya getirebilir misin? Biz buraya yerleşmek istiyoruz” dedik. Plan bir gece Lamu kasabasında kalıp sonra Shella’ya geçmekti Ama o kadar sevdik ki pansiyonu ve Shella’yı, evin bir gecelik kirasını ödeyip odamızın anahtarını aldık.
Sonra yallah denizeeeeeeeeeee!

Müşteri hiç de haklı değildir

Sabah feci güzel bir kahvaltı sonrası Lamu’ya uçmak üzere tekrar havaalanına gittik. Kenya havayolları görevlisi, valizleri uçağa götüren mekanizma çalışmadığı için valizleri uçağa kendimiz taşımamız gerektiğini söyledi. Tövbe tövbeeeee! Ben de –zaten kılım Kenya Havayollarına- ‘Benim problemim değil ki. Kendiniz taşıyın’ dedim bilmiş bilmiş. O sırada Nina’ya takıldı gözlerim, kaş göz işaretleriyle kontuarın hemen yanındaki kocaman bir duyuruyu göstermeye çalışıyor bana.
Hayatımda ilk kez böyle bir duyuru gördüm, inanamadım: “Kenya Havayolları çalışanlarına karşı kaba davranışlarda bulunan müşterilerine karşı SIFIR TOLERANS gösteren bir şirkettir. Çalışanlarımıza karşı hakaret, tartışma, kavga girişiminde bulunmak suçtur. Asarız, keseriz, sabrınızı tüketiriz, gıkınızı çıkarırsanız da ya atarız uçaktan, ya da polise veririz” gibi bir şey. Yani “Müşteri her zaman haksızdır” gibi bi şey...
Hani bizde
-Müşteri velinimettir.
-Müşteri her zaman haklıdır.
-Şikayetleriniz için 0800XXXXXXX numarayı arayın.
yazar ya... Burda tam tersine “Aklınızdan bile geçirmeyin, pişman olursunuz, süründürürüz” gibisinden bir tehdit yazıyor.
Dedim ki kendi kendime “Ne kadar milleti zivanadan çıkarmışlar, cinnet geçirtmişler ki bunu yazmak zorunda kalmışlar.
Kişi kendin bilmek gibi ilim olmazmış...

Nairobi’ye Varış

Nairobi’ye geldiğimizde Nina, kırmızı pasaportu olduğu için göçmen bürosu sırasında ayrı sıraya girdi. Ben sıradan insanların sırasına girip sadece 4 boş sayfası kalan pasaportumda Kenya vizesi için mümkün olduğu kadar az yer kaplayacak kenarda köşede bi yere Kenya vizesi mührünü bastırtmayı başardım.
Nina, hem uçağa bagaj verdiğim için, hem de “sıradan insan” vizesi alacağım için beni beklemek zorunda kalacağını düşünüyordu. Daha merdivenden inerken valizimi de gördüm, indim, aldım ve Nina’yı beklemeye başladım. Heh heee :)
Adana Anadolu Lisesi’nde beraber okuduğum Volkan, Nairobi’de yaşıyor. Bu gece onda kalacağız. Bizi almak için şöförünü gönderecekti, bir de baktım birisi elinde ‘Meltem, ALA 88’ yazan bi kağıtla bekliyor. Yani Adana Anadolu Lisesi 1988 mezunu Meltem! Çok hoşuma gitti.
Bindik arabaya, doğru dünya güzeli karısı Eva, dünya şekeri kızı Vanessa ve dünya yakışıklısı babasını görmeye!
O kadar yıpranmışız ki Nina ve ben mışıl mışıl, Tabby (evin kedisi) de mırıl mırıl uyuduk futbol sahası büyüklüğündeki yatağımızda...

Wednesday, December 05, 2007

Jacaranda Agaci


Lamu anilarina devam edecegim ama ofisin onundeki su manzarayi paylasmadan gecemeyecegim...



Jacaranda agaci cicek actigi zaman yerde de olsaniz gokte de olsaniz, farketmemek olasi degil :)


Yer de mor, gok de...

Tuesday, December 04, 2007

Öldüren Havaalanı Diyalogları

Havaalanında elimizde valizlerle üst kata çıkmak istiyoruz. Israr ediyorum, asansör var, kullanalım diye. Bir havaalanı görevlisi geçerken soruyorum: “Asansör nerde?”
Bir tarafı gösteriyor, o yöne doğru gidiyoruz. Asansörün düğmelerine basıyoruz ama hiç ışık yanmıyor. Aynı görevli yanımızdan tekrar geçerken soran gözlerle bakıyorum. “Asansör var ama çalışmıyor, bozuk” diyor sakin sakin gülümseyerek... Dogru. Var mi, var. Calisiyor mu diye de sormaliydim...
Arrghhhhhh!!!!!

Kafede oturuyoruz. Bir garson geçiyor yanımızdan. “Self servis mi burası?” diyorum. Yanıt kafa karıştırıcı: “İsterseniz self servis, istemezseniz değil” diyor. Kafam bulanıyor. “O zaman sana sipariş verelim, menüyü getir de” diyoruz. “En iyisi siz gidip kendiniz alın” diyor.
İstesem de istemesem de burası self servis, söylesene be adam!

I believe I can fly!



Tarih: 21 Kasım
Entebbe Havaalanı Kampala’dan bayağı bi uzakta. 40 km ve normalde 45 dakika - 1 saat arası rahat gidilir. Kraliçe Elizabeth CHOGM için Entebbe’ye bugün inecekmiş.
İki gün önceden tüm şehre adım başı polis yerleştirildi. İşten çıkıp eve gidiyorum, polis...Markete gidiyorum, polis...Sanırsınız Kraliçe bana gelecek! O kadar alakasız mesafeler ki bu poils koydukları yerler.
Sokak lambalarına bir gece önce ampuller takıldı. Erkenden takarlarsa çalınırmış :(
Nina sabahın köründen aramaya, mesaj atmaya, email yazmaya başladı. “Kraliçe için havaalanı yolunu saat 18:00de kapatacaklarmış. Naapcaz?” diye. Çalıştığım firma uçakla kargo işinde Uganda’nın en büyüğü olduğu için haberler bize geliyor. Doğru. Tüm Entebbe ve Kampala arası yol trafiğe kapatılacakmış.
Bir haber daha geliyor, 18:00de değil 16:00’da kapatılacakmış diye. Elimiz ayağımız birbirine dolanıyor, çünkü bir kapattılar mı ne zaman açarlar Allah bilir!
Saat 13:30da yola çıkıyoruz, yollar hınca hınç doludur, millet Kraliçe gelmeden, yollar kapanmadan bir an önce havaalanına gitmeye çalışır diye. Bir de ne görelim??? Yollarda in cin top oynuyor!
(Her Entebbe Havaalanına gelişte aynen yaşanan dialog:
Girişte polisler, dikenli engeller her zaman var. Polisin önünde duruyoruz. Son derece beceriksizce ciddi, zeki ve önemli görünmeye çalışan bakışlarla arabanın içine göz gezdilir ve:
- Silahlı mısınız?
- Ne?
- Silah var mı?
- Nasıl yani?
- Patlayıcı madde var mı?
- Var. Sakızımı balon yapıp patlatacağım!
Sanki üzerimizde patlayıcı madde olsa, sana söyleyeceğim. Yok demeniz yeterli, asla arama yapılmaz...)
Neyse...
Havaalanına uçuşumuzdan 6 saat önce ulaştık. Yemek yedik, kitap okuduk, aylaklık yaptık, bütün parfümleri denedik, sudokunun en zorlarını çözdük, bira, kola, kahve içtik, Kraliçe ve CHOGM’la ilgili güzel hislerimizi dile getirdik...Ama Nairobi uçağına da kazasız belasız, hem de tam vaktinde bindik. 1 saat sonra Nairobi’deyiz. Yarın sabah Lamu’ya uçacağız.
Yine “I believe I can fly” şarkısı dilimde... Genelde rötarsız uçmayan Kenya Havayollarıyla her seyahat ettiğimde uçmuş olmam, hatta varmış olmam gereken saatlerde hala bekleme salonunda otururken söylediğim “Allah’tan ümit kesilmez” şarkısı. Ama bu kez Kraliçe sağolsun keyiften söylüyorum!
I believe I can fly!
Fotograflar: http://www.chogm2007.ug%60dan/ alinti, ben gormedim Kralice hazretlerini :)

Kraliçe Elizabeth, Ben GHOGM’a Hazırlanamadım :)

Tarih: 20 Kasım
Bir zamanlar İngiliz sömürgesi olan tüm ülkelerin devlet başkanları belirli aralıklarda buluşurlarmış. Kraliçe de gelip toplantı organizasyonu içim akan fonlar nedeni ile altın gününe dönüp ev sahibi ülkeyi bir anda cennete çeviren bu toplantıda pasta çörek börek yiyen ülke temsilcilerine “Ah afacanlar, bağimsiz oldunuz da başınız göğe mi erdi? Sizi gidi haylazlar, esas ben kurtuldum sizden!” demekle dememek arası bir ruh halinde suratına yapıştırdığı bir gülümseme ile el sıkar dururmuş.
İki yılı geçti Uganda’ya geleli ama iki yıldır ve Allah bilir yillar öncesinden başlayan bir “CHOGM’a (Commonwealth Head of Governments Meeting) hazır mısınız?” geyiğidir herkes birbirine sorup dururdu. Meğersem bilmemkaç ülkenin devlet başkanı Kraliçe’ye saygılarını sunup, el öpüp bahşiş toplamak, “Bağımsızlığımıza kavuştuk, bıraktın, serbest kaldık ama yemezler. Bak hala kendi başımıza beceremiyoruz” demek için bir fırsatmış.
Diz kapaklarıma kadar derinlikte çukurlarla dolu olan yollar, insanı deli eden bir mantıkla yollar trafiğe kapatılıp hummalı bie şekilde yeniden veya ilk kez asfaltlandı.
Bazı göbekler genişletildi, aşırı geniş, trafiği engelleyecek kadar geniş, akıl erdirilemeyen göbekler yok edildi.
Binalar yeniden boyatıldı, polis gücü yetersiz olduğu için geçici “Ekipler" ve "Ekipler Amirleri” görevlendirildi. Bembeyaz kıyafetler dağıtıldı bu kişilere ama CHOGM’dan bir gün öncesine kadar verilmedi, Uganda’nın kıpkırmızı toprağı herşeyi boyadığı gibi bu üniformaları da kirletir diye...
Herkes, tüm Uganda deliler gibi özellikle Kraliçe’nin geçeceği yol üzerinde olan herşeyi düzeltmek ve yapmak için deliler hazırlandı sizin anlıyacağınız... Kampala’da sadece 3 kavşakta bazen çalışıp bazen çalışmayan trafik lambalarına 3 kavşak daha eklendi. 6 kavşakta trafik ışığı!! Vay be! Ne şehir!!
Önce ben bile şaşırıp kaldım trafik ışıklı kavşaklarda matatu (dolmuş), kamyon, bisiklet, yaya, boda boda (motorsiklet taksi), keçi, inek kaosu içinde araba kullanmaya alıştığım için. Turkiye`ye gelip araba kullansam iki gun sonra fotografim asilir her yere “Aranıyor” diye. Ama burada trafikte terörist olmazsanız, herkesin ya iki gün önce araba kullanmaya başlamış gibi ya da intihar komandosu gibi araba kullanmasıyla cinnet geçirmeniz çok uzak değil! Saldırıya saldırıyla yanıt vermezseniz, gideceğiniz yere ulaşmanız olası değil!
Kaç tane yeni otel inşa edildi sadece CHOGM için bilemiyorum. Kampala’nın görüntüsü değişti, yani uzaktan merkeze bakınca bayağı büyük bir şehir gibi görünmeye başladı.
Uzatmayayım: Tüm Uganda CHOGM’a hazırlandı, yolları ve trafik lambalarını anlatmıştık. Yol kenarlarındaki satıcılar yok edildi. Şehrin en merkezi yerlerinden olan Kisementi meydanı, etrafındaki bi sürü restorant, bar, kuaför, süpermarket vs vs sahipleri tarafından defalarca “Lütfen bu meydanı yaptıralım, çamur içinde ve sanki ortasında mayın patlamış gibi duran asfalt/toprak kaosuna bir son verelim. Biz kendimiz hepberaber cepten yaptırmaya hazırız.” demelerine rağmen belediye tarafından diğer firmaların iki katı fiyat biçen bir yapı firması tarafindan yaptırılması şart koşulduğu için yapılamamıştı. O arbede içinde kaçak manav, dvd dükkanları, terziler türemişti alanda.
Bir gün gittik meydana, dümdüz her taraf. Bütün o mantar gibi türeyen bakkallar çakkallar yıkılmış, iş makineleri asfalt döşüyor! Kisementi de hazır CHOGM’a!
Baktım ki ben bu CHOGM için pek hazır değilim, 22-23 Kasım Perşembe ve Cuma da resmi tatil ilan edilmiş son anda, Kraliçe geldiğinde hazırlıksız yakalanacağıma kaçayım...Yakın arkadaşım Nina’ya bir mesaj, nereye vizesiz gidilir bir araştırma, haydi hoppala yallah derken Lamu adasına gitmek üzere biletler hazırlandı!
Lamu adası! Hayal adası, gerçek olmayan, gerçeklikle ilgisi olmayan, hiç bir zamana ait olmayan ada!
Yarın, Kraliçe’nin gelecegi gün yola çıkacağız!

Tuesday, November 27, 2007

Lamu`daydik

Kralice Elizabeth ve bir suru devlet baskani Uganda`ya gelecek diye -hikayesini anlatacagim- gecen Persembe ve Cuma gununu guvenlik nedeniyle Uganda`da resmi tatil ilan ettiler. Tatil sozunu duyar duymaz Facebook`a girip online olan ilk ve -tabii ki - en yakin arkadaslarimdan Nina`ya bir mesaj ativerdim: su tarihlerde Lamu`ya gidelim mi?
1 saat sonra yanit geldi, biletleri ayirtmis, hangi saati istersin? diye...

Lamu, Kenya`da Hint okyanusunda Somali`ye yakin 300 yillik gecmisi olan bir Swahili adasi. Unesco tarafindan ada, Dunya Mirasi ilan edilmis.

Ilk fotograf Lamu adasina tekneyle ulasabildigimiz Manda adasindaki Duty Free Shop! Fotograftaki cocuk dukkanin sahibi. Ben fotograf cektirince cocukla dalga geciyor kenarda oturan yerli amcalar: `Amma duty Free haa... 50 usd`a tamami satin alinir` diye...

Digeri de Nina ve ben, tekneyle Manda`dan Lamu`ya gecerken...

Devami daha sonra :)

Friday, November 09, 2007

I love you, Jennifer


Bizim bi tane Yilma abimiz var, ne zaman evine gitsek kazan kayniyor, yemekler corbalar sunlar bunlar hem de Turk usulu yapilmis hazir. Sirri Jennifer: Esi Uganda`ya geldiginde evlerinde kalan akilli mi akilli Jennifer adinda bir kiza yemek yapmayi ogretiyor, sonra gel keyfim gel…
Yilmaz abiyi aradim, `Jennifer`in bir arkadasi var mi onun kadar akilli, onu da ben alayim yanima da bana yemek yapsin` dedim. Yilmaz abi `Jennifer benim yanimda ayrildi ama part time is bakiyor` deyince kaptim Jennifer`i.
1.5 ay devamli yemek yaptik Jennifer`la beraber. Ingilizcesi iyi degil , Turkce, Swahilice yarim yamalak anlasarak yaptik ama. Ingilizce rende diyorum anlamiyor, rendeyi gosteriyorum, `Oooo, rende` diyor, Yilmaz abini esinden ogrenmis. `Okra, lady`s finger` hepsini sayiyorum bamyayi anlatmak icin, anlasamiyoruz, satin alip getiriyorum bunu demek istemistim diye. `Bamya` deyiveriyor J
Mercimekli kofteler, taze fasuleyeler, sarmalar, dolmalar, kuru fasulyeler, etli nohutlu pilavlar, tantuni, imam bayildi, tarhana corba, saksuka, acili ezme, patlican salatasi aklimiza ne gelirse yaptik…Sonra test zamani geldi. Bakalim ogrenmis mi diye…
Felaket ! Her bi seyi felaket guzel yapiyor! Eve gidince yemegin hazir oldugunu en son animsadigim zaman 20 yil onceydi galiba…Nasil bir zevkmis eve gelince kaynamis tencerenin basina oturmak!
Erkek veya cocuk olmak varmis dedim kendi kendime… Zevke bak yaa…
Fotografta Jennifera lahana sarma ogretirken J
Tek bir problemimiz var Jennifer`la, okuma yazmasi yok. Telefon verdim bi tane aradigimda bulabileyim de haberleselim diye, uzun sure acmayi ogrenemedi. Simdi iyiyiz, aciyor, ariyor, problem yok. Ama yemek tariflerini yazamadigim icin Catherine`e tembihiliyorum her seyi, Catherine Turk yemekleri alimi oldu.

Cok yasa 2.Dunya Savasi!


Mbale-Iganda arasinda giderken cok guzel bir gol-sazlik-papirus batakligi kombinasyonunu gorunce azcik durduk bi kac foto cekip biraz bacaklari acmak icin. Bi de kopru var yaninda ama koprunun kenarinda bir yazi dikkatimi cekti: `This bridge originally formed part of an emergency bridge in London over the Thames during 2.World War 1939-1945, reerected here in 1953`. Yani bu kopru 2.Dunya Savasi sirasinda Londra`da Thames nehri uzerinde bir acil durum koprusunun parcasi olarak insaa edilip 1953`te buraya tekrar insaa edilmis.
2.Dunya Savasi sonrasi satilmayacak, kullanilmayacak o kadar cok seyi savasa katilan ulkeler 3.Dunya Ulkelerine gondermis ki! Kopru bu be! Nasil gonderdin????
Hani bir dogal parkta bizi fil kovalamisti daha once??? O dogal parkta Almanlardan hediye bir kamyon vardi ki evlere senlik! Uganda Wildlife Authority kamyonu bu kus ucmaz kervan gecmez dogal parka safari araci olarak gondermis. Kamyonun arkasina sandalyeler dizilmis ve arkalari da kamyona iple baglanmis. Al sana safari araci! Arac o kadar fantastik ki iyi araba kullanmasi ile ovunen iki arkadasim soforden rica edip araci kullanmaya kalktilar, yerinden kipirdatamadilar…
Fakir ulkenin cocugu olmak fakir babanin cocugu olmak ile ayni sey galiba… Baba ayakkabi alamaz cocuguna parasizliktan, devlet hem kopru yapamaz hem de ayakkabi alacak parayi saglayamaz vatandasina… Yok yok, ikincisi daha kotu galiba…
Ama burda sikayet, sizlanma, aglama, bagiris cagiris, kavga yok… Hep bir sonraki gunu kurtarma kaygisi var. Ama iki gun sonrayi degil! Iki gun sonrasi o kadar uzakta ki onun da sirasi gelecek ama daha degil!
Yani aslan da ceylan da insan da her sabah kosmaya basliyor, ama o gun icin! Yarin icin avlanan aslan gordunuz mu siz hic belgesellerde???? Ya da yakalayamadim diye sizlanan????

Friday, October 26, 2007

Bir Afrika Atasozu



Afrika`da her sabah bir ceylan uyanır, en hızlı aslandan daha hızlı koşması gerektiğini; yoksa öleceğini bilir.





Afrika`da her sabah bir aslan uyanır, en yavaş ceylandan daha hızlı koşması gerektiğini yoksa aç kalacağını bilir.



Aslan ya da ceylan olmanızın bir önemi yoktur.Yeter ki güneş doğduğunda koşmak zorunda olduğunuzu bilin.

Thursday, October 18, 2007

Kidogo Kidogo…

`Kidogo kidogo` Swahili dilinde `Azar azar` demek…
`Pole pole` ise ` Yavas yavas`…
Afrika`da hayatin ozeti bu: kidogo kidogo, pole pole…

Ilea –fotograftaki- adinda bir arkadasim iki yil once Amerika`dan Uganda`ya kucuk yasta tecavuze ugrayip hayat kadini olmus, anne olmus, okuldan ayrilmak zorunda kalip cocuguna bakmak icin sokaklarda kendini satan kiz cocuklarina hem egitim, hem bir ev, hem de hukuki yardim etme amacli bir hayir kurumunu kurmak icin geldi. Aradan koskoca iki yil gecti,Afrika`nin `kidogo kidogo` ve `pole pole`leri canindan bezdirse de su an 30 kizi sokaklardan kurtardilar. Yaslari 9 ile 21 arasinda degisen 30 kiz… Dertlerini, sabirsizliklarini da http://kidogokidogo.blogspot.com adresli blogunda paylasti.

Izniyle bir hikayesini paylasiyorum sizinle…

Kuzeydeki kamplarda yasayan bir Ugandalinin gozuyle hayat…

`My name is Lanyero. I am a young man. Newly married, eager to care for my new bride and start a family of my own. The dirt I stand on has been faithful to my father and to my father’s father, and to my grandfather’s father. This soil has given me life, it has birthed the materials for my home, and it has covered my dead. I grew up playing in this mud with my closest friends. They have always been by my side.
The brother I follow knows my deepest desires, my most intimate fears, my most secret secrets. He sees my strengths more clearly than I ever will. I cannot imagine life without him. Father has raised me here in Acholi land, with my brothers and sisters. Teaching us how to dig, teaching us how to care for the soil. Helping us to understand the complexities of the nature that sustains our livelihood. If we pay attention and follow in his footsteps we won’t ever be hungry. Father and Mother work tirelessly, from them I learn devotion.
The land is faithful. Our families will always be provided for. Acholi Land has never been better. Our schools are among the best in the country. We are flourishing as a people. We are strong and we are dignified.
My bride is young and the two of us hardly know each other. Yet I feel so much for her that there is an actual physical ache in my chest when I think of her. At the site of her my heart might actually stop. At her scent my desire grows so intense I can’t see straight. How is it possible to feel so strongly yet have no idea how to describe this feeling?
There are rumors of a rebellion in the south…Our village is warm and peaceful. All is as it should be. I’ve witnessed a lot over the years. Father has told me countless stories of the first white men in our land. They have divided our tribes and families. But we are a strong people. We have persevered as they have attempted to take our land and change our ways. This land will yet feed me and my clan, just as it always has.
What is this word the white man uses? Poverty? Poor? He says it over and over, yet I’m not sure what he is getting at and why he is so insistent on changing us. It’s as if he thinks something is wrong with our people.
My clan elders are old and wise. From them I learn of the strength and history of our people.It is the early 1990’s and alas I understand War’s power. Its destruction has eaten away my hopes. My friends and the brother I follow lay dead at the hand of a rebel. This rebel is one of us who says he fights for our freedom, yet his violence has instead enslaved. We can trust no one. The government soldiers and the rebels are somehow similar. I do not understand. This camp does protect us, this camp does not feed us. Our land is only a short walk away, yet even it is untouchable. It no longer cures the ache of the hunger consuming my family. The land cannot heal the pain this war has created in my deepest heart. Yet I must remain strong, I have a family to care for. What kind of man does not, can not protect his family and feed his own children?
This war has stolen our children. All that remains are the cries of their wailing mothers and the sound of their screams in our heads. What is life without children? There is no life at all, only desolate hearts aching for their return. Who will follow us? Who will carry on our traditions? Who will be left standing when we pass away? And where have they taken our children? They have been taken in the night. Most do not return, and those that do no longer have life dancing in their eyes. Instead they carry with them a darkness I cannot understand.
Our people are a people of dancing, dancing bodies, dancing hearts, dancing eyes. Our children’s bodies know how to dance, but their hearts do not. Their eyes are weary. We are a dancing people, yet we do not dance any more.
My heart is weary. I too am tired of war. I am tired of our children being taken and I am tired of our women being abused. I am tired of our men being defeated by the daily struggle to live. What kind of people will our children grow up to be? Those in the bush do not know the love of a Mother or Father. They have no respect for their elders. We are a tired people. Our men drink to forget. I cannot blame them, I too drink to forget. But I cannot forget. I fear the world has forgotten us.And now the white man is back. This time he comes with the words “aid” and “development” and “NGO” and “charity”. They dig wells for water and pits for waste, but there is never enough. They hand out food, but we are still hungry. They speak of health and sanitation, but these ideals have somehow been buried with our murdered families. They talk of education, but we left our schools in the villages long ago. The replacement schools are overcrowded and our teachers are tired. White people talk to us about a lot of things, but I fear they do not understand. All we truly want is peace. They live here in Uganda, but they do not live with us. They drive fancy cars, but they do not walk with us. They cannot understand the dignity our people once bore. They do not know how our hearts used to dance. Instead of trying to understand us, they pity us. Instead of talking with us, they talk to us. And we do not expect they ever will understand, for they do not care to ask.So they give and we take. This is how the relationship is. All we have to give them is our time. All we have to give is what is left of ourselves. But they do not have time for our time. They do not want what is left of us. They do not ask us to share what we have to offer.So they give and we take. Their intentions are good. Perhaps they think we have nothing to give back. Perhaps they simply don’t want it.I am confused by these do-gooders. They have only ever passed out goods, and we have accepted their gifts gratefully. I wonder if they know that it pains us to not work for our daily bread. They give and we take and the air is thick with a bitterness. It’s as if they resent us for receiving what they have offered. Isn’t this the system they have created for us to live in? In order to survive we had to take what they had to give.
Our dignity is still melting away. Can’t they see we are human just like them? I am clothed daily in my desperation. It is all I have known for countless years. Though I despise it, I cannot seem to escape. And now, I’ve finally seen the beautiful face of Hope. She was lost for so long. It seemed Suffering would be my only friend unto my death. But Hope is back, and she has brought Joy with her. She says Peace is on her way, and she has introduced a new friend named Grace. I do not know these friends well yet, and I’m not sure if I can fully trust them, but I welcome them with my entire being. My only wish is that they are here to stay. All I ask of my new friends is that they stay. That they stay and befriend our children. That our children may grow up knowing them. Perhaps these new friends will help our children forget Suffering and Fear. Suffering and Fear have worn us out, maybe these new friends will refresh us.My name is Lanyero. I am an old man now. If you have time I will sit and tell you my story. `

Kafe Yazilari 3




Hani ` bi sey icin, canimi yiyin` gibisinden bi yazi vardi ya bi kafede, iste ayni kafe...
`Bosgezenler, dedikoducular, bi sey icseniz de gelmeyin benim yerime` der gibi...
E gonul sohbet ister, kahve bahane

Ayi cikabilir, mango dusebilir...


Hani Kastamonu`da trafik levhasi var derler, `ayu cikabuluu, das dusebuluu` gibi bi sey hani... Uganda`da mango dusebilir kafaniza Allah korusun...Uyarmadi demeyin :-)

Istek uzerine... Devam :)





Istek uzerine...

























Istek uzerine bi kac foto daha koyuyorum

Tuesday, October 16, 2007

Seker bayraminda sekerlerimle...


Veremedim... Hani iki hafta once yetim yavru kopekleri almistim ya gece agliyorlar komsunun bahcesinde diye... Bi turlu geri veremedim...
Bi kez geri verdim, ama iyi bakilmadiklari icin gece yarisi aglamalarindan rahatsiz olup gece yarisi tekrar komsunun bahcesine girip geri aldik...
Gecen pazar da yavrulari almak isteyen birilerine kopekleri verecektim, arabaya bindik, yola ciktik, ben aglamaya baslayinca alamadilar...
Hep beraber geri eve geldik...
Bayramimiz boyle gecti...

Kafe Yazilari 2


Bu kafesler arkasinda gordugunuz TV hergun aksam 10dan once kapanacak ama... Ben anlamadim ne zaman...

Thursday, October 11, 2007

Kafe Yazilari 1


Bi sey icin, canimi yiyin!

Araba Yazilari - 2

Kisi kendin bilmek gibi ilim olmaz...

Araba Yazilari - 1


Istek uzerine araba yazilari - brrrrr, korkutanlardan! -
Isa`nin kanina guvenip de trafikte baskalarinin kanini dokmemesi dilegiyle...

Tuesday, October 02, 2007

Dun gece misafirimiz vardi yatiya



Dun benim kopeklerin annesi zehirlenerek ol(durul)du. Hani bi arkadasim vardi Justin, benim kopeklerimi aldigim arkadasim hani. Hem de komsum. Cocuklarina bakan bakici ile aralarina tatsizlik girince bakici tehditler savurarak evi terketmis iki gun once. Acmis agzini yummus gozunu, tum aileyi siradan gecirmis.
Dun kopegini, kopeklerimin annesini bahcede cansiz buldu Justin. Hic bir neden yokken bir gun oncesinde sevip oynadigim kopek oldu. Bakicidan supheleniyor dogal olarak. Burda olaylari cozmenin bir yolu kalmadiginda zehirlemek en cok basvurulan care(!). 3-4 ay once Genel Kurmay Baskani da zehirlenerek olduruldu. Siroz dediler, o bu dediler, ama adamin zehirlenerek oldugu gazetelere manset oldu.
`Ben bu adamdan cok nefret ediyorum ama adama gucum yetmez. Kime gucum yeter????? Bi kopegi var, onu cok seviyor, gunahsiz munahsiz ama bana ne? Ben de az cani degilim, onu oldureyim bari de ici acisin Justin`in` Bu mudur aklindan gecen bu kadinin????
Kopek oldu olmesine de iki tane 6 haftalik yavru kaldi geride. Dun gece Justin`in bahcesine girip garajdan yavrulari alip eve getirdik. Anne sicagina alisiklar, disarda ac soguk ne yapacaklar bu yavrular diye aklim orda kaldi. Biz de kaptik geldik. Besledik, yikadik, pire ve kene doluydu ustleri, temizledik, ilacladik, etraf batti, cis temizledik… Ama ilk yetim gecelerini sicacik yumusacik ve tok gecirtmek icin elimizden geleni yaptik.
Siyah olan cok serseri, krem rengi tombilik olani korumak icin gormeyen gozleri ile odaya kim girse bi hirlama bi havlama, uyurken bir horlama… Krem rengi olan ise tam bir bebek. Uyurken inleyerek ic cekerek bir yatisi var… Dayanilir gibi degil… Nerden mi biliyoruz???? Carsafin ustune kocaman bir cop torbasi serildi-cis yaparlarsa diye-, ustune carsaf, ustune battaniye, hep beraber uyundu da dun gece ondan J

Monday, October 01, 2007

Aboke Kızları


9 Ekim 1996da bir gece yarısı Uganda’nın kuzeyindeki Aboke`de yatılı St Mary’s Kolejinin yatakhanesinden yaşları 12-15 arası olan 139 kız çocuğu Lord’s Resistance Army (LRA) tarafından kaçırıldı. Bu kız çocuklarını hem komutanlarına eş –seks kölesi- hem de askerlere yemek, çamaşır gibi işlerde yardım etmek üzere hizmetçi olarak kullanmaktı.
Görülmemiş bir cesaretle okulun müdür yardımcısı İtalyan, Rahibe Rachele, teröristleri takip ederek bu dünyanın en vahşi gerilla ordusunun komutanlarını razı ederek 109 kızı kurtarmayı başardı. Fakat geride 30 kız kaldı.
Els De Temmerman’ın “Aboke Kızları” isimli kitabında kızların, gerillaların ve Rahibe Rachele`in öyküsü var...
Kitaptan bir alıntı: LRA kaçırdıkları kızları Sudan sınırını geçip LRA kamplarına götürmeye çalışırken geceyi terkedilmiş bir köyde geçirmisler. Köydekiler LRAnin yakında olduklarını bildiklerinden geceyi güvende geçirmek için bir askeri birliğe yürümüşler, geride yürüyemeyen yaşlılar ve hamileler kalmış. Sabah LRA kızlarla yürüyüşe devam etmek istediğinde 10 yaşarında bir kızın eksik olduğunu farkederler...ve gerisi kaçırılan Aboke Kızları”ndan biri olan Ellen’in gözüyle şöyle anlatılıyor...
““İşte burda!” deyip kızı terkedilmiş kulubelerden birinden çıkardılar...Asiler kızı dövdüler ve çok fena tekmelediler. Bi tane asker botları ile yerde yatan kizin göğsüne bile atladı. Kız inleyip yardım dileyen gözlerle etrafına baktı. Ama kaçış yoktu. Her taraftan darbeler alıyor fena halde dövülüyordu. Komutan diger Aboke Kızları”nı çağırdı. “Bitirin işini!” dedi. Tahta sopaları alıp kızı dövmeleri söylendi. Ellen’in bacakları titremeye başladı. Ellen sanki vücudu başkasına aitmiş gibi davranıp kendinden geçmeyi diledi, olmadı. Duraksayarak odun toplamaya giden arkadaşlarına katıldı. Sonra kızın etrafını sardılar ve bacaklarına hafifce vurmaya başladılar.
Asilerden biri “Öyle değil!” diye bağırdı. Kafasının arkasına ve boynuna nasıl vurmaları gerektiğini gösterdi. Aboke Kızları ağlayıp, biraraya toplanıp sonra sustular. Komutan iyice sinirlendi. Bizi sıraya sokup kaçmaya çalışan kızı teker teker dövdürdü. Yeterince hızlı vurmayanlar tokatlanıp istendiği şekilde vurana kadar zorlandı. Kurban çok fena kanama geçiriyordu. Son kız da dayağı attıktan sonra, ölü gibi görünüyor ama tüm vücudu titriyordu. Asilerden biri gelip emin olmak için son tekmeyi attı.
Sonra kızı kulübesinde saklayan hamile kadını ortaya getirdiler. Asiler hamile kadını artık hareket edemediğinden emin olana kadar dövdüler...
....
Neden? Diye merak etti. Neden böyle davranıyorlardı? Neden kendi halkını öldürüyordu bu asiler? Ve neden çocukları kullanıyorlardı bu iş için?”

İngiliz sömürge zamanından bu yana Uganda’da politik ve askeri güç kuzeyden Acholi kabilesinin elinde oldu. En son diktatör Milton Obote’nin yönetimine son veren, şu anki devlet başkanı Museveni de bir Acholi. LRA lideri Kony, Museveni’ye karşı gerilla hareketi başladığında amacı şuydu: Kony de bir Acholi’ydi ve Museveni’nin yerinde gözü vardı. Fakat direnişi sırasında o kadar çok zulüm yaptı ki kendi kabilesi olan Acholiler bile onu desteklemediler.
Ellen’in sorularına yanıt sapkın dindar LRA lideri Kony’nin kelimeleri ile: “Acholi kabilesi bana ihanet etti. Bana yüz çevirdiler. Kendi topraklarında yabancı tanrılara tapındılar, öğretmen, memur olarak devlet kuruluşlarında yer aldılar ve büyük düşmanımız Museveni’nin tarafını tuttular. Bu yüzden cezalandırılmaları gerek. Ben kendi halkımı öldürmüyorum, onları temizliyorum ki sadece temiz ve saf olanları kalsın. Ve saf olan temiz Acholi ırkı Sudan sınır ötesindeki kamplarımızda doğan bebeklerdir. Bu yeni oluşan temiz ve saf Acholi ırkı birgün sayıca o kadar artacak ve güçlenecek ki Uganda Hükümetini devirip ülkeyi On Emir’e göre yönetecekler!”
Bu sapkın mantıkla yüzlerce kız çocuğunu kaçırıp daha önce kaçırdıkları ve beynini yıkadıkları erkek çocuklarına seks kölesi yapmak, bir komutana 12 kadın verip üremesini isteyerek bu yeni “Temiz” ve “Saf” ırkın gerçekleştirebileceğine inanmak ne kadar hastalıklı bir zihnin ürünüdür???? Kabilesinin safligina ve temizligine bu kadar inanan bir insan neden masum kisilerin kulaklarini kesip yine kendine yedirir, neden dudaklarini kesip paramparca bu agiza asma kilit takar, neden yagmaya giderken karsisina cikti diye bir koylunun bacagini panga ile keser???? Neden!!!!!! Neden??????
Not: Aboke Kizlari icin rahmetli Papa 2. Jan Paul bile LRA lideri Joseph Kony`ye mesaj gonderdi de Kony hic orali olmadi.
Fotograflar:ww.bbc.co.uk
En ustteki fotograf: Joseph Kony

Friday, September 28, 2007

Erkek Adam Isa`yi Sever

Beni en cok sasirtan seylerden biri de su: Burda Tanri`nin adindan cok Isa aniliyor...
Bir araba stickeri daha var ki o da soyle: `Who is the man`s best friend? Dog or God?`