Friday, December 15, 2006

Wednesday, December 13, 2006

Kampala yollari dar, bana bakma benim yarim var :)



undefined

O kadar keyifli bir geri dönüştü ki o dönüş! Yol boyunca Bilent’in elinde bi pet şişe, darbuka yerine kullandığı, aklımıza gelen her türlü şarkıyı söyleye söyleye boğazımız patlayıncaya kadar şarkı söyledik! Orhan Gencebay, Ferdi Tayfur –ki ustası Bilent’tir- her şeyi söyleyerek yola devam ettik. Esther’in de Türkçe reperturarı acaip zengin, hep beraber nasıl bağırmak anlatılmaz. Amoscağız da keyif alıyormuş gibi, müzikal filmlerde arka planda durup mutlu adamı oynayanlar kafayı sallayıp gülümsüyor ama “Kafayı yemiş len bunlar, başımı beynimi de yediler” diyordur kesin.

Dönerken Mbarara”yı geçtikten sonra Esther yoldan balık alalım diye tuttrurunca yol kenarındaki tilapia (bu balığın adının Türkçesini bilmiyorum) pazarlıkları başladı.Neyse şöyle güzel, iki tane tilapiayı alıp arabamızın önüne bağladık. Niye mi? Yol boyunca arabada kokmaması ve uzun yolda isek de bozulmaması için Ugandalıların bulduğu bi garip balık taşıma şekli de ondan.

Arabamızın Core Diplomat yazısının da tam üstüne gelecek şekilde bağladık onları ki az rezil olalım. Ama bir Muzungunun arabasının önüne bağlı balık taşıdığı pek görülmüş bi şey olmadığından Ugandalılar yol boyunca bayağı bi dalga geçti bizimle.

Ugandalı Ümit Karan’ı da bu dönüş yolunda gördük!

Kelimelerin Bittigi Orman



Sabah Kelimelerin Bittiği Orman”da bir yürüyüş yapmak üzere yola çıktık. Orman”a geldiğimizde deli gibi yağmur yağıyordu. Az ilerdeki Jacana Safari Lodge”da göl manzarası seyredip bi çay-kahve içip yağmurun dinmesini beklemeye karar verdik.

Jacana Lodge çok güzel bi yer. Hele romantik bi akşam yemeği olayı var ki henüz yapamadım    Bir tane salda bir yemek masası var gölün üzerinde, akşam yemeğini orda hazırlayıp Salı gölün ortasına çekiyorlar her tarafa mumlar yakıp, su aygırları etrafta dolaşırken gecenin sesini dinleyip, birazcık da şakadan korkup sevgiline sokulup yemeğini orda yiyorsun. Şık di mi?

Yağmur dinince Kelimelerin Bittiği Orman’a (Maramagambo Forest) döndük. Takma adı Muzungu olan rancerimiz Moses’la yürüyüşümüze başladık. Moses doğduğunda beyaz olduğunu iddia ediyor (?!), o yüzden Muzungu diye de bi isim takmış kendine.

Etrafta Baboonlar koşuşturuyor, ormandan gelen garip çığlıklar, fısıltılar, hışırtılar içinde yürüyüşümüze başladık. Songül diyo ki “Ne var bu ormanda Melt?” Görcez diyorum gülümseyerek.

Sonunda daha önce blogumda anlattığım mağaraya geldik. İçinde 10 000 yarasa olduğu tahmin edilen, vıcır vıcır seslerinden başka ses duyulmayan, tüm gün boyunca tepe üstü asılıp gübrelerini aşağı bıraktıkları için tarif edilemez bir koku ile dolu ve görüntünün zaten akıllardan silinmeyeceği bir mağara!

Daha önce görmeme rağmen herkes gibi benim de ağzım açık, bakakaldım tekrar. Bu arada mağarada bi tane de piton var, onu aramak için elimde fenerle mağaraya girdim, ama nefes alamıyorum nemden ve dehşet kokudan. Tam konsantre olmuş, gözümü dört açmışken, omuzuma yarasalardan bi tanesinin çiş-kaka arası bişeyini yapması ile çığlık çığlığa dişarı kaymadan kaçmaya çalışmakla tüm cesaret gösterim sona erdi.

Moses aradı pitonu ama bulamadık 

Hadi bakalım, Kampala`ya dönüş yolculuğumuz başladı....

Iki Guzel Gol, Bir Kanal, Aslan, Leopar Ve Digerleri!!!!

Öğle yemeğini daha Mweya’da kalacağımız Institute of Ecology’ye gitmeden telefon edip sipariş ettik etmesine amma telefonda da sipariş bi saat sürdü.

Haaa, bu arada dogal parkin Ishasha kapısından çıktık, Bilent’imiz ‘Yaw bugün bayram, bi bayramlaşalım şurda dur da Amos’ dedi. Durduk, indik arabadan, bir el öpmedir, bir bayranlaşmadır Esther yengemiz, Bilent ve ben, tam komedi! Türkiye’den Songül’ün getirdiği bayram çikolataları çıktı ortaya, o onun elini öpüyor, hop çikolata, bu bunun yanağınden öpüyor, hop çikolata, Amos da doğal park görevlileri de şaşırdı nooldu bunlara birdenbire herkes herkesi niye öpüyor diye. Anlattık, Amosla ve doğal park rancerleri ile de bayramlaşıp çikolatamızdan verdik. Anneler arandı, hatırlar soruldu, Ohhhh bi görevi de yerine getirdik denilip yola devam edildi.

Mweya’ya vardığımızda tabii ki bir saat öncesinden sipariş ettiğimiz yemekler hazır değildi. Bekledik, yedik ve teknemize ulaştık. Bi de baktım teknede Kibale Doğal Ormanında bi ağacın üstündeki evinde şempanzelerle beraber yaşayan araştırma görevlisi Julie ile karşılaştım. Ingiltereden gelen maymun cinsi meraklısı bi grup turiste rehberlik yapıyormus ek gelir olsun diye. Tabii uzun süredir görüşmeyen iki bayan naaparsa onu yaptık. “Ay şekerim, ben ondan ayrıldım, seninkiyle aran nasıl? “ türünden kadınsal muhabbetler işte...

Bizim tekne turu bitip de Julie’den ayrıldığımızda Amos`u heyecanla bizi bekler bulduk. “Aslan” dedi, “diğer rehberlerle konuşup en son aslan gördükleri yeri öğrendim. Geç oldu ama hava kararmadan dönmemiz gerek. Gidelim mi?” Hadi bre, gidelim tabii ki!

Yola çıktık, Amos “burda olmaları gerekiyor” demeye kalmadan aslanımızı gördük. Hem de pek bi aç! Songül yine “Ay canım, canım, yerim ben seni”lere başladı ki iyice yaklaşınca kimin esasında yemek istediğini gördük!

Hava kararmaya başlayacağı sırada ağzımız kulaklarımızda, Amos artık keyifli, tekrar yola çıktık. Çıktık da Amos “Leopar!” diyebildi ancak. Biz gözlerimize inanamıyoruz, çünkü çok utangaç olması ile bilinen kedi kardeşimiz yolun kenarında öylecene duruyor! Yolun kenarında bize hiç de pas vermeden gizemli gizemli uzaklara bakıyor.... O nasıl bir güzelliktir öyle!

-Songül ablasına not: bu satırları yazarken köpeğim Mahafu kafasını laptopumun üzerine koydu, uyuyor bir yandan, bir yandan da rüya görüyor J. Koltuktan aşağı kaymaya başladı, birazdan düşecek ve kıyamet kopcak-

Güzel güzel seyreylerken karşıdan başka bi araba daha geldi ve ben “ulen yavaş gelin !!!ééé%&@@@@!” diye güzel kelimeler sarfederken leoparımız da çalıların ve akşamın karanlığında kayboldu. Bizim arabadan zafer çığlıkları yükselirken doğal parkta oldugğumuzu anımsayıp sesimizi kesip yolumuza devam ettik.

Institute of Ecology”ye geldik, odalarımıza girip bi duş alalım dedik. Esther ve ben dün gece yorgunluktan üstümüzdekilerle yatıp onlarla güne devam ettiğimiz için leş gibiyiz. Duşumu alıp tam odanın önüne geldim ki bir de ne göreyim????? Çalılardan büyük bir hayvanın sesi geliyor, ses yaklaştı, yaklaştı, veee dev gibi bi su aygırı çıkıverdi önüme! Allah!!! En tehlikeli hayvan! Ezip geçer vallahi!

Ben çığlık çığlığa kaçıp Songül’e seslendim, bak burda ne var diye. Songül koşarak geldi ve çalıların içine doğru giden su aygırının içinden çalılara dalmaz mı!!!! Amos, park görevlileri vs vs gelip “Aman Abla, naapıyorsun? Evcil hayvan değil bunlar” diye peşinden gittiler. Neyse Songül’üm çalıların içinden yek pare çıktı!

Akşam çok yakında bulunan Mweya Safari Lodge”da bi şeyler içmeye gittik. Ama geri dönüşte kimse bizi Instite of Ecology”ye getirmeye razı olmadı, aramız 200 mt ya var ya yok. Güvenlik görevlisine yalvardık, “Yarı yola kadar götürürüm, duymuyor musunuz aslan seslerini?” dedi. Daha bir kaç gün önce o 200 metrecik olan aradan aslan geçmiş. Karşılaşmak ister miyiz, hayır! 100 metre yürümüştük ki bi safari aracı gördük, kim ne olduğunu sormadan bindik araca bizi götürmesi için.

O gece de önce odamızdaki yarasaları kovalayıp yattık, güzelce aslanlı, leoparlı rüyalar görmek üzere uykumuza daldık.

Thursday, December 07, 2006

Safari Hikayelerine Devam: Kongo’ya tas atti Songul!


Sabahın karanlık korunde uyanıp elimiz yüzümüzü odamızın önüne bırakılan cerikendeki buz gibi suyla yıkadık. Gece sanki uyumadık da bayıldık hepimiz... Kahvaltıya gittik. Songül hariç herkes Rolex istemişti kahvaltı için. Rolex nedir demeden anlatayım. Saat değil bi kere. Bazlama arası sarılmış omlet demek. Yani yuvarlanmış, sarılmış yumurta... Yani rolled eggs... Efsaneye göre de zaman içinde söylene söylene Rolled Eggs olmuş bu bizim yediimiz Rolex! Songül’ün haşlanmış yumurtaları gelmiyor bi türlü. Bekle bekle kıllanmaya başladım. Garsona seslendim nerde bizim yumurtalar diye.”Tavuklar dün gece yeterince yumurtlamadılar.” dedi. Sessizlik... “A benim yawrucuum, sen tavuklarının bir gecede kaç tane yumurtalayacağını kestiremiyor musun?” diyesim geldi. Demedim. Songül şaşırıp kaldı. Ben ona Rolex’imi böldüm, verdim. Allahtan Songül de Bilent de rahat, kalender ve sorunsuz insanlar... Sinirlenmek, kapris yapmak falan hiç biri yok. Yapsalar da faydası yok zaten. O yüzden şaşırıp ve gülüp geçiyorlar...“Ulen” dedim ben, “kestirmedik de tavuğunuzu dün akşam ama nankör çıktı beee!!!”

Haaaa... Yazmayı unuttum. Bu kahvaltı siparişi alan garson bize sabahın 6sında kahvaltı hazırlayacaktı güya. Biz 6’da kalktık, ne kahvaltı var ne bi insan evladı etrafta. Biz atladık arabamıza bi posta safariye çıktık geldik, ondan sonra oldu bunlar zaten.

Neyse, safarimize bi posta sabahın köründe, bi posta da kahvaltıdan sonra devam ettik. Aslannnnn!!!! Ağaçta, yerde, yerin altında aslan arıyoruz. Yok! Deli olcam! Safari yaptığım zamanlardan biliyorum, müşterilerim Ishasha’ya girer ve tak! aslan görürler. Sanki hepsi saklanmış.

Bu arada buffalo ve Uganda Antilobu sürüleri, fil sürüleri –ki aralarında yavrular da oldugu için yanlarına pek yaklaşamadık, fil sürüsü değil sanki 1000 trompetlik bi koro kovaladı bizi!- maymunlar vs vs görüyoruz. Ama ı ıh! Aslan istiyoruz, leopar istiyoruz!
Songül her Uganda Antilobu gördüğünde ‘Canım, canım, yerim ben sizi’ deyip duruyor ama ben esas onları gerçekten yiyeni göstermek istiyorum arkadaşlarıma. Amos da strese girdi, nerden bulsam iki aslan da göstersem diye...

Artık Ishasha’dan Mweya kısmına geçeceğiz Queen Elizabeth Parkının. Gitmeden önce dün gece sesini duyduğumuz Ishasha nehrine bi götüreyim sizi dedi Amos. Gittik. Bu nehir ayrıca Kongo Demokratik (!!!!) Cumhuriyeti ile de sınırımız oluyor. Bir gittik ki insanın sınırda yaşayası gelir! Nehir deli gibi akıyor, içinde su aygırları oynaşıyor, ağaçlarda siyah-beyaz Colobus maymunları balerin edasıyla resmen uçuyor... Songül’e dedim ki ‘Songülüm, Kongo’ya tükürsek değil ama taş atsak gider. Şu Kongoluları bi taşa tut bakiym!’ Songül fırlattı bi taşı Kongo’ya ve biz Mweya’ya doğru yola çıktık.

Öğle yemeğini orda yeyip Edward ve George göllerini biribirine bağlayan kanalda tekne turumuz var, ona yetişmeye çalışacağız.

Thursday, November 30, 2006

Ofisi Cekirge Basti!

Yagmurlu sezon basladi... Hergun bir saat boyunca deli gibi yagmur yagiyor, oncesinde ve sonrasindaki gunesin bundan hic haberi yokmus gibi hava piril piril...
Gecen gun araba kullanirken yollarda cekirge gibi onuma arkama ziplayan cocuklar, adamlar gordum. Bir de baktim cekirge gibi ziplamalarinin nedeni cekirge yakalamaya calismalariymis. Mevsimi gelmis.
Cekirge yakalamamin iki yolu var:
1- Dut cirpma teknigi: Bi cocuk bi agaca sessizce cikar, dallari sallamaya baslar, yuzlerce cekirge agactan ucmaya baslayinca asagida bekeleyen arkadaslari cekirgeleri yakalayip pet siselere doldurur, evinin yolunu veya baska bi agacin yolunu tutar.
2- Isik oyunu: cati kapalamada kullanilan cinkolarda silinidirik bir kocaman fici yapilir, ficinin ustune spot isik duzenegi yerlestirilir, gumus renkli olan cinkolar gecenin karanliginda iyice isil isil olunca sapsalak cekirgeler ficinin icine kendiliginden dolusurlar. Kenarda bekleyen arkadaslar hemencecik onlari alip bacaklarini koparirlar ki kacamasinlar :(

Ofise geldim sabah, her taraf yemyesil cekirge icinde... Bi yakalayip atayim pencereden dedim, yakaladigim manyak cekirge elimi oyle bi isirdi ki ciyakkkk!!! diyebildim ancak. Bu kadar yildir cekirge pesinde kostum, boyle isiranina rastlamamistim. Ofisteki temizlik gorevlimiz Betty`yi cagirdim. Teker teker topladi hepsini.
Haaaa... Toplayinca ne yapiyorlar bu cekirgeleri di mi ama? Nsenene! O da ne deyin, haklisiniz. Nsenene cekirge kizartmasi! Sokaklarda her yerde yagmur mevsiminde satilan Uganda Delicacy`si! Esther oturmaya gittigimde bi baktim, bi tabak dolusu nsenene masada duruyor, Esther de nsenene yeyip film izliyor. Dene dedi, evde yaptik, sokaktakilere gore hijyendir. Tabagi aldim elime, kokladim... O kadar guzel kokuyor ki karidesle patates kizartmasi arasi bi sey. Seytan dedi at agzina bi tane. Sonra bi daha baktim nseneneye ki ne goreyim, onlar da bana bakiyor! Renkleri yemyesil ama gozleri simsiyah, hala canli gibi. Antenler zaten yerinde duruyor insanin bogazindan asagi gidiklayarak gececek gibi. `yok arkadas` dedim, `gozu olup bana bakan seyleri yiyemem ben...` deyip vazgectim.
Istanbul`da bi yunan restorantinda yemek yiyorduk, karides salatasi istemistim. Karidesler tabagin icinden cikacakmis gibi ve bir de bana bakiyorlar. Garsona dedim ki `ben gozumun icine bakan seyleri yiyemem. Suna bi hal caresi bulabilir misin lutfen?` Tabii dedi, bi geri geldi, bu kez karidesler bana bi taraflari ile guler gibi kafa ustu sokusturulmuslar salatani ustune!

Fikir Atölyesi'nde Soylestik Guzel Guzel

www.fikiratolyesi.com'da yazim ve soylesim yayinlandi iki gun once.

Deli deli sorular sordu Tunc. Sacmalamamak icin kisa kisa yanitladim ama yutmadi. Ama ben en cok yapilan yorumlar kismini sevdim :)

Ilgilenirseniz bi goz ativerin.

Friday, November 17, 2006

Ayse Teyze`yi Ace`sinden sogutacak hallerim :)


Araya sokusturuvereyim boyle guzel mi guzel, temiz mi temiz hallerimi dedim bi... Bizim kizlar bu fotoyu cok begenmisti. Buyrunuz!
jinja`da koylerle, tarlalarda ATV ile gezdikten sonra bu hallere geliyorsun da haberin bile olmuyo, bi seye benzermis gibi de poz verip gulumsuyorsun bir de halinden habersiz...

Nerde kalmistik????


Ilk gunku gezi plani alabildigince hizli yol yapip Queen Elizabeth Parkina aslanlar uyumadan yetismekti. Hizli hizli yolumuzu aldik ama yemek yemek icin durdugumuz anda hersey yavasliyor. Bir saat en hazir yemegin bile gelme suresi. Mbarara yakininda bi yerde yemek yiyelim dedik. Acik bufe Uganda yemekleri bulduk kismetimize. Ama garson cocuk bizi acik bufenin oldugu yere sokmuyor, diyo ki `daha tam hazir degiliz, siz masada outrun bekleyin 5 dakika`. Ama Uganda`nin 5 dakikasi bizim bildigimiz 5 dakikalardan degil. En sonunda garsona ` Bak simdi, aha bu oturdugum masayi yiycem, ayip olcak haaaa…` deyip zorla yemegimizi aldik, aninda da yuttuk!

Bi sure sonra artik asfalttan cikip Ishasha`ya yaklasmaya basladik, agac tepelerinde uyuyan aslanlari ile unlu Ishasha`ya… Bakin bakalim bi Discovery`ye, National Geographic Channela falan, hic aslan agac tepelerinde geziyor mu??? Gezmez ama bi burda bi de Tanzanya`da Lake Manyara Dogal Parkinda aslanlar agaca cikiyor. Nedeni bilinmez. Lake Manyara`ya da gitmistim ama bi turlu agac tepesinde gorememistim aslanlari ordayken. O yuzden meraklaniyorum gitgide…

Yol toz toprak, yarik ama koy kesimine geldigimiz icin insanlar daha bi sicakkanli… Yol kenarinda oturan hic kimse selamsiz birakmiyo bizi. Hele cocuklar!!! Deliler gibi el sallayip yanimizda kosturup `Muzunguuuu!!!` diye bagiriyorlar.

Ishasha`ya geldik sonunda ama daha dogal parka girer girmez araba tak diye saplandi camura. Esther`le bi bakistik arabada bi bozukluk mu var acaba diye. Rehberimiz Amos 4cekere gecirdi arabayi ama cikamiyoruz. Hadiiii!!!! Aslan aradigimiz yerde arabadan inmek zorunda kaldik. Amos `Aman uzaklasmayin` diyo. Uzaklasamayiz zaten, her taraf bataklik… Oyleydi boyleydi darken bayagi bi adrenalin ve tirsma neticesinde 4ceker dugmelerinden birine basmadigimiz ortaya cikiyor ve ver elini kamp yeri gidiyoruz.

Kamp yerine vardigimizda tek bi aslan gorememistik henuz. Dediler ki `Aksam yemeginizi siparis edin, oyle odalariniza gidin. Dinlenin, gelin, o zaman hazir olur` Ne yemek var dedik, garson cocuk saymaya basladi `Tavuk, yer fistigi sosu, pilav, patates, ivir zivir…` Esther tavuk budu, ben yer fistigi sosu ve pilav istedim. Songul`le Bilent de baska bi seyler istediler ama cesit falan yok haaa. Garson cocuk demesin mi Esthere `Tavuk arka bahcede geziniyor hala, tek bacagini kesemem. Hepiniz yiycekseniz tavugu yatirip keseyim.` Estherle ben goz goze geldik, ben noolur der gibi baktim, o da tamam der gibi bakti. `Kesmeyin tavugu, ben de pilav, patates ivir zivir yerim` dedi.

Odalarimiza gittik iyice hava karardigi sirada. Karanliktan bissuru sesler geliyor ama en kuvvetlisi Kongo-Uganda siniri olan Ishasha nehrindeki su aygirlarinin suyun, topragin altindan gelir gibi cikan acaip sesleri…

Azcik dinledik, yemek yedik, sabah kahvalti siprarisimizi verdik veeeeeee tombili yatak yaptikkkk!!!! Hepimizin en derin uykulu gecelerinden biri olacak bu kesin!

Wednesday, November 15, 2006

Yol manzaralari

Bilent, Amos –rehberimiz- ve ben Afrika damasini bir hanim Afrikalinin karninda oynarken…






Bir Uganda klasigi: Matoke tasiyan bi abimiz... (Motake patates gibi yenilen bir muz cinsi. tum ulke bununla karnini doyurun gunde 3 ogun bundan yiyor. Tadi bi seye benzeniyor. Acimsi bi sey. 7 kilo aldiktan sonra matoke yemegi biraktim. 7 kilonun da 4u gitti, 3 ile cebellesip duruyoruz)






Yol uzerindeki koylerde 2 dakika mola verince boyle oluyor...

Baris Manco ve Kuzey-Guney Yarikure Deneyi



Ertesi gun hemencecik sabahin 06:00sinda yola cikmak uzere hazirlandik. Safariye Esther Yengemizin arabasi ile cikcaz, o bizi 06:00da alcak evden, 06:15te rehberimiz Amos ile buluscaz. Basliycaz 10 saatlik yolculugumuza!!!

Songullerin odasina –yani benim odaya- paldir kuldur ciktim 05:30da.. `Kalkin huleyn` diye… Ama canlarim benim, oyle yorgunlar ki hala… Ben de apar topar hazirlaniyorum, bayilirim dunun isini bugune birakmaya boyle yolculuklu hazirlanmali konularda. Songul diyor ki `yaw bu Esther hic gecikmez mi? On dakika daha uyuyayim` . `Yok` dedim, `Acaip dakiktir, hic gecikmez.` Songul de dedi ki `E hani, ne dakikligi yaaa… Saat zaten 6yi 5 geciyor` Firladim indim bahceye, bahce kapisina gittim `E saat 6yi geciyorsa o zaten evin onunda bekliyordur` diye. Ve dedigim dogru da cikti. Estherim kapinin onunde bekliyor. Hemen atladik arabaya, ciktik yolaaaa…

Once Ekvator`da bi kahvalti molasi verdik.
Bi ayagimiz kuzey yarikurede, bi ayagimiz guney yarikurede… Benim boyum Esther`in yaninda kisa gorundugu icin ayrica ben de havada!
Haa, unutmadan soyliyim, Baris Manco`nun programinin unutulmaz anisidir ya kuzey-guney yarikureyi bi kovadaki basit bi sifon sistemi ile gostermesi… Ekvator`da durdugun an eli kovali adamlar geliyo 7 milyon TL karsiligi sifolu kovalarinda gosteri yapmak icin…

Tuesday, November 14, 2006

Geldiler…

Entebbe`ye, radari olmayan Uganda`daki tek havaalani Entebbe`ye vardim varmaya da, ucak tabii ki rotar yapti. Aksam karanliginda donmek zorunda kalirsak diye korkuyorum, cunku Entebbe-Kampala yolu cok kotu. Araba var, kopek var, boda bodalar var deli gibi zig zag cizen, matatular var bizimkilerden beter, tavuk var, okuz var, insan var, her sey var yolda…

Ucak indi, Songulle Bilent indi ucaktan ve cikis kapisinda bi sarilma ki ben ancak o zaman inanabildim gercekten geldiklerine, geleceklerine… Enistem –Bilent, evimizin diregi- oruclu gelmis o kadar saat yolu… Bir gunden fazla ucakta havaalanlarinda vakit gecirmek zorunda kaldilar, adam yine tutumus orucunu, birakmamis. Aksam ezanindan once Kampala`ya yetistirmek icin bastim gaza…

Ilk tepkileri `Yaa bu nasil Afrika boyle, yemyesil?????` oldu. `Daha durum siz` dedim… `Omrunuzun sonuna yetecek kadar yesil gorceksiniz` Uganda Afrika`nin Ekvatordaki tropik kesiminde oldugu icin yemyesil.

Esyalari eve yerlestirdik, azcik dinlendikten sonra Mamba Point isimli hayatimda yedigim en guzel pizzalari yapan bi restorana gittik. Tabii ki ilk yanlis siparis getirme tecrubelerini orda yasadilar . `Yaaa` dedim `yazdiklarimi uydurmuyormusum di mi???`

Bir de fena halde dil problemi var misafirlerimin. Ben ilk geldigimde burda konusulanlarin yarisini anlayip yarisini da uydurup oyle devam ediyordum hayatima…Hic Afro-Ingilizce duymayanlarin anlamamasi o kadar normal ki… Hani Almanlar `Senk yu` der `Thank you` diyemez de, Fransizlar `H`lerinden hic vazgecmez Ingilizcedeki kelime basindaki `H`lerin cogunun sessiz olmasi durumunda bile… Bu Afrika inglizcesi bildigimiz hic bi aksana benzemiyor. Bi kez `Wellucome to Kampara` diyolar, Songulum bana bakiyo Kampara ne diye… Burda `L` yerine `R` koymak adetten. Adam `Welcome to Kampala` diyo aslinda. Wel ile come`I birlestiren `U` da ayri bi film… Bana tam adimi soyleyebilen Ugandalilar Melutem diyo mesela…

`Ay yu shua?`, `Are you sure?` demek, `ay yu silias?` ise `are you serious?` demek… Songul kola bile isterken garsondan, `Meltem, bu benim ne dedigimi anlamiyo yaa` dedi sonunda… Ben de ona `Benimkini de anlamiyo ama ben uc kez soyluyorum, bi soylemede Afro-Ingilizce konusmuyorsan anlasilman da anlaman da cok zor` dedim…

Bi sekilde tam olarak siparis ettigimiz pizzalari degil baska bi tur –yine de cok leziz- pizzalarimizi yedik, tuttuk Japon Restoraninin yolunu. Yemek ustu arkadaslarimin cani ince belli bardakta demli bi cay cekmis cunku. E ne alaka diyceksiniz, deyin… Burdaki Japon restoraninin sahibi ve isletmecisi Turk. Hatta sahibi ile Adana Anadolu Lisesinde 6 yil beraber okumuslugumuz var, burda karsilastik!



Fotoda Songul, Bilent ve ben Uganda`daki Japon Restorantta Turk cayi icerken…

Songul-Bilent Uganda turu oncesi emaillerden secmeler

Songul Meltem`e der ki:

Sevgili Meltoscum,

Dun aksamki heyecanli tilifon konusmamiza istinaden biz Uganda'ya gelmeye talibiz. Acentayla da konustuk. Rzv tamam. 5 ekimde biletleri alacagiz...
Uganda uzmani olarak sorularim soyle;
……….
(gidilecek yer Uganda olunca sorularin sonu gelmiyo tabii ki, o yuzden onlari atliyorum)

Meltem Songul`u yanitlar:
Songcugum,
1-Vizeyi bayagi pasaportunu gosterip gecerken aliyorsun, 30 usd adam basi
2- Bi kez sen bana durumunu soyle de rafting yaptirayim mi atv ile koylerde tur attirayim mi costurayim kosturayim mi ona bakayim.
3-Yanina uyku tulumu ve cadirini al da gel de kalacak yer sorunu kalmasin.
Tur programi icin ayrica email atcam.
4-Usd alsan yanina yeter. Ama 2000 yilindan eski usd getirme, almiyorlar.
5- Bankamatikten para sadece Kampala`da –baskent- cekebilirsin.
O yuzden yaninda para ile gel. Ama dedigim gibi mecbur kalirsan atmden para cekeriz.
En olmadi ben varim lan burda kapi gibi.
6- Gelmeden iki hafta once baslamak uzere Lariam denen bi sitma hapi var, ondan almaniz lazim haftada bi kere. Adam basi 5 hap alin. 5 hafta boyunca 1 tane icmeniz gerekiyor.
6-Bana getirebileceginiz seyleri bi dusuneyim ben. (Songul tarhana, sucuk getireyim diyor bu arada)

O kadar mutlu ettiniz ki beni anlatamam.
Cok fena operim.
Yaba daba duuuuuuuu!!!!!!!!!!

-hani bu emaili bu sekilde oldugu gibi koydum ki gelmek isteyen olursa baska, okuyup faydalansin diye -

Songul diyor ki:
`Bu arada rafting yapildigi zaman benim ic organlarim bile donuyor. Cok usuyom yani...Orada simdi havalar nasil? Su sicakligi felan? Ay cok yoruldum bugun. Bilahire sana ayrica hergun sorulu ve cevapli mailler atacagim.Acele cevap kestane kebap.`

Gercekten de her gun sorulu cevapli emaillesmeye devam ediyoruz.

Ben diyorum ki ona:
`Burda havalar 30 derece, usumezsin, ben sana sarilirim usursen 
Nilin kaynaginda sarila sarila rafting yapariz…`

Songul programi anlamis mi diye email atiyo:

Meltosum,
Bizim anladigimiz, hesapladigimiz ve tur icin ayiracagimiz butce ve yapmak istedigimiz program asagida;
Quin Elizabeth Parki gidis gelis
Kampala'ladaki sempanze adasi ziyaret
Hafta sonu Ninja`ya atv turu OR rafting hangisini istersek (hafta sonu seninle beraber)
ve diger senin oralarda organize edecegin aktiviteler (yetimhane ziyareti vb, serbest dolasim, dinlenme, carsi ziyareti)
Durum budur. Sanirim yanlis anlasilma yoktur.
Biz de Bilent enistenle cok ama cok heyecanliyiz. Herkes bizim kafayi yedigimizi dusunerek, tek parca donmemizi istiyor...
Bu arada sen bizi karsilican di mi ? (Abuk soru diceksin ama teyit edeyim dedim yavru) Entebbe'de-havaalaninin oldugu sehir- baska tanidik yok da ondan ehi ehi..
Optuk...
Song & Bilent

Ben de yanitliyorum:
`Dogru anlamisin…
Ninja disinda…
O ninja degil Jinja olcak.
Ninja uzak dogu savascisi demek ya hani

Son emaillerden secmeler:
-Songulun Istanbul`dan ne istersin emailine yanit olarak-

Songulum,
Cadira ihtiyacimiz kalmadi.
Sadece uyku tulumu getirin yeter.
Ben rezervasyonlari neyin yaptim…
Cumartesi sabahi bizi burdan ayarladigim bir rehber vs vs vs…-tur program ozeti-

Senden istediklerim sunlar:
1- benim uyku tulumu
2- allik –inanmiycaksin ama burda allik falan bulamiyorum…
Maybeline vs allah ne verdiyse soyle benim tenimde gorunecek kadar koyusundan bir seftali tonlari, bi kahvemsi gibi ne bilim her seyle kullanilacak 2-3 tane allik alir misin bana?
3-bir de burda cok degerli bi buyugume hediye etmek uzere uzerinde turk bayragi gibi ay yildiz olan seramik tabaklar var ya duvara asmak icin bi onlarin soyle bir karistan daha buyuk boyundan bi tane rica ediyorum. Beyoglunda Galatasaray lisesinin karsisinda Anzavur pasajinda boy boy cesit cesit var. Ama senin gozune kestirdigin daha alengirli bi seyler varsa bana bi sms cekersen ordan ben sana hemen yanit veriririm.
4- bi tane DKNY Be Delicious rica ediyorum.
5- Evimden Zeki Murenin Kahir Mektubu CDsini alirsan cok sevinirim.
6- Bir de Muge bana Yigit Ozgurun kitaplarini gondercekti.
7- Bir de, bir de Cem Yilmazin gosterilerinin dinlemek icin olan CDleri vardi sahte mahte calisanindan bulup bana getirir misin?
Varsa boyle komik baska –hani tombul bi adam vardi ya nisantasini anlatan bi dizide oynuyordu, onun da boyle dinlemek icin olan CDsi varsa, bana bu getirsen-
8- Spor yaparken gaza gelmek icin de Fat Boy Slim`in CDleri gerek yawru…

Ama sen bana dersen ki ben valizi cok doldurmadim, o zaman daha siralarim yane…

Bi de dedigim gibi havlu mavlu her sey var bende,
Senin ozellikle pimpiriklik yapip da cok esya getirmene gerek yok.
Burasi gunduz 35 derece, aksam usuyoruz 25 dereceye dusunce 
O kadar yani  
Bi de zaten camasircim, temizlikcim var,
Herseyinizi yikayip utuleyip oyle geri gonderir kendisi…

Acaip heyecanliyim gelceksiniz diye…
Kafayi yiyorum anliycaaniz…

Hadi bre,
Gelin artik…


Veeeee 20 Ekim gelir catar… Ben de `Entebbe`nin yollari b**tan, sen cikardin beni beni bastan` diyerek yola cikarim elimde bir demet pembe gul, arabanin arkasi papaya, passion fruit, matunda, mapera vs vs hep bahsettigim Uganda`nin acaip meyveleri ile dolu bi yanar doner meyve tabagi ;)

Dost dost diye…


Gecenlerde biraz icim darlandi, dost dost diye nicesine sarildiklarimdan bi kacina bi email gonderdim. `Ahhh` dedim, `burasi guzel hos da keske burda olsaydiniz!` Huyumdur, dert yanmayi sevmem ama azcik darlandim da yaziverdim.
`Ohhhh` dedim bu sefer de, `icim rahatladi`… Sanki bi kuyudan asagi `Midas`in kulaklari, essek kulaklari` diye fisildadim da rahatladim…
Eeee, fisildadim ama ne arayan var ne soran. Ne de emailime yanit yazan…
`Offfff` dedim bi de… `Boyle dostlarin olursa, dusmana hic ihtiyacin yok senin, Meltem`
Aradan 3 gun gecti, aksam bi arkadasimla evin bahcesinde oturduk. Hem kopeklerimle oynuyoruz, hem de ufak ufak demleniyoruz kirmizi sarapla. Ben de ona dert yaniyorum boyle boyle oldu da kimse takmadi beni diye. Ileri geri konusuyorum. O sirada telefonum caldi, ama bi garip caldi. Uzun suredir calmadigi gibi caldi
Lenny Kravitz`den `I belong to you`yu ringtone olarak benim kizlar grubu icin tanimlamistim. Bangir bangir bagiriyo Lenny Kravitz telefonumdan…
Songul ariyor. Hani Midas`in kulaklari emailime yanit bile vermeyen Songul... -yukarda fotoda gordugunuz hamfendi songul-`Biletleri ayirttik, 20-28 Ekim arasi bi isin yoksa oturmaya gelcez` Kulaklarima inanamadim. Allaaahhhh!!!! Ayaklarim yere basmiyo sevincten… `Gelin ulen` dedim, `Ne isim olcak? Isim gucum sizsiniz!`

Tabii basladim plan program yapmaya. 2 gun de izin aldim burda olacaklari hafta `bizim memlekette kurban bayrami o gunler` diye.

Heyecan dorukta.

Once gelir gelmez bi dag bayir gostereyim dedim. Queen Elizabeth Parkina gidelim de aslani agacin tepesinde, su aygirini odasinin kapisinda, fili arabamizin yolunu keserken gorsun arkadaslarim. Sonra Entebbe`deki Ngamba adasinda sempanzeler nasil yasar bi ona baksinlar. Sonra bi yetimhane var, daha once bahsetmistim, devletten veya hic bi yardim kurumundan destek almayan, oraya gidelim. Sonra bi gun de Jinja`ya gidip koylerin arasinda ATVlerle fink atalim. Olur mu olur. Anlastik… Gelcekler!

Tuesday, October 31, 2006

Saolasin Haberci Ozhan!



Dun Haberci`den -Coskun Aral`in habercilerinden - Ozhan bi email atmis nasilsin diye... Ben de dedim ki `bloguma fotograf yukleyemiyorum diye yazasim kacti. naapsam ki?` O dedi ki `soyle yap` ben dedim ki `yaptim, olmadi`. O dedi ki ` peki bi de boyle yap` ben dedim ki ` yapamiyorum`. Sonunda verdim ona user id ve sifremi, bi de gonderdim Uganda`li Umit Karan`in fotosunu, tak diye yapti!
Neyse, dokme suyle degirmen donmez deyip Ozhan`la bi suru email sonrasi ben de iste bu fotoyu koymayi becerdim...

Artik tekrar bloga yazmaya devam edecegim!

Fotograftakiler Selyo ve Eric!
Selyo -kirmizi tshirtlu- Milliyet gazetesindeki fotografta kucagimda oturan cocuk, gazeteyi gosterdimona ama bi sey anlamadi. Eric ise yetim, annesi Kenya`da kaybolmus, babasini taniyan yok. Hep yalinayak, hep baldiri ciplak ama dort ceker bi cocuk... Dik yokuslardan asagi hic dusmeden kosusunu bi gorseniz anlarsiniz dort ceker demekle ne kastettigimi... Pek de romantiktir yasina basina bakmadan. Agzini acti mi `I love you Muzungu` der 30 bin kez...

Uganda`nin Umit Karan`i!!!!



Gecen hafta memleketten iki deli arkadasim geldi... Onun hikayesini ayrica anlatcam. Gelir gelmez onlari alip safariye goturdum. Neyse aslandi, leopardi, fildi, suydu buydu derken fena eglendik. donerken bir koyde durduk, patates, balik vs vs alalim da donelim evimize dedik. Araba durdugu an seyyar saticilar uzerimize atladi. Acik camlardan iceri siste tavuk, keci eti, gonca -kozde pismis muz-, su, kola satmaya calisan cocuklarin elleri doldu. Aralardan tanidik bi sey carpti gozume. Bi baktim, inanamadim. `Yaw Songul, Bulent, suna bi bakin yaw ben yanlis mi goruyorum?` deyip bazlamaci cocugu kendime dogru cektim omuzundan. Satis yapmaktan umidini kesmis arkasini donmus gidiyordu. Galatsaray formali bir Ugandali! Hem de Umit Karan! Ben arabadan firlayip cocugu yakalayinca korktu nooluyo bu muzunguya diye... `Gel bakayim sen, ver su bazlamalarin hepsini` dedim. Inanamadi. Dedim ki `Senin haberin var mi ne tshirtu giydiginden?` Tik yok cocuktan, cok korktu. Ben biraz anlatinca neye heyecanlandigimizi o zaman sakinledi ama heyecandan konusamiyor, dudaklari titriyor. Bi suru foto cektirdik. Bu arada koy ahalisi cocugu benim elimden aldi onlar veirip ceviriyor nedir bu cocugun olayi diye... Adi David. Fotografi gonderecegime soz verip onu hayranlari ile basbasa biraktik.

Wednesday, May 24, 2006

ÖLDÜREN DİYALOGLAR 6- UZAYDAN TAKSİCİ GELMİŞ HANIM!

Taksiye biniyoruz Bunga Hill’den.
Biz: Kabalagala’yı biliyor musun?
Bunga Hill’den dümdüz gidince Kabalagala zaten, başka yol yok.
Taksici: Evet. No problem.
Biz: Kabalagala’da Payless var, supermarket. Solda. Oraya gitmek istiyoruz.
Daha “Solda” lafını bitirmeden soldaki Shell’e sapıyor. Duruyor.
Biz: Ne oldu?
Cevap yok.
Biz: Ne oldu? Niye durduk?
Taksici “Sol” diyor sadece…
Daha biz sol demeden sola saptı, durdu. Yanlış anladı yawrucak diyoruz.
Biz: Bu sol değil, burası Shell. Biz Kabalagala’daki soldaki Payless’de incez. Devam edelim.
Taksici: Ok. No problem.
Devam ediyoruz.
Biz: Kabalagala’daki kavşak var ya…
Taksici açık olmayan radyonun sesini kapatır gibi yapıp “Pardon?” diyor. Elini de kulağına atıyor bir de… Sanki şimdiye kadar anlamadığı her şeyi radyonun açık olmayan sesi yüzünden duymamış da anlamamış gibi. Arkadaşımla ben birbirimize bakakalıyoruz.
Ben: Gördün mü radyo sesini kapama haerketini? Diyorum arkadaşımın kulağına…
Arkadaşım: Gördüm, sorma… diyor.
Gülmekten yerlere yatıyoruz. Ama taksicimiz hiç bir şeyin farkında bile değil. “Merhaba uzaylı, biz dostuz” diyesim geliyor ama nasıl tepki verip nereye sapacağını kestiremediğimden sesimi çıkarmıyorum.
Neyse, Kabalagala kavşağına geldik, az ilerdeki solda indir bizi diyoruz.
Yine sola sapmaya başlıyor ki ki biz önce sakin sonra delirerek histerik çığlıklar atıyoruz “Bu sol değil, bi sonrakiiiii!!!!!! Bu değil yaaaa!!!!” diye… Sola sapıyor, duruyor sakince. İlk sola, bir sonrakine değil!!!! Sonra da geri dönüp bize bakıyor nedir bunların problemi diye. Bu sol değil de sonraki solda inmek istediğimizi söylüyoruz. No problem diyor ama tık yok. Gitmiyor.
İnip arabadan yürüyoruz çaresiz…

En küçük deneyimin bile maceraya döndüğü bir yer burası. Sitcom ile soap opera arası, dinleyeni güldüren, yaşayanı sınayan bir yer…

ÖLDÜREN DİYALOGLAR 5- SİPARİŞ NASIL ALINAMAZ? İNSAN NASIL ACIKTIĞINA BİN PİŞMAN OLUR?

İsmi lazim degil Fransiz bir arkadaşımız var, yeni restoran açtı Kampala’da. Gittik gideceğiz, ha bugün ha yarın derken gidiyoruz çok acıktığımız bir akşam…
Restoran zifir karanlık, elektrikler yok malum. Kampala’da bir gün elektrik var, bir gün yok. Bir gün herşey yolunda, ertesi gün her yerde pancar motoru gibi tar tar tar jeneratörler çalışıyor. Gürültüden ne dediğimizi duyamıyoruz.
Neyse, sessiz ama elektriksiziz.
Ben, arkadaşım ve garson kızın diyalogu şöyle gelişiyor:
Ben: Vejeteryan lazanyanın içinde ne var?
Garson: Ben bi sorayım…
10 dakika geçiyor aradan.
Garson: Domates ve patlıcan
Ben: Hah ben ondan istiyorum. Ama azcık da kıyma koyabilir misiniz içine?
Kırk yılda bir canım et çekmiş.
Garson: Ben bi sorayım…
10 dakika sonra geliyor.
Garson: Patlıcan ve domatesle beraber kıyma da koyabiliriz.
Ben: Süper. Ben ondan istiyorum.
Arkadaşım: Ben bilmemne bifteğinden istiyorum.
Garson: Yanında ne verelim?
Arkadaşım: Ne var?
Garson: Patates kızartması, patates püresi veya pilav
Ben: Arkadaşım patates kızartması istiyor.
Garson: Elektrik yok, kızartma yapamıyoruz.
Ben: Fritözde yapmak zorunda mısınız? Tüpgazda mı yok? Ocakta kızartıverin.
Garson: Ben bi sorayım
10 dakika yok ortalarda. Geliyor sonra…
Garson: Yapamıyoruz.
Arkadaşım: Peki o zaman, patates püresi olsun. Bu arada biz çok açız. Şöyle güzel ekmek, tereyağı vs yok mu?
Garson: Ben bi sorayım
Ben: Yaw dur sorma, var mı yok mu?
Garson: Ben bi sorayım
Söyleniyorum sessizce…
Sor, Allah seni bildiği gibi yapsın, sor yaaa
Açım, kan şekerim düşmüş, adam öldürme saatime beş dakka kalmış, ama elim açlıktan elim titriyor… Masayı yemek üzereyim.
Şarap ısmarlama kısmını atlıyorum, dayanamazsınız diye…
Aradan bi yarım saat geçti, bir gürültü bir patırtı, bütün lambalar yandı, belli ki jeneratörleri varmış, onu çalıştırmaya karar verdiler. Aha dedim, patates kızartabilirler, garson kızı çağırdım. Bütün bu diyaloglar sırasında kızın yüzündeki huzurlu gülümsemeyi ve sevimliliğini de atlamayalım. Sabırla ve gülümseyerek ve çalıştığı restoranda ne olup bittiğinden bihaber halinden hiç rahatsız olmadan yapıyor yaptığı her şeyi. İnanılır gibi değil her şeye rağmen sevimliliği.
Ben: Bütün lambalar yandı.
Garson: Evet, jeneratörü çalıştırdık.
Ben: O zaman patates püresini patates kızartmasına çevirebiliriz.
Garson: Ama püreyi hazırlamışlardır…
Ben: O zaman ben patates kızartması istediğimde niye jeneratörü çalıştırmadınız da şimdi çalıştırıyorsunuz? Söyle şefe, oturup afiyetle hep beraber siz yeyin o püreyi madem hazırlamış. Çünkü ben patates kızartması isityorum.
Garson: Ben bi sorayım
Ben: Dur Allah aşkına sorma, deli olcam açlıktan ben yaaa…
Arkadaşım: Sakin ol Meltem, ben sana yarın bi sürü patates kızartması alcam, söz.
Garson kıza dönüp
Arkadaşım: Bizim ekmekle tereyağına ne oldu?
Garson: Ben bi….
Ben: Sen kimseye bi şey sorma. Ben gidip getircem onları şimdi.
Kalkıp mutfağa gidip ekmekleri sıcak sıcak getiriyorum. Garson kız da peşimden tereyağını getiriyor. Arkadaşım ekmeğine tereyağını sürüp bi ısırıyor.
Arkadaşım: Ama bu tereyağı değil, margarin…
Ben: Aman dur sormaya gider şimdi
Garson: Öyle mi?
Arkadaşım: Öyle. Tereyağınız yok mu her tarafta inek, keçi kaynayan bu ülkede?
Arkadaşım 7 yıldır bu ülkede yaşıyor ve dünyanın en tatlı en sabırlı insanlarından biridir.
Garson: Ben bi gidip…
Gerisini duymaya yüreğim dayanmıyor. Margarinli ekmeklerimizi yeyip sakinleşiyoruz.
Neyse efendim, arkadaşımın bilmemne bifteği kenarında patates püresi ile geliyor. Benim de kıyma katları arasına azcık lazanya hamuru sıkıştırılmış lazanyam geliyor.
Ben: Patlıcan nerde?
Garson: Nerde?
Ben: Yok, ben de onu soruyorum. Patlıcan nerde?
Garson: Yok mu?
Ben: Yok ama sakın kimseye bir şey sorma, olur mu?
Garson: Olur.
Mona Lisa gibi kız. Hep gülümsüyor, ama zorlanmadan. Gerçekten gülümsüyor herşeye rağmen.
Yemek bitince bi french press kahve içelim diyoruz.
Masaya sıcak su ve neskafe geliyor. Dayanamayıp hesabı ödeyip gidiyoruz. Ama tokuz ya… Garson kız hala o kocaman gülümsemesinden hiç bi şey eksilmeden bizi yolcu ediyor…

Garip yer burası… Biz mi çok talepkarız yoksa onlar mı çok geniş, karar veremiyoruz. Eminim o garson kızın bir blogu olsaydı bu günü ve bizi kesinlikle yazmazdı… Karnımız tok ya sinir minir kalmamış, kahkahalar içinde ayrılıyoruz bir daha asla gitmeyeceğimiz o restorandan….

ÖLDÜREN DİYALOGLAR 4- HOW ARE YOU, NE VAR YU MERAKI

Bu milletin hoş beş merakı bildiğiniz gibi değil. Ofiste oturmuş çalışıyorum. Içeriye sessiz sakince birisi giriyor. Karşımdaki kanepeye oturuyor gülümseyerek. Gülümsemedikleri bir an yok ki  Bakışıyoruz. Bekleşiyoruz. Sessizlik var, çıt yok. Bekleşiyoruz karşılıklı… Bayağı bir zaman geçiyor. Neyse, ben dayanamıyorum artık.
Ben: Who are you?
O: How are you?
Ben: Who are you?
O: I am fine. How are you?
Ben: Nice to meet you, Fine. I am fine, too.
Gülümsüyor. Sessizlik, sessizlik…
Ben: Who are you, ssebu, who are you?
O: My name is Nmuzeyabu Bassibika.
Ben: So?
Sessizlik, sessizlik…
Sessizlik, sessizlik…
İşime devam ediyorum artık sabrım tükenip. Konuya giremeyeceğiz anlaşılan.
En sonunda derdi anlaşılıyor.
O: Can you write this letter for me and print it?
Ben: Aaaaaa! Am I your secretary? Get lost, ssebu, kafamın tasını attırma…. Mektubunu daaa, seni deee… Aaaaa!!!! Yok mu akıllı bi adam burda yaaa?????
-burda Luganda, İngilizce, Türkçe hepsi birbirine giriyor  -

ÖLDÜREN DİYALOGLAR 3 – RESTORAN MACERASI

Bir arkadaşımla pis mi pis mahalle restoranına gittik, ikimizin de ölü hayvan yemekle arası yok. Restoran sahibi, ahçı, garson hepsi bi yerde uyuyor. Uyandırdık arkadaşları, açız dedik. Diyalog şöyle gelişti:
Biz: Ne yemek var?
Restoran sahibi: Domuz kaburgası
Biz: Vejeteryanız, başka ne var?
Restoran sahibi: Kaç parça olsun?
Biz: Ne kaç parça olsun?
Restoran sahibi: Domuz kaburgası
Biz: Et yemiyoruz. Pilav fasülye falan var mı?
Restoran sahibi: Domuz kaburgası var.
Biz: Pilav, fasülye, kasawa (bir bitkinin patatese benzeyen kökü) var mı?
Restoran sahibi: (Düşünüp taşınıp) Var
Biz: Getir o zaman. Açız.
Restoran sahibi: 4000 şiling
Pahalı haaa…Ama anlamadık niye pahalı olduğunu. Normalde 2000 şiling falan eder. Bizim parayla 1.5 YTL.
Biz: Getir, yiyelim, ondan sonra öderiz.
Restoran sahibi: Getiremem ödemezseniz.
Biz: Nasıl yani?
Restoran sahibi: Parayı verin.
Biz: Yaw niye verelim? Daha yemedik ki…
Restoran sahibi: Ben fasülye, pilav falan yapmıyorum. Domuz kaburgası var.
İçimden “al sen o damuz kaburgalarını…” diye başlayan bi cümle sallamak geçiyor ama… Ya sabır!
Biz: E ne parası istiyorsun o zaman?
Restoran sahibi: Para verirseniz, gidip şu restorandan fasülye, pilav satın alıp size getireceğim.
Aha çıkardı işte dilinin altındaki fasülyeyi…
Biz: Sen dur biz gideriz o restorana… Sen de kış uykuna devam et.
Restoran sahibi: ??????
E bilmezsin kış uykusu nedir… Kıştan haberin mi var senin ekvatorda, her mevsimin uykucusu???

ÖLDÜREN DIYALOGLAR 2: DOLMUŞ (MATATU) MACERASI

Dolmuş şöförüne soruyorum (Henüz Fort Portal’dayız, Kampala’ya doğru yola çıkacağız)
-Fort Portal – Kampala kaç para?
-12 000 şiling
Hadi bakalım hayırlısı olsun. 30000 besmele çekerek yola çıkıyoruz. Matatuda tavuk var, insan var, birisi döşeğini rulo yapmış almış yanına, o var, birisi tabağını çanağını toplamış, Okay Temiz gibi tangır tungur tıngır mıngır gidiyoruz. En arkada oturuyorum ama 5 kat olmuş bir şekildeyim. Koltukların arasında bacak mesafesinden eser yok. Öndeki kucağımda oturuyor sanki. Önümdeki koltuk açılır kapanır. Her açılıp kapandığımda diz kapağıma çekiçle vuruyorlar sanki. – abarttım galiba ama olsun, böylesi daha maceraperest ;) -
Yolu yarılayınca bir daha soruyorum:
- Kampala kaç para?
- 13 000 şiling.
Sanki yaklaşmıyor da uzaklaşıyoruz Kampala’dan da fiyat artıyor. Ya sabır!
Matatunun tekerlekleri yere değmiyor, sanki asfalt üzerinde uçuyoruz mübarek!

Kampala’ya vardık. Ben daha parayı vermedim. Bu arada yanımda oturan kızcağız kustu arabaya, herkes gülmekten yerlere yattı. Yaw kız iç organlarını döktü matatunun zeminine, beti benzi rengi attı diycem ama pek belli olmuyo. Renk, beniz ne kadar atsa da koyu… Hedefe kadar parayı vermememin nedeni ev arkadaşımın tembihleri: “Matatuya binince gideceğin yere varana kadar para verme. Bunlar hep bozulur, yolda kalır. Parayı da iade etmezler, sen de parayı verdiğinle ve sefil olduğunla kalırsın.”
“Kaç para vereceğin ben?” dedim yine. Bu kez 11 000 şiling dedi arkadaş. Bende sigorta attı:
-Yahu ssebu (oğlum, çocuğum gibi bi şey demek) oli mulalu? (çok havalıyım, Luganda dilinde delirdin mi sen dedim. Dolmuştaki bütün kafalar bana döndü, bu beyaz nyabu -kadın demek- nerden biliyo Lugandayı diye.) Madem hafızan bu kadar kötü, ne demeye yalan söylüyorsun? Bir dediğin bir dediğini tutmuyor. Al şu 10 000 şilingi de yalanlarına bi ara ver yaaa!
Tüm dolmuş kahkahaya boğuluyor, benim ssebu mosmor, gıkı çıkmıyor 

ÖLDÜREN DIYALOGLAR 1: YOL SORMA MACERASI

Hergün tanık olduğum, sanık olduğum diyalogların haddi hesabı yok. Keşke hergün not tutsaydım diye düşünüyorum ama dert diil. Hayat devam ettiği sürece bu diyaloglar devam edilecek galiba.
Yol soruyorum;
Meltem: Bilmem nereye burdan mı gidilir?
Yol Bilen ama Yordam Bilmeyen Adam: Evet
Meltem: Yoksa şurdan gitsem daha mı iyi olur?
Yol Bilen ama Yordam Bilmeyen Adam: Evet
Meltem:Hangisi daha kısa olur?
Yol Bilen ama Yordam Bilmeyen Adam: Evet
Meltem:Yahu mzee (bizdeki moruk gibi sempatik bi şey demek) şurdan mı burdan mı daha kısa? İkisine de evet dedin?
Yol Bilen ama Yordam Bilmeyen Adam: Evet
Meltem: Yani kabul ediyorsun ikisine de evet dediğini?
Yol Bilen ama Yordam Bilmeyen Adam: Evet
Meltem: Yahu mzee, sen beni delirtmeye mi çalışıyorsun?
Yol Bilen ama Yordam Bilmeyen Adam: Evet
Meltem: Bak bunu da kabul ettin…
Yol Bilen ama Yordam Bilmeyen Adam: Evet
Meltem: Mzee, sen İngilizce biliyor musun?
Yol Bilen ama Yordam Bilmeyen Adam: Evet
Meltem: Yok annem, bilmiyorsun..
Yol Bilen ama Yordam Bilmeyen Adam: Evet
Meltem: Hıargghhhhhhhhghhhhhh!!!!
Yol Bilen ama Yordam Bilmeyen Adam: No problem 

Sen delirsen de çatlasan da Yol Bilen Adam sakin ve bembeyaz dişlerini gösteren sakin bir gülümseme ile sana bakmaya devam ediyor… Nasıl sinirlenceksin ki!!!!!

BETON YORGUNLARINA…

Bugün bi arkadaştan bi email gelmiş, Can Dündar’ın bi yazısı…Diyor ki işte “sevmediğiniz üniversitede okuyup istemediğiniz bir işte çalışmaya başladık. Sonra evlen dendi, evlendik… Ev al, araba al dendi aldık. Hayallerimizi kimse sormadı, onlar unutuldu kaldı. Haydi yallah hop hop hop… Kaç yaşında olduğuna boşver, Ali topu tut, tut Ali tut, hayallerinin peşinde koş, koş Ali koş…” gibisinden bi email…
Ah benim güzel arkadaşım, herkesin 2.evliliğinden 3.çocuğunu doğurduğu yaşta alıp başımı evi yurdu işi eş adaylarını bırakıp taaaa nerelere gelmiş bu beton yorgununa gönderilcek email mi bu??? Daha ne yapiym ben????