Wednesday, November 02, 2005

Bi özgeçmiş vereyim: Ben kimim?

Öylesine bi Uganda sevdası diye başlayan yazımı artık sadece zorla okuttuklarım değil, bi sürü kişi okuyormuş, bunun farkına vardım. Tam olarak kim olup buraya hangi akılla geldiğimi bi anlatıvereyim artık. Kısa kescem özgeçmişi, çünkü nereden geldiğim de önemli ama şu an ne yapmaya çalıştığım sanki daha bi bu blogun konusu…

Küçükten beri hayvan severim, çekirge kovalarım, kurbağa tutarım, yılan sever, kertenkele eğitirim. Tahta parçaların altına sabun sürüp ormanda yokuşlardan aşağı kaymaya, bütün gün derede gavur balığı* ve türk balığı* yakalamaya –ve geri bırakmaya-, çamurdan koltuk takımı yapmaya, güzellik mi çirkinlik mi oynamaya, salıncakta sallanmaya ve popo üstü düşmeye, koruk terletmeye, böğürtlen ararken kaybolmaya, kayaların üzerindeki kına gibi renk veren yosunları bulup onları taş ve tükürükle sıyışrarak avucuma kına yakmaya, dut çırpmaya** hala bayılırım. Cebinde şekerle gezen –çocukların eline tutuşturuvermek için- bi annenin***, şehirlerin plaka numaralarını ezbere sayarak –zihnini zinde tutup alzheimer olmamaya çalışıyor- yürüyüş yapan, 57 yıldır günlük tutan bir babanın 6.çocuğuyum. Kolumun altında Jack London’un üzerinde bir kurt resmi olan –Adam Yayınları- “Vahşetin Çağrısı” isimli kitabıyla dolaşan kendi halinde bir çocuktum, kimi yakalasam “Bana bu kitabı okur musun?” diye rica eder daha önce kitabın arasına sıkıştırılan ayracı alıp kararlı bir şekilde beklerdim.

*gavur balığı: kurbağa yavrusu topaçlar oluyor, bi balık bi kurbağa olmaları nedeniyle ne oldukları belli olmadığından onlara gavur balığı denirdi. Oysa Türk balığı öyle miydi? Hep aynı zerafet içinde büyür adam gibi balık olurdu. Hem topaç balığı kurbağa olmaya hazırlanan ve büyüyen koca kafasını taşıyamadığından bi garip bi hantal yüzerdi. Türk balığı ise artistik patinajcılar gibi hep narin, hep kararlı bi stille yüzerdi.
**dut ağacına çıkarsın, dutlar olgun olmalı ama, aşağıda bi grup komşu, abi, abla da bi çarşaf, bi örtü ne varsa gerip beklerler, sen de başlarsın dalın üstünde zıplamaya, olgun dutlar patır patır düşer örtünün üstüne, iyi tutunmazsan sen de düşersin, ağzın yüzün dağılır.
***Geçen yaz Maslak Çarşı mağazasında annemle gezerken annem bi ara kayboldu. Bi baktım çocuğun birine hep cebinde taşıdığı şekerlerden birini vermeye çalışıyor. Çocuk da korkmuş, bi köşeye sinmiş, ne kadar anne babası tarafından tembihlenmişse yabancılardan şeker alma diye, direniyor. Annemi kolundan tutup çocuğu stresinden kurtardım. Çocuk rahatladı, annem çok bozuldu, ben bilemedim anneme İstanbulun Kozan gibi olmadığını nasıl anlatacağımı…

11 yaşından itibaren anne-babadan ayrı bazen yakın çoğunlukla uzak yerlerde okullara gitmek zorunda kaldım. Anadolu Lisesi sınavına girmek için harç parasını tamamlayamayınca babam –o zaman aynı anda 5 kardeşimin 4ünü üniversitede, birini lisede okutuyordu çünkü- evden kaçma numarasaı yaptım. Bİ mektup yazdım “Anadolu Lisesi sınavlarına girmeme izin vermediğiniz için evden kaçıyorum”u çok net ifade eden, topladım eşyalarımı, çıktım evin damına beklemeye başladım. Bekle babam bekle, bekle babam bekle, evden çıt çıkmıyor. Neyse, daha fazla üşütmeden ben de eve geri döndüm. Ama nedense harç parası bi yerlerden biraraya getirildi, ben de sınava girdim ve kazandım. Yıllar sonra söylediler, görmüşler mektubumu da gülmüşler çok. O kadar akıllı kız hiç evden kaçar mı, blöf yapıyo kesin diye!

Haaa, okul da okudum. ODTÜ İİBF Kamu Yönetiminde okudum, British Council’den burslu Galler Üniveristesinde Bankacılık, Muhasebe ve Ekonomi masteri yaptım. Pamukbank’ta 6 yıl Mali Kontrol Bölümünde, Advantage Card’da 4 yıl Bütçe ve MIS Bölümünde, Turkcell’de 3 yıl Stratejik Planlama Bölümünde çalıştım. Ama en çok 20 yaşındayken Bodrum’da bi teknede miço olarak çalıştığım işimi sevdim ;)

Boda boda nedir?

Böyle tüm yolları niyeyse tek yön olan, yolları kıvrım kıvrım olan, hiç bi yolun hiç bi yolu dik kesmediği termit yuvası kesiti gibi bi kroki düşünün.. Düşündünüz mü??? Hah işte Kampala’nın yolları öyle bi şey…

Yollar kırık dökük, patlak çatlak… İnsanlar her yerde. Ya tozlu ya çamur ya eksoz dumanları arasında yol yapmaya çalışıyor herkes. Yollar trafikte sıkışmış daralmış araba ve şöförlerle dolu…Ay naapsam da nasıl ulaşsam gideceğim yere diye düşünürkeeennnn…Orkid reklamındaki “konuya bir de bu açıdan bakmayı denediniz mi?” diyen kurtarıcı melek gibi Boda Boda’cılar yetişiyor. “Madam, where do you want to go?”

Boda boda kelime(ler)i “Border border” –Sınıra bir ikiiii!!!- kelimesinin Afrikan İngilizcesi ile söylenmiş hali. Önceden sınıra giden fazla otobüs yokmuş, olana da binmeye para yetmezmiş. Genelde sınırlarda Pazar kurulduğu için millet akın akın sınıra yürürmüş. Bu motosikletli –orjinali bisiklettir ayrıca- kovboylar o zaman türemiş. Ucuza insanları sınıra götürürlermiş. Ve de müşteri toplamak için “Boda bodaaa!!!” diye bağırırlarmış… Sen misin bu kadar bağıran? Al işte isimleri Boda Boda kalmış…Bakmişlar ki bu iş iyi tutmuş, Matatular-dolmuşlar, onu da anlatcam bi gün- zaten ördek toplamaktan ilerleyemiyorlar bile trafikte, “E şehirde de yapalım bu işi de arabalarla yayalar naapcaanı şaşırsın?” demişler…

Ters yön, düz yön, kaldırım, yol, çukur, çamur, sel, trafik lambası, trafik polisi, cumhurbaşkanı dinlemeden iki nokta arasındaki mesafeyi kuş uçuşu alan kovboylar bunlar!!! Ve hiç bir zaman binmeden önce anlaştığın fiyatla asla mutlu olmayan Shell Rotella 20 50 adamlar! Diyelim ki 2500 şilinge anlaştın gideceğin mesafe için… Yolun yarısında “Madam, three thousandddddd??????” demeye başlıyorlar. Ve inatla 2500 şiling verdiğinde “sefiller”le “küçük emrah” arası bakışlarla bakakalıyorlar… Hepsinin gözünde aynı beyaz adam imajı var: Para basan adamlar!

Pazarlıksız asla binilmediği gibi bi saattten sonra da gece tarifesi üzerine pazarlık başladığını da unutmadan söyliyim.

Bi boda boda anısı: Bi tane kovboyu durdurdum, "Shoprite'e gitcem, 2000 şiling tirink" dedim. Bodacı durdu: "No madammmm, 1500 şiling" dedi çok kararlı... "Aha" dedim, "böylesine de denk gelmediydim"... Neyse, ya sabir çektim ve "Shoprite çok uzak, gel sana 2000 şiling vereyim" dedim. "No madam, mümkün değil" dedi. E ben de atladım arkadaya, başladık gitmeye... Ama sola dön diyorum, düz gidiyor, yavaşla diyorum, dinlemiyor, sağdan döncektik ama diyorum, dönmüyor... En sonunda baktım ki Shoprite'dan da uzaklaşıyoruz. Dedim ki "hani shoprite, güzel kardeşim?" Cevap yok... İngilizce bilmiyormuş meğersem, bi 1500 şiling demeyi öğretmişler, başka hiç bi şey çıkmıyor İngilizce ağzından. Üstelik daha köyünü kabilesini dün bırakmış, Kampala'ya gelmiş, yol yön de bilmiyor yawrucak. Shoprite'dan kilometrelerce uzakta en son kavga döğüş indim bodadan, para da vermedim ama içim de szıladı... E be adam iş bilmezsin, dil bilmezsin, kimi nerden nereye götürüp de kaç para kazancaksın sen???

Bütün kızlar toplandık toplandık toplaannddıkkkk!!!! Lay lay lommmm!!!

Emeliacıktan bi sms geliverdi. “Cumartesi akşamı kızlar toplantısı yapmak istiyorum. Şurdan –Ggaba Caddesinden- sağa sap, burdan –Munyonyo Caddesinden- sola dön, Moz’un galerisini geç ama camiiyi geçme, yeşil kapıdan gir. İçki getir, çikolata getir, gerisini merak etme” diye…Amaannnnn, ne sevindim kız toplantısı olayına girdik diye. Evi bulduktan sonra Birleşmiş Milletler toplantısına katılmış gibi bi durum oldu. Pearl – Sudanlı bi bankacı-, Emelia – Ingiliz yazar-, Sylvia – eski Uganda güzeli, yeni dizaynır-, Katie –oyuncu-, ben –Türk Safarici, Sürüdürülebilir Turizmci-, Sophie – İngiliz Secret Gardenci, güzel bi kafemsi bi huzur almaya gelinen bi yer-
(Sürdürülebilir turizmin ne olduğu başka bi blogun konusu olsun şimdilik, olur mu?)

Aaaaaa… Karı kısmı heryerde aynıymış yaw! United Colors of Benetton’da bile çan çan çan çon çon çon… Benimki bana bunu yaptı, seninki sana niye böyle yapıyo falan filandan girdik. Sonra çok daha güzel yerlere gitti ama muhabbet. Buluşup Mullholland Drive’ı izleyip anlamaya çalışmak üzere sözleştik. Sinema eğitimli biriyle de bu filmi anlamazsam artık ben de iki foto ve bi ikametgah ilmuhabiri ile “Mullholand Drive’ı Anlamayanlar Derneği”ne üye olcam 

Yemekler köz üzerinde –böyle yuvarlak yuvarlak teneke kutular içindeki ateşte- pişti. Pek güzel oldu. Mumlar, tütsüler bitti, ama biz şarabın dibine vurmak için uğraştık en sona kalan son 4 hatun olarak. Bi ara yamuk yumuk sessiz sinema bile oynadık…

Bu gece gerçekten iyi geldi bana.
Top top Mehtop’um,
Kaşık Surat Ranam,
Cilveli Sarışınım Nilgün,
Oynak Küsmük Songül’üm,
Yumul Yumul Burcu’m,
Şahane Şelale Hanımım,
Seksi Primat Aytuğ’um,
Müsekkin Esra’m…
Kimse sizin yeriniz tutamaz… Tırnağınız, parmağınız, saçınızın teli olamaz… Sakın ha! Aklınızdan bile geçmesin…Sadece ve sadece sizin özleminizden gelir gelmez bi kız grubu oluşturdum burda!
Hepinizi hasretle öperim, koklarım, kucaklarım! -Şelale’yi ihmal etmiyorsunuz di mi? ;p –