Wednesday, August 10, 2005

Menü: Matoke -muz- üzeri kuru fasülye :) , matunda, tuntunu, mapera, jampula, bikajo, kasava....


Arnold’un bana ilk sorduğu sorulardan bir tanesi yemek konusunda ne kadar maceraperest olduğumdu. “Lütfen Arnold” dedim, “belki bir daha hayatımın sonuna kadar yiyemeyeceğim ne varsa yiyeyim.” Öncelikle yol kenarlarındaki satıcılarından meyve aldık. Arnold’a daha önce hiç görmediğim meyveleri işaret ettim, o da hepsinden aldı. Mapera (incire benziyor ama sert), jampula (kızılcık gibi ama mor ve daha tatlı), matunda (diğer adı Fransız domatesi, tarif edilesi değil ), tuntunu (dışında kabuğumsu şeffaf kalp şeklinde bir koruyucu zar ve içinde nohut kadar domatese benzer yemişiyle mayhoş bir meyve) ve bikajo (şeker kamışı)… Hepsinin nasıl yeneceğini Arnold bana anlatıyor, ben de zevkle mideye indiriyordum.
Bu arada yol kenarlarında ateşte pismis matoke (papates tadında bir çeşit muz) ve kasava (bol nişastalı, bembeyaz, havuç büyüklüğünde kesilmiş bitki kökü) alıp yedikçe Arnold`un çok hoşuna gidiyor ve beklemediğim anlarda elinde garip yiyeceklerle karşımda beliriyordu. Önüme ne getirirse yiyordum.
Ertesi gün Murchison Şelaleleri Doğal Parkı’na giderken yolda durup yediğim yemek ise inanılmaz ama muz üstü kuru fasulye. Yanında bir tek soğanı eksik!
Kampala`dan uzaklaşmaya başladıkça Uganda`nın gerçek yüzü kendini iyiden iyiye göstermeye başladı. Yol boylarında kilometrelerce yürüyüp pazar yerlerine kafalarının üstünde veya bisikletlerinde muz, patates taşıyan erkekler ve kadınlar, annelerinin sırtına bir kumaş parçası ile bağlanmış bebekler, bir bidon su için sıcağın altında yürünülen kilometrelerce yollar, yol kenarlarında gelip geçene bakarken beni gördüklerinde koro halinde, “Merhaba Muzungu!”, “Nasılsın, Muzungu?” diye bağırıp el sallayan çocuklar…Heryerde bir hareket, bir hayat savaşı, bir mücadele… Bunlara rağmen güleryüzlü, sıcakkanlı, her an yardıma hazır, saygılı insanlar, fakat bir o kadar da fakir, bir o kadar eziyetli ve sefil bir hayat… Tarihleri boyunca yaşadıkları iç savaşlar, göçler, askeri darbeler ve diktatörlük altında yönetilmeleri bu insanları acımasız ve duyarsız yapamamış ve belki de iyilik yapma, yardım etme ve saygı gösterme üzerine dayalı kültürleri bu zorluklara dayanmalarına yardımcı olmuş diye düşündüm.

Yollar da Kampala’dan uzaklaştıkça değişmeye başladı, çünkü asfalt maceramız bir süre sonra kendini stabilize ve sadece 4çekerle ilerlenebilecek çatlak ve yarıklarla dolu yollara bıraktı. Bir daha asfaltı ancak 10 gün sonra göreceğimi bilmiyordum.

No comments: