Wednesday, May 24, 2006

ÖLDÜREN DİYALOGLAR 6- UZAYDAN TAKSİCİ GELMİŞ HANIM!

Taksiye biniyoruz Bunga Hill’den.
Biz: Kabalagala’yı biliyor musun?
Bunga Hill’den dümdüz gidince Kabalagala zaten, başka yol yok.
Taksici: Evet. No problem.
Biz: Kabalagala’da Payless var, supermarket. Solda. Oraya gitmek istiyoruz.
Daha “Solda” lafını bitirmeden soldaki Shell’e sapıyor. Duruyor.
Biz: Ne oldu?
Cevap yok.
Biz: Ne oldu? Niye durduk?
Taksici “Sol” diyor sadece…
Daha biz sol demeden sola saptı, durdu. Yanlış anladı yawrucak diyoruz.
Biz: Bu sol değil, burası Shell. Biz Kabalagala’daki soldaki Payless’de incez. Devam edelim.
Taksici: Ok. No problem.
Devam ediyoruz.
Biz: Kabalagala’daki kavşak var ya…
Taksici açık olmayan radyonun sesini kapatır gibi yapıp “Pardon?” diyor. Elini de kulağına atıyor bir de… Sanki şimdiye kadar anlamadığı her şeyi radyonun açık olmayan sesi yüzünden duymamış da anlamamış gibi. Arkadaşımla ben birbirimize bakakalıyoruz.
Ben: Gördün mü radyo sesini kapama haerketini? Diyorum arkadaşımın kulağına…
Arkadaşım: Gördüm, sorma… diyor.
Gülmekten yerlere yatıyoruz. Ama taksicimiz hiç bir şeyin farkında bile değil. “Merhaba uzaylı, biz dostuz” diyesim geliyor ama nasıl tepki verip nereye sapacağını kestiremediğimden sesimi çıkarmıyorum.
Neyse, Kabalagala kavşağına geldik, az ilerdeki solda indir bizi diyoruz.
Yine sola sapmaya başlıyor ki ki biz önce sakin sonra delirerek histerik çığlıklar atıyoruz “Bu sol değil, bi sonrakiiiii!!!!!! Bu değil yaaaa!!!!” diye… Sola sapıyor, duruyor sakince. İlk sola, bir sonrakine değil!!!! Sonra da geri dönüp bize bakıyor nedir bunların problemi diye. Bu sol değil de sonraki solda inmek istediğimizi söylüyoruz. No problem diyor ama tık yok. Gitmiyor.
İnip arabadan yürüyoruz çaresiz…

En küçük deneyimin bile maceraya döndüğü bir yer burası. Sitcom ile soap opera arası, dinleyeni güldüren, yaşayanı sınayan bir yer…

ÖLDÜREN DİYALOGLAR 5- SİPARİŞ NASIL ALINAMAZ? İNSAN NASIL ACIKTIĞINA BİN PİŞMAN OLUR?

İsmi lazim degil Fransiz bir arkadaşımız var, yeni restoran açtı Kampala’da. Gittik gideceğiz, ha bugün ha yarın derken gidiyoruz çok acıktığımız bir akşam…
Restoran zifir karanlık, elektrikler yok malum. Kampala’da bir gün elektrik var, bir gün yok. Bir gün herşey yolunda, ertesi gün her yerde pancar motoru gibi tar tar tar jeneratörler çalışıyor. Gürültüden ne dediğimizi duyamıyoruz.
Neyse, sessiz ama elektriksiziz.
Ben, arkadaşım ve garson kızın diyalogu şöyle gelişiyor:
Ben: Vejeteryan lazanyanın içinde ne var?
Garson: Ben bi sorayım…
10 dakika geçiyor aradan.
Garson: Domates ve patlıcan
Ben: Hah ben ondan istiyorum. Ama azcık da kıyma koyabilir misiniz içine?
Kırk yılda bir canım et çekmiş.
Garson: Ben bi sorayım…
10 dakika sonra geliyor.
Garson: Patlıcan ve domatesle beraber kıyma da koyabiliriz.
Ben: Süper. Ben ondan istiyorum.
Arkadaşım: Ben bilmemne bifteğinden istiyorum.
Garson: Yanında ne verelim?
Arkadaşım: Ne var?
Garson: Patates kızartması, patates püresi veya pilav
Ben: Arkadaşım patates kızartması istiyor.
Garson: Elektrik yok, kızartma yapamıyoruz.
Ben: Fritözde yapmak zorunda mısınız? Tüpgazda mı yok? Ocakta kızartıverin.
Garson: Ben bi sorayım
10 dakika yok ortalarda. Geliyor sonra…
Garson: Yapamıyoruz.
Arkadaşım: Peki o zaman, patates püresi olsun. Bu arada biz çok açız. Şöyle güzel ekmek, tereyağı vs yok mu?
Garson: Ben bi sorayım
Ben: Yaw dur sorma, var mı yok mu?
Garson: Ben bi sorayım
Söyleniyorum sessizce…
Sor, Allah seni bildiği gibi yapsın, sor yaaa
Açım, kan şekerim düşmüş, adam öldürme saatime beş dakka kalmış, ama elim açlıktan elim titriyor… Masayı yemek üzereyim.
Şarap ısmarlama kısmını atlıyorum, dayanamazsınız diye…
Aradan bi yarım saat geçti, bir gürültü bir patırtı, bütün lambalar yandı, belli ki jeneratörleri varmış, onu çalıştırmaya karar verdiler. Aha dedim, patates kızartabilirler, garson kızı çağırdım. Bütün bu diyaloglar sırasında kızın yüzündeki huzurlu gülümsemeyi ve sevimliliğini de atlamayalım. Sabırla ve gülümseyerek ve çalıştığı restoranda ne olup bittiğinden bihaber halinden hiç rahatsız olmadan yapıyor yaptığı her şeyi. İnanılır gibi değil her şeye rağmen sevimliliği.
Ben: Bütün lambalar yandı.
Garson: Evet, jeneratörü çalıştırdık.
Ben: O zaman patates püresini patates kızartmasına çevirebiliriz.
Garson: Ama püreyi hazırlamışlardır…
Ben: O zaman ben patates kızartması istediğimde niye jeneratörü çalıştırmadınız da şimdi çalıştırıyorsunuz? Söyle şefe, oturup afiyetle hep beraber siz yeyin o püreyi madem hazırlamış. Çünkü ben patates kızartması isityorum.
Garson: Ben bi sorayım
Ben: Dur Allah aşkına sorma, deli olcam açlıktan ben yaaa…
Arkadaşım: Sakin ol Meltem, ben sana yarın bi sürü patates kızartması alcam, söz.
Garson kıza dönüp
Arkadaşım: Bizim ekmekle tereyağına ne oldu?
Garson: Ben bi….
Ben: Sen kimseye bi şey sorma. Ben gidip getircem onları şimdi.
Kalkıp mutfağa gidip ekmekleri sıcak sıcak getiriyorum. Garson kız da peşimden tereyağını getiriyor. Arkadaşım ekmeğine tereyağını sürüp bi ısırıyor.
Arkadaşım: Ama bu tereyağı değil, margarin…
Ben: Aman dur sormaya gider şimdi
Garson: Öyle mi?
Arkadaşım: Öyle. Tereyağınız yok mu her tarafta inek, keçi kaynayan bu ülkede?
Arkadaşım 7 yıldır bu ülkede yaşıyor ve dünyanın en tatlı en sabırlı insanlarından biridir.
Garson: Ben bi gidip…
Gerisini duymaya yüreğim dayanmıyor. Margarinli ekmeklerimizi yeyip sakinleşiyoruz.
Neyse efendim, arkadaşımın bilmemne bifteği kenarında patates püresi ile geliyor. Benim de kıyma katları arasına azcık lazanya hamuru sıkıştırılmış lazanyam geliyor.
Ben: Patlıcan nerde?
Garson: Nerde?
Ben: Yok, ben de onu soruyorum. Patlıcan nerde?
Garson: Yok mu?
Ben: Yok ama sakın kimseye bir şey sorma, olur mu?
Garson: Olur.
Mona Lisa gibi kız. Hep gülümsüyor, ama zorlanmadan. Gerçekten gülümsüyor herşeye rağmen.
Yemek bitince bi french press kahve içelim diyoruz.
Masaya sıcak su ve neskafe geliyor. Dayanamayıp hesabı ödeyip gidiyoruz. Ama tokuz ya… Garson kız hala o kocaman gülümsemesinden hiç bi şey eksilmeden bizi yolcu ediyor…

Garip yer burası… Biz mi çok talepkarız yoksa onlar mı çok geniş, karar veremiyoruz. Eminim o garson kızın bir blogu olsaydı bu günü ve bizi kesinlikle yazmazdı… Karnımız tok ya sinir minir kalmamış, kahkahalar içinde ayrılıyoruz bir daha asla gitmeyeceğimiz o restorandan….

ÖLDÜREN DİYALOGLAR 4- HOW ARE YOU, NE VAR YU MERAKI

Bu milletin hoş beş merakı bildiğiniz gibi değil. Ofiste oturmuş çalışıyorum. Içeriye sessiz sakince birisi giriyor. Karşımdaki kanepeye oturuyor gülümseyerek. Gülümsemedikleri bir an yok ki  Bakışıyoruz. Bekleşiyoruz. Sessizlik var, çıt yok. Bekleşiyoruz karşılıklı… Bayağı bir zaman geçiyor. Neyse, ben dayanamıyorum artık.
Ben: Who are you?
O: How are you?
Ben: Who are you?
O: I am fine. How are you?
Ben: Nice to meet you, Fine. I am fine, too.
Gülümsüyor. Sessizlik, sessizlik…
Ben: Who are you, ssebu, who are you?
O: My name is Nmuzeyabu Bassibika.
Ben: So?
Sessizlik, sessizlik…
Sessizlik, sessizlik…
İşime devam ediyorum artık sabrım tükenip. Konuya giremeyeceğiz anlaşılan.
En sonunda derdi anlaşılıyor.
O: Can you write this letter for me and print it?
Ben: Aaaaaa! Am I your secretary? Get lost, ssebu, kafamın tasını attırma…. Mektubunu daaa, seni deee… Aaaaa!!!! Yok mu akıllı bi adam burda yaaa?????
-burda Luganda, İngilizce, Türkçe hepsi birbirine giriyor  -

ÖLDÜREN DİYALOGLAR 3 – RESTORAN MACERASI

Bir arkadaşımla pis mi pis mahalle restoranına gittik, ikimizin de ölü hayvan yemekle arası yok. Restoran sahibi, ahçı, garson hepsi bi yerde uyuyor. Uyandırdık arkadaşları, açız dedik. Diyalog şöyle gelişti:
Biz: Ne yemek var?
Restoran sahibi: Domuz kaburgası
Biz: Vejeteryanız, başka ne var?
Restoran sahibi: Kaç parça olsun?
Biz: Ne kaç parça olsun?
Restoran sahibi: Domuz kaburgası
Biz: Et yemiyoruz. Pilav fasülye falan var mı?
Restoran sahibi: Domuz kaburgası var.
Biz: Pilav, fasülye, kasawa (bir bitkinin patatese benzeyen kökü) var mı?
Restoran sahibi: (Düşünüp taşınıp) Var
Biz: Getir o zaman. Açız.
Restoran sahibi: 4000 şiling
Pahalı haaa…Ama anlamadık niye pahalı olduğunu. Normalde 2000 şiling falan eder. Bizim parayla 1.5 YTL.
Biz: Getir, yiyelim, ondan sonra öderiz.
Restoran sahibi: Getiremem ödemezseniz.
Biz: Nasıl yani?
Restoran sahibi: Parayı verin.
Biz: Yaw niye verelim? Daha yemedik ki…
Restoran sahibi: Ben fasülye, pilav falan yapmıyorum. Domuz kaburgası var.
İçimden “al sen o damuz kaburgalarını…” diye başlayan bi cümle sallamak geçiyor ama… Ya sabır!
Biz: E ne parası istiyorsun o zaman?
Restoran sahibi: Para verirseniz, gidip şu restorandan fasülye, pilav satın alıp size getireceğim.
Aha çıkardı işte dilinin altındaki fasülyeyi…
Biz: Sen dur biz gideriz o restorana… Sen de kış uykuna devam et.
Restoran sahibi: ??????
E bilmezsin kış uykusu nedir… Kıştan haberin mi var senin ekvatorda, her mevsimin uykucusu???

ÖLDÜREN DIYALOGLAR 2: DOLMUŞ (MATATU) MACERASI

Dolmuş şöförüne soruyorum (Henüz Fort Portal’dayız, Kampala’ya doğru yola çıkacağız)
-Fort Portal – Kampala kaç para?
-12 000 şiling
Hadi bakalım hayırlısı olsun. 30000 besmele çekerek yola çıkıyoruz. Matatuda tavuk var, insan var, birisi döşeğini rulo yapmış almış yanına, o var, birisi tabağını çanağını toplamış, Okay Temiz gibi tangır tungur tıngır mıngır gidiyoruz. En arkada oturuyorum ama 5 kat olmuş bir şekildeyim. Koltukların arasında bacak mesafesinden eser yok. Öndeki kucağımda oturuyor sanki. Önümdeki koltuk açılır kapanır. Her açılıp kapandığımda diz kapağıma çekiçle vuruyorlar sanki. – abarttım galiba ama olsun, böylesi daha maceraperest ;) -
Yolu yarılayınca bir daha soruyorum:
- Kampala kaç para?
- 13 000 şiling.
Sanki yaklaşmıyor da uzaklaşıyoruz Kampala’dan da fiyat artıyor. Ya sabır!
Matatunun tekerlekleri yere değmiyor, sanki asfalt üzerinde uçuyoruz mübarek!

Kampala’ya vardık. Ben daha parayı vermedim. Bu arada yanımda oturan kızcağız kustu arabaya, herkes gülmekten yerlere yattı. Yaw kız iç organlarını döktü matatunun zeminine, beti benzi rengi attı diycem ama pek belli olmuyo. Renk, beniz ne kadar atsa da koyu… Hedefe kadar parayı vermememin nedeni ev arkadaşımın tembihleri: “Matatuya binince gideceğin yere varana kadar para verme. Bunlar hep bozulur, yolda kalır. Parayı da iade etmezler, sen de parayı verdiğinle ve sefil olduğunla kalırsın.”
“Kaç para vereceğin ben?” dedim yine. Bu kez 11 000 şiling dedi arkadaş. Bende sigorta attı:
-Yahu ssebu (oğlum, çocuğum gibi bi şey demek) oli mulalu? (çok havalıyım, Luganda dilinde delirdin mi sen dedim. Dolmuştaki bütün kafalar bana döndü, bu beyaz nyabu -kadın demek- nerden biliyo Lugandayı diye.) Madem hafızan bu kadar kötü, ne demeye yalan söylüyorsun? Bir dediğin bir dediğini tutmuyor. Al şu 10 000 şilingi de yalanlarına bi ara ver yaaa!
Tüm dolmuş kahkahaya boğuluyor, benim ssebu mosmor, gıkı çıkmıyor 

ÖLDÜREN DIYALOGLAR 1: YOL SORMA MACERASI

Hergün tanık olduğum, sanık olduğum diyalogların haddi hesabı yok. Keşke hergün not tutsaydım diye düşünüyorum ama dert diil. Hayat devam ettiği sürece bu diyaloglar devam edilecek galiba.
Yol soruyorum;
Meltem: Bilmem nereye burdan mı gidilir?
Yol Bilen ama Yordam Bilmeyen Adam: Evet
Meltem: Yoksa şurdan gitsem daha mı iyi olur?
Yol Bilen ama Yordam Bilmeyen Adam: Evet
Meltem:Hangisi daha kısa olur?
Yol Bilen ama Yordam Bilmeyen Adam: Evet
Meltem:Yahu mzee (bizdeki moruk gibi sempatik bi şey demek) şurdan mı burdan mı daha kısa? İkisine de evet dedin?
Yol Bilen ama Yordam Bilmeyen Adam: Evet
Meltem: Yani kabul ediyorsun ikisine de evet dediğini?
Yol Bilen ama Yordam Bilmeyen Adam: Evet
Meltem: Yahu mzee, sen beni delirtmeye mi çalışıyorsun?
Yol Bilen ama Yordam Bilmeyen Adam: Evet
Meltem: Bak bunu da kabul ettin…
Yol Bilen ama Yordam Bilmeyen Adam: Evet
Meltem: Mzee, sen İngilizce biliyor musun?
Yol Bilen ama Yordam Bilmeyen Adam: Evet
Meltem: Yok annem, bilmiyorsun..
Yol Bilen ama Yordam Bilmeyen Adam: Evet
Meltem: Hıargghhhhhhhhghhhhhh!!!!
Yol Bilen ama Yordam Bilmeyen Adam: No problem 

Sen delirsen de çatlasan da Yol Bilen Adam sakin ve bembeyaz dişlerini gösteren sakin bir gülümseme ile sana bakmaya devam ediyor… Nasıl sinirlenceksin ki!!!!!

BETON YORGUNLARINA…

Bugün bi arkadaştan bi email gelmiş, Can Dündar’ın bi yazısı…Diyor ki işte “sevmediğiniz üniversitede okuyup istemediğiniz bir işte çalışmaya başladık. Sonra evlen dendi, evlendik… Ev al, araba al dendi aldık. Hayallerimizi kimse sormadı, onlar unutuldu kaldı. Haydi yallah hop hop hop… Kaç yaşında olduğuna boşver, Ali topu tut, tut Ali tut, hayallerinin peşinde koş, koş Ali koş…” gibisinden bi email…
Ah benim güzel arkadaşım, herkesin 2.evliliğinden 3.çocuğunu doğurduğu yaşta alıp başımı evi yurdu işi eş adaylarını bırakıp taaaa nerelere gelmiş bu beton yorgununa gönderilcek email mi bu??? Daha ne yapiym ben????