Wednesday, August 10, 2005

Nil mucizeleri: Suyun gücü, gökkuşakları ve timsahlar

Akşamüzeri feribotla Nil nehrini geçip Murchison Şelaleleri Doğal Parkında kalacağımız yere –Paraa Safari Logde- ulaştık. Üzerimdeki kırmızı tozdan yüzüm ve kıyafetlerimin renginin değişmişti. Akşam Kazinga Kanalından gelen su aygırı sesleri arasında güzel bir yemek yedikten sonra yarın sabahki safari için enerji toplamak ve saçımın ve yüzümün kırmızı renginden kurtulmak üzere muhteşem Nil manzaralı odama çekildim. Erkenden çıkılan safari, antilop çeşitleri, zürafa, leopar gibi hayvanların bulunduğu savanlar, bataklıklar gezdikten sonra Kazinga Kanalı tekne turuna katıldık. Kıyılardaki doğal hayatı izlemenin en güzel yolu buydu herhalde. Kenarlarda güneşin altında baygın yatan timsahlar, serin sularda hayatından memnun su aygırları, bir görünüp bir yokolan leoparlar, sayısız kuş çeşidi ve florası ile eşsiz bir geziydi. Nil Nehrinin sadece 7 metrelik bir geçitte sıkışarak tekrar Kazinga Kanalında rahatlayıp yine Nil olduğu noktaya geldiğimizde karşısında durduğumuz manzaranın güzelliğinin farkında ama suyun gücünün eşsizliğinin bilincinde değildim. Ertesi gün şelalelerin tepesine kaygan ve ıslak patikadan inerken Arnold’a “Mümkün değil” diyordum. “Koskoca 50 metre enindeki Nil nasıl 7 metrelik bir boşlukta sıkışşsın da tekrar Nil olsun? Bence olamaz, emin miyiz?” Bir homurtu, bir gürültü, hafif çapta bir yer sarsıntısı hissediyordum ama neyse... Arnold gülüyor ve kendinden emin adımlarla beni şelalelerin tepesine doğru götürüyordu. Bir yerde fotoğraf makinelerimi plastik torbaya koymam için uyardı. Aradan kısa bir süre geçti ki ben ne zaman sırılsıklam olduğumu bile anlayamadan 180 dereceden daha geniş çemberi olan bir gökkuşağıyla karşı karşıya kaldım. Gürültüden sesim duyulmuyordu ama Arnold’a gökkuşağını işaret ederek avazım çıktığı kadar bağırıyordum. Arnold gülümseyerek bir diğer gökkuşağını, bir diğer gökkuşağını ve bi sürüsünü daha bana işaret etti. Yer sallanıyor, suyun gürültüsü havayı kaplıyor ve gökkuşakları güneşin bulut arkasına gidip çıkmasıyla yer değiştiriyordu. Koca Nil bu kadarlık bir boşluktan geçip 40 metre aşağıda kayalara vurduğunda yer sallanıyor, bu gösterişli şölenden sonra tekrar Nil oluyordu. Arnold “İkna oldun mu?” dedi, ben kaç kez dedikten sonra duyduğumu bilmiyorum, küçük dilimi yutmuş Nil’in görüntü ve ses şenliğini izliyordum. Tekrar yola çıktığımızda öğle vaktıiydi. Ertesi gün Kibale Ormanı’nda şempanze yürüyüşü yapacaktım. Yol uzundu, bozuktu ve hava 35 dereceye geliyordu. Arnold’un bir gece önceden soyup temizleyip termosa koyduğu buz gibi – ya da bana öyle geldi- şeker kamışlarını çiğneyerek yolumuza koyulduk. Yolda bir kazaya rastladık. Takla atmış bir cip ve yol kenarında kaşı açılmış bir anne, panik olmuş baba ve ağlayan iki çocuktan oluşan Danimarkalı bir aile. Sinekler o kadar kötü ısırıyordu ki direksiyonda bulunan baba, sinekleri kovalayayım derken kontrolü kaydedince cip takla atmış. Hepsini arabaya alıp en yakın kliniğe götürdük. Kliniğin halini gördüğümde “belki de yetiştirmesek daha iyi olurdu” diye düşünmeden edemedim.

1 comment:

'Annem'in kalemi... said...

Yani insan neden Afrika'lı yerlilerin 'tanrı'ları olduğunu daha iyi anlıyor galiba, o güçlü manzaralarla karşılaşınca. Benim görüp görebildiğim en güçlü doğa örneği Ağrı Dağı'ydı ve ben o zaman bile eski zamanlarda yaşasam kendime tanrı diye Ağrı Dağı'nı seçerdim diye düşünmüştüm.