Friday, October 28, 2005

Ablama özel: Ne yer ne içerim?

Uganda’ya gelmeme yakın ablamı aldı bi dert…
-Meltemcim, orada salatalık var mı?
-Domates?
- Kavun varsa git manava de ki: Ham kavun var mı?
-Taze fasulye???

Tüm bunları sorcam da noolcak derseniz, turşu kurcam! Turşu çok severim diye ablacaazım “Uganda’da neyin turşusu kurulur”un derdine düştü :)
Canım ablam benim, burası o kadar bereketli, yeşil, yere tohum düşse ağaç olan bir yer ki olmayan yok burda…Zamanında gelip de kendimi yarı belime kadar gömseydim Uganda'da, şimdiye hobbit gibi değil selvi boylu bi hatun olurdum!!!

Bu arada Allah sonumu hayırlı etsin ama herşeyi yiyorum: Topraklı mantarlarla ve yerfıstığı sosuyla muz yaprağı içinde pişen iğrenç görüntülü bi yemek var. Onu seviyorum ama bi daa yemem. Çıtır çıtır toprak çiğnedim be yerken… Mantarı iyi temizlemiyorlarmış. Matoke – haşlanmış muz püresi- üzeri fasulye pek güzel, onu seve seve yiyorum. Salata yemeği özledim o kadar. Onu da eve az sonra yerleşince hemencecik yaptım. Şöyle mis domatesli azcık zuvanlı salatalıklı falan bi salata patlattım, yanına kestim avakadomu, ohhhh midem bayram etti. Yoksa bu yediğim şeyler kasawa – ızgara bitki kökü, nişasta bombası-, muz püresi, tatlı patates olayı beni şişerecek. Bütün meyveleri de çok ballı olduğu için onda da dikkatli olmak gerekiyor.

Meyvelerden başlayayım:














Bir numaralı favorim Jackfruit. Türkçesi şu an yaratılıyor: Jack amcanın meyvesi. Yanda gördüğünüz gibi kocamaaannnnnn bi şey…Çok zekiyim ya önce yanına pil koyup fotografını çektim gerçek ebatı anlaşılsın diye… Sonra da esas benim ebatım anlaşılsın diye kucağıma aldım da fotograf çektirdim … Arnold kardeşim bana Cek meyvesi nasıl soyulur dersi vermek için adım adım bizzat beni de yanına alıp işe girişti. Kesti biçti temizledi ayıkladı ama kestikçe içinden ağaç tutkalı gibi şeyler aktıkça meyve de bıçak da insanın eline yapışıyor ve eziyet haline geliyor bi Cek meyvesi kesme işlemi. Kesince bu devasa meyvenin içinden işte böyle böyle şeyler çıkıyor. Tadından daha önce bahsetmiştim: Şeftali, hurma ve kavun arası müthiş bi lezzet.

Matunda domatese benzeyen mayhoş tatlı bi şey. Fransız domatesi de deniyor. (Fotografını bi türlü yükleyemedim... Bozuk muydu neydi?? ;)


Kakao meyvesi hala dolapta. Daha deneyemediğimden neye benzediğini bilemiyorum.



Turkuaz renkte muzzzzz!!!! Böyle fotojenik durduğuna bakmayın, tabakta görülen sarı püre o turkuaz renkli muzun püresi. Fasülye ile pek güzel oluyo. Yanındaki beyaz püre kasawa bitkisinin kökünden yapılıyor. Onun yanındaki patatesle tekrar tanışmaya gerek yok.


Lam denilen acaip kıllı, şekilsiz, çirkin, ucube sebze işte şu aşağıdaki. Ama en güzel cips lamdan yapılıyor.
Özlediğim yemekler: Zeytinyağlı bamya, taze fasulye, yaz türlüsü, kabak, salata, imam bayıldı…. Hepsi burda var, iş tencereye koyup yapmakta. Kolay iş! Ama Nişantaşı Pideci’den ağzım sulanarak sipariş ettiğim Kabaklı Pide olayı, Yufka’dan mantarlı-soya etli dürüm olayı, Şampiyon’dan kokoreç olayı ve en önemlisi peynir olayı nasıl hallolcak bilemiyorum. Peynir istiyorum huleeaaayyynnnn!!!!

Thursday, October 20, 2005

Sefiller ve meleklerin ülkesi burası

Geçen hafta Ben adında Ingilizce, İtalyanca, Luganda vs vs herseyce bilen Ugandalı biriyle tanıştım. Ben'in devletten hiç bir destek almadan, sağdan soldan gelen yardımlarla ayakta tutmaya çalıştığı 18 çocuklu bir yetimhanesi var. Çocuklar okuldayken yetimhaneyi görmek üzere gittik. Çok garip çok benzersiz bir his orda bulunmak. Italyan bir kızcağız da gelmiş, gönüllü orda kalıp çocuklara bakıp annelik yapıyor. Çocuklardan bi kaç tanesi ordaydı okula gidemeyecek kadar küçük olanlardan. Bi de gidip yetim okulu nasıl oluyormuş onu göriym dedim. Demez olaydım. Sadece duvarları olan bi biriket oda, yanında bi tane daha... Tahtadan çatılverilmiş oturacak yerler, pencere olması gereken deliklerden içeri yağmur giriyor... Yerler çamur, beton yok, çocuklar yalınayak... 1 odada 3 sınıf, diğer odada 2 sınıf, öğretmen bir tane -eli yüzü tebeşir tozu içinde şaşırmış bi halde bize bakıyor kızcağız-, öğrencilerin üzerinden bir ip çek bütün kıyafet (?) dökülecek haldeler... Nasıl anlatsam bilemiyorum ki!!!
Daha önceki ziyaret eden bir kac kisinin cektigi ve bastirdigi fotograflari cocuklara dağıttık. Hepsi havalara uçtu!
Sonra daaaa birdenbire hepsi biraraya toplarlanıp "hoşgeldiniz beşgittiniz" temalı bir şarkıya başladılar. Vallahi DNAlarında var dans ve şarkı kabiliyeti!

Italyadan gelen iki zengin çifte önerisi üzerine 25 Aralık Christmas yemeği düzenliyoruz çocuklara. Hergun matoke yiyorlarmış ve her öğün. (Matoke: bizdeki patates yerine kullandıkları yemeklik muz. Kaynatıp ya da ızgarada pişiriveriyorlar.) Hayatlarında ilk kez - umarım son olmaz- yeniyıl yemeği -hindili mindili- yiycekler! Ben -melek adam, en üstteki fotoda yarısı çıkmış :( - çok heyecanlı çocukların midesine doğru düzgün bi şey gircek diye!

Avrupalıların saati, Afrikalıların zamanı varmış!!!

Kampalaya gecenin bir saatinde geldik. Gece gece kiraladığımız eve gidemediğimiz için bi otele gittik. Bu arada Arnold bizi bekliye bekliye bir hal oldu... Bizi beklemeyin Havana otele gitcez mesajını çektikten sonra otel resepsiyonunda gecenin bir yarısında yorgun argın anahtar beklerken resepsiyonist bunu size bıraktılar diye koca bi plastik kap dolusu şeker kamışı, jackfruit, papaya, karpuz vs vs uzatınca Allah Arnolda uzun ömürler versin nidaları ile mideye bayram oldu :)

Ertesi gün kiralaığımızı ve içine yerleşebileceğimizi düşündüğümüz eve gittik. Ama hak getire! Ev daha bitmemiş ve bahçe duvarlarının üstünde olması gereken jiletli teller -dikenli değil dikkatinizi çekerim- yok! Neyse, 10 gündür ev arıyoruz, hala Havana oteldeyiz!!! :(

Ofisimiz pek küçük, pek sevimli bi ofis... Arnold bahçıvan gibi önünü sağını solunu deşip duruyo. Armudun sapı üzümün çöpü ekiyo biçiyo bahçeye. Şu ufaklık da ofisin az ilerisinde çinko bir kutu şeklinde 5-6 metrekare bi evde babaannesi ile yaşayan yetim komşum Eric. Hep donsuz, hep çene hep çene... Bazen ofisin penceresine tıklatıp "Muzunguuu!!!" -beyaz adam demek- diye beni çağırıyor ama hemen postalıyorum. Çünkü hem geveze hem de Luganda biliyor sadece. Hiç bi şey anlamıyorum anlattıklarından!

Gidiyorum demiştim ya!!! Gittim!



Sonunda gittim!!! Yine olaylı bir uçak yolculuğundan sonra Kenya'ya 8 Ekim sabahının köründe ulaştım.
Yolculukta öncesinde ekstra bagaj tartışmaları, uçuş sırasında karındeşen çocukları olan bi kadının üzerime 1 koca bardak kırmızı şarap dökmesi sonunda don-battaniye uçakta oturuşum, yan koltukta air conditioner esintisiyle kurutmaya çalıştığım güzelce çitilenmiş pantolonum....

Amaaannnnn... Neyse, Kenyaya vardım işte. Yandaki fotograf herhangi bir akşamda herhangi bir Naorobi sokağındaki dolmuşların disko topu gibi ışıl ışıl ve bangır bangır müzik dolaştıklarının resmidir!!! Dolmuş muavinleri bizimkilerden daha atletik ve daha babun oldukları için sirkte maymun seyreder gibi hissediyor insan!

Ahanda yandaki arkadaşın salyalı ağzına elimi sokarken her seferinde dili bileğime kadar dolanıp hüüppppp diye içine çekecek gibi geldiğinden birbirimize alışmamız biraz zaman aldı :)

Pazar sabahı -9 Ekim- Ugandaya geçmek üzere 12 saatlik gündüz gözüyle ekvatoru enlemesine geçecek bi otobüs yolculuğu sonrasında Uganda'ya - Kampala- ulaştım. Yolculuk tabii ki daha uzun -17 saat- sürdü. Çünkü Nakuru Gölü Doğal Parkının yanında otobüs bozuldu. Ve bir daha çalışmadı. Çalışan bi tanesinin gelmesini beklemek zorunda kaldık ama bu arada belki bi çita bi leopar görürüz, ikisi de efendi utangaç sevdiğimiz hayvanlardır bi şey yapmazlar diye doğal parka girdik ama kısmet deilmiş :(