Wednesday, August 10, 2005

Girilmez'e girdim görülmez'i gördüm: Kigula Ailesi!


O kadar heyecanlıydım ki uykuya dalmam zor oldu. Bütün gece rüyamda yavru bir gorille oynadım. Rüyam o kadar gerçeğe yakındı ki gerçekmiş gibi bir mutlulukla uyandım. Kuvvetli bir kahvaltı –nerdeyse bir kase bal yedim- sonrası yine bomba gibi yemeklerden oluşan bir yemek paketini sırt çantama alıp Bwindi Doğal Park Müdürlüğü’ne gittik. Yürüyüş burdan başlayacaktı. Aylar öncesinden yürüyüş rezervasyonu yaptırmak gerekiyordu, çünkü goril ailelerinden her birini her gün sadece 6 turist görebiliyor ve ilk gorili gördüktan sonra da yanında sadece 1 saat kalınabiliyordu. O yüzden rezervasyon yapılan gün ve saatte orda olmak hayallerimi gerçekleştirmek adına çok önemliydi.
Park müdürlüğündeki kayıt memuruna gittik. Arnoldl ilgili kişiyle konuşmaya başladı. Konuştuklarını anlamıyor ama bir tatsızlık olduğunu çıkarabiliyordum.
Bu arada Uganda’da 52 diyalekt konuşuluyor ve bu dilleri konuşanlar birbirlerini anlamıyor. Arnold babası din adamı olduğu için ülkeyi çok dolaştığından 20sini konuşuyor. Fakat konuştuğu dillerin hepsi bana aynı dil gibi geliyordu. Her farklı dili konuştuğunda “Sence bu dil kulağa nasıl geliyor?” diyordu. Ben de ona “Bana hepsi aynı gibi” diyordum. O zaman biraz bozuluyordu. Ben de diyordum ki “Arnold, hep aynı dili konuşup beni kandırıyorsun galiba!”.
Tatsız konuşmalar sonrasında Arnold’a neler olduğunu sordum, kekeliyordu. Zorladım, “Bir problem var, ama halledeceğim” dedi, yokoldu. Rezervasyondan sorumlu park memuruna gittim, neler olduğunu sordum. Benim yürüyüşe başlama noktamın burası değil, 2 saatlik mesafedeki Kisora kasabası olduğunu, ordaki trekking grubuna da yetişemeyeceğimizi, çünkü çoktan yola çıkıp gorillerin yanına bile ulaştıklarını ifade etti. Yani en yapmamamız gereken şeyi yapmıştık: Yanlış saatte yanlış yerde bekliyorduk. Kafamdan aşağı kaynar sular döküldü, çünkü elimdeki trekking makbuzunu akşamdan okuduğum için saat ve yer konusundaki hassasiyetlerini biliyordum. Rezervasyonlar aylar öncesinden dolu olduğu için ertesi güne bir kişilik rezervasyon yapmak mümkün değildi. Hatta ilk bir kişilik rezervasyon için kaç hafta beklemem gerektiğini bilmiyordum. Elimde yürüyüş sopası ile – boyuma uygun da bir yürüyüş sopası seçmiştim- kalabalıktan biraz uzaklaşıp derin nefesler almaya başladım, fakat göğsümün sıkışmasını kontrol edemiyordum. Arnold sağa sola koşuşturuyor, bir kayboluyor, bir görünüyordu. Beni ilk kez gergin bir yüz ifadesi ile gördüğünden ara sıra da bana gelip gülümseyip herşey yoluna girecek deyip koşuşturmalarına devam ediyordu. Aradan yarım saat geçmişti ki yanında düzgün kıyafetli birisi ile geldi. O yarım saatin bana ne kadar uzun geldiğini anlatmak zor. Adam “Merhaba Meltem, ben bu doğal park ofisinin müdürüyüm. Yapacağımızın yanlış olduğunu biliyorum ama 15 yıllık rüyanı gerçekleştirmeye bu kadar az kalmışken seni burdan gorilleri görmeden göndermek içime sinmiyor. Esas katılman gereken grubu kaçırnışsın. Ama senin için burdaki adamlarımdan bir grubu görevlendireceğim. Fakat yol çok uzun olacak. Bu yürüyüşü kaldırabilir misin?” dedi. Şaşkın bir halde Arnold’a bakıyordum, “Neler oluyor?” anlamında, ama aslında anlamsız bir bakış vardı yüzümde, biliyorum. Arnoldl bana “Evet de” anlamına gelen bir ifadeyle bakıyordu. Ben “Yürürüm herhalde” diyorum, iki gün önce Kibale Ormanı’nda yaptığım 5 saatlik 7 km yürüyüşü hatırlıyorum. Arnoldl “Meltem çok kuvvetli, yürür” diyor. Müdür “Şimdi yola çıksanız, saat 0800. Ancak akşam 5te burda olursunuz.” dedi. “Yürürüm” dedim ama sesim titredi. Yokuş mu, düz mü, dere mi, yol var mı, hiç bir fikrim yok. Hep tek bir kelime aklımı kurcalıyordu: “Impenetrable Bwindi”. İsim korkutucu, ama “Buraya kadar boşuna mı geldim? Başkaları daha önce bu kadar yürümüşse, ben de yürüyeceğim tabii ki” dedim kendi kendime…
Müdür hemen 6 kişilik bir ekibi organize etti, 3 silahlı asker, 1 doğal park görevlisi - rehber, 2 taşıyıcı anında bir ekip oldular ve 08:30 itibariyle yürüyüşe başladık. Ormanın sınırına girdiğimizde makul eğimde bir yolda iki yanımız ormandan duvarlarla çevrilmiş gibi gerçekten de içine girilmesi imkansız yeşillikler içinde yürüyorduk. Ormanın içine bırakın insan, güneş bile giremiyordu. Ağaçların güneşe ulaşma yarışında gökyüzünü kapattığı nemli bir çadırın içinde yürüyor hissi ile nefesimi ayarlamaya çalışıyordum. Ormana girdiğimizde artık bu işi yapacağıma emin olmanın verdiği huzurla önceki aksilikler karşısından tuttuğum bir damla gözyaşı yanağımdan aktı. Girilmez ormana girmiştim, artık beni kim geri çevirebilirdi?. Üstelik bana özel küçük çapta bir kafile ile…
Ormanın sıklığı ve bütünlüğü karşısında ister istemez tüm içindeki yaşayan bitki ve hayvanlarla beraber bu ormanın tek bir organizma olduğu hissi kapladı beni. Kendi nefesimin bile fazla geldiği bir sessizlikte, hem önümde, hem de arkamda giden silahlı askerlerle tek kelime konuşmadan ilerliyorduk. Ağaçlardan sarkan sarmaşık dallarının üstü tül gibi likenlerle kaplıydı. Gökyüzünden aşağılara sızabilen ışık ağaçlarda ve sarmaşıklarda 3 boyutlu görüntüyü de aşan garip illüzyonlar yaratıyordu. Tam da kendi kendime zor dedikleri yol bu mudur diye düşünürken ani bir dönüşle sık ormanın içine girdik. Yol daraldı, orman sıklaştı, nem arttı, dik bir yokuştaki keçi yolundan aşağıya doğru inmeye başladık. İniş o kadar dikti ki çıkışını düşünmeden edemedim. Adımlarımın zorlukla sığdığı ya da sığmadığı yerlerde sadece adımımı sağ salim atacağım yerlere konsantre olarak yürümeye başladım. Yerdeki otların da yol kenarındaki çalıların da sıklaştığı, tüm bunların üstüne şemsiye gibi ormanın gökyüzünü kapadığı ormandan gelen keskin çığlıkları ve yüksek ağaçların üzerinde ne olduğunu bilmediğim hayvanların kovalamacalarını dinleyerek ilerlemeye başladık. Saçlarımı örmeme rağmen –Kibale Ormanı’ndaki deneyimimden sonra asla saçlarım açık ormana girmemem gerektiği öğrenmiştim- çalılara takılıyor, kollarım çiziliyor, ayak bileklerimden yukarı çıkabilen kırmızı karıncaların ısırıkları ile kaşınarak ilerliyordum. Roger – rehber- her adımda bacağımı kaşıdığımı görünce kırmızı karıncaların ısırdığı yerde iğnelerini bıraktığını, onları çıkarmadan kaşıntının geçmeyeceğini söyledi. Pantolonumu sıyırıp kaşınan yere baktığımda 3 iğne ve koca bir morlukla karşılaştım. Morarmadığı, kızarmadığı ve güneşte yanmadığı için iyi ayakkabı malzemesi diye dalga geçtiğim derimde ceviz kadar büyük morlukların oluşması sadece bir kaç dakika sürmüştü. Bir ara taşıyıcıların aralarında bi şeyi işaret edip konuştuklarını farkettim. Örgü yaptığım saçlarımın ucundan ter akıyor ve üstümü ıslatıyordu. Gülüyorlardı. Şüphesiz zencilerin saçı bu ormanlar için en ideal saç tipiydi.
Derelerden geçerken elimi yüzümü yıkayıp serinlemeye çalışarak yokuş tırmanmaya başladık. Öyle yerlerden ve öyle kıvrılan patikalardan geçiyorduk ki mesafe, yer ve zaman hissim tamamen yokolmaya başladı. Dinlenmek ister miydim? Hayır. Bir an önce gorilleri görmek istiyordum. Aradan ne kadar zaman geçtiğini bilmiyorum, ama Roger bana “Gorillere az kaldı. Bak şurdalarmış” deyip henüz dibinde durduğumuz yüksek bir dağın tepesini gösterdiğinde gorillere hiç kavuşamayacağım hissine ilk kez kapıldım. Ama o kadar doğal söyleyip ilerlemeye devam etti ki mesafeyi büyütüyormuş hissine kapılıp utandım. Bir süre sonra o kadar yükseklere çıkmıştık ki tırmandığımız yollar aşağıda incecik ve sonsuz uzaklıkta gibi görünüyordu. Roger’ın gösterdiği dağa çıkmamız ne kadar sürdü hiç bir fikrim yok. Orda bizi başka bir doğal park görevlisi karşıladı. “Hoşgeldiniz, goriller burda” deyip yokuş aşağı sık çalılığı gösterdi. “Nasıl gireceğiz bu çalılığa?” dediğimde 70-80 cm uzunluğundaki kasaturasını sallayarak tam bir insan sığacak kadar, çalıların içine geçitler açmaya başladı. Hazırdım. Etrafımdaki çalıdan oluşan koridorun içinde ne tarafa gittiğimi düşünmeden, sadece görevliyi takip ederek yürümeye başladım. Eğim o kadar dikti ki bir süre sonra ayakta bu eğimi beceremeyeceğimi anlayıp otlara oturup kaymaya başladım. Etrafımdaki otlar tek güvencemdi. Kayarken tutunduklarım sağlam değilse, kaymak fiili düşmeye dönüşüyordu. Görevlini açtığı labirentimsi koridorlarda bir aşağı bir yukarı ya tırmanıyor ya kayıyordum –düşüyordum- Birdenbire önümdeki görevli durunca hızımı alamdan ona çarptım. “Otur buraya” dedi. Niye kelimesini unutalı çok olmuştu. Çalıların içine oturdum. Etrafta yeşillikten başka hiç bir şey görmüyordum. “İlk gorilin burda” dedi. Bakındım, “Nerde?” dedim. Devasa kasaturasını salladığında çalılıkta bir boşluk açıldı ve eliyle otları temizleyip “İşte orda!” dedi. Otların arasındaki delikten baktığımda nefesim kesildi. Koyu yeşil otların arasında kıpırdayan bir siyahlık vardı. O kadar siyahtı ki… Sonra kafasını kaldırıp bana baktı. Devasa bir oyuncak kadar zararsız, utangaç bakışlı, kendi halinde oynayan bir çocuk kadar huzurlu ilk gorilim… Kalbimin sesini duyar gibi olduğumda yüzüme hücum eden kanla beraber gözlerimden yaşlar fışkırdı. Bu gorili görmek için saatlerdir yürüyordum, gördüğüm anda ise ellerimi yüzüme kapatıp hüngür hüngür ağlamaya başladım. Görevli panik oldu “Ne oldu? Korktun mu? Yılan mı ısırdı? Bileğini mi burktun? Ne oldu? Ne oldu?”… Ellerimle gözyaşlarımı silip “Hiç bir şey yok. Çok mutluyum” dediğimde benden daha şaşkın bir haldeydi. Sakinleşmemi söyleyip hatırlattı “İlk gorilini gördükten sonra sadece 1 saat burada kalabilirsin. Kural böyle. O yüzden şimdi bu anları kafana ve fotoğtaf makinene kaydet. Bir saat bittiğinde ben sana hatırlatacağım. O zaman ağlarsın.” Gülümsedik, gözlerimi sildim ve o anı, görüntüyü, sesleri, kokuyu hafızama kaydetmek için nefes bile almadan izlemeye başladım.

Dişi goril kaçamak bakışlar fırlatarak yediği otların keyfini çıkarıyordu. Fakat bir süre sonra “Siz de şimdi nereden çıktınız?” diyen utangaç bakışlarla ormanın yeşilliklerinde kayboldu. Tekrar takibe devam edecektik ki çalıların arasından devasa (300 kg civarında) bir gümüşsırt çıktı. Dağ gorillerinin erkeklerinin 12 yaşından sonra sırtlarındaki tüyler gümüş rengini aldığında artık Gümüş Sırtlı Dağ Gorili (Silver Backed Mountain Gorilla) oluyorlardı. Bir erkeğin çiftleşmeye, kendi başına aile kurmaya veya içinde büyüdüğü aileye reis olması için gümüş rengi tüylerin çıkmış olması gerekiyordu. Gümüşsırt –adı Kigula- da bir süre oralarda oturup ot ve ağaç kabukları yedi. Sonra aynı sıkılmış ifade ile ormanın derinliklerinde kayboldu. Görevli başka goriller bulmaya devam etti. Aile grupları halinde dolaştıkları için hepsi aynı araziye dağılmış besleniyorlardı. Bir ara kendimi bir ağaca çıkmış, iki dalın arasına uzanmış bir halde, başka bir gorili izlerken buldum. Ben o ağaca ne zaman çıktım, daha önce hiç bir ağaçta bu kadar rahat ettim mi bilmiyorum. Görevli 1 saatin dolduğunu işaret etti. Ağaçtan indim, yere oturdum ve işte o zaman rahat rahat doyasıya ağladım. 15 yıl önce filmi izlerken ağladığım gibi, kimse bakmıyormuş, kimse duymuyormuş gibi ağladım…


Çalılardan çıktığımda taşıyıcılar ve silahlı askerler beni gözyaşı içinde gördüklerinden bir aksilik olduğu sandılar, ama Roger onlara durumu anlattı, çok güldüler bana. Çantamı taşıyıcıdan alıp yemeğimi ve suyumu onlarla da paylaşarak yedim. Hayatımın en şekerli ananasını, en lezzetli peynirli sandöviçini, en güzel çapatisini, en keyifli haşlanmış yumurtasını yedim. Ya da bana öyle geldi…
Aynı yolu tekrar yapmamız gerektiğini düşününce azcık yüzüm asıldı ama umurumda mıydı ki? Sonsuz gibi görünen ormanın içine tekrar daldığımda artık bacaklarımı hissetmiyordum ki…Dönüş yoluna başladık. 3. tişörtüm de ıslanmıştı. Pantolonum terden belden diz kapaklarıma kadar daha koyu bir renk almıştı. Artık hava kararmaya başlarken, daracık patikada bir karaltı belirdi. Roger bizi durdurdu. Bir gümüşsırt tehditkar bakışlarla patikada durmuş yolu kesiyor ve ona doğru ilerlememize rağmen yerinden kıpırdamıyordu. Bir aksilik olduğunu anlayan Roger da durdu. Hepimiz durduk. Bir süre sonra adı Mikari olan gümüşsırtın kararlılığının nedeni belli oldu. Bir dişi ve sırtında yavrusunun patikadan geçip ormana dalmasının ardından bize dönüp saldırgan sesler çıkarıp sanki “Sakın bize yanaşayım demeyin” diyordu. Ailenin kaybolmasını bekleyip yola devam ettik. Bwindi Ormanı sınırından çıktığımızda yağmur başladı. Kendimizi Doğal Park Müdürlüğü’ndeki korunaklı kulübelere zor attık. Dizlerimi kırıp yere oturduğumda Arnold’un bize doğru endişeli bir şekilde geldiğini gördüm. Arabadan atlayıp yanıma gelene kadar sırılsıklam olmuştu. Ben sadece benim için o kadar yolu yürüyen askerlere ve taşıyıcılara inanmaz gözlerle bakıyordum. Birer sigara yaktık. Biliyordum, tüm goril trekking rezervasyonumuzu kaçırdığımız için kimsenin çok uzakta olduğu için gönderilmediği bir aileye gitmek zorunda kalmıştım, ama olsun! "Girilmeyen"e girip, "Görülmeyen"i görmüştüm...
Arnold “Nerde kaldınız? Çok merak ettim…” diye telaşlı bir mutlulukla söyleniyordu. Gözgöze geldiğimizde yüzümdeki ışıltıyı görüp koşarak bana sarıldı…Ağlayarak “Gördüm Arnold, onları gördüm” diye hıçkırıyordum. Arnold rehber ve görevlilerle yerel dilde konuşmaya başladı. Sonra bana dönüp “Meltem, bugün 29 km yol yürümüşsünüz!!!!” dedi. İnanamıyordu, inanamıyordum. O gün sabah kalktığımda birisi bana “Bugün 29 km yol yürüyeceksin” dese gülerdim. Şimdi ise şaşkınlıktan donmuştum. Park rehberi bu kadar güçlü olmamı beklemediklerini, mola bile almadan yürümem karşısında hayrete düştüklerini söyledi. Ben onlardan daha çok şaşırmıştım. Saati sordum. 9.5 saat ve 29 km “girilmez” ormana girip yürümüştüm! Arabaya koşacak halim kalmadığından yavaş yavaş ilerledim, kıyafetlerimdeki teri yağmur temizlemişti bile.
Arnold “Yapacağını biliyordum. Acı yok Rocky, acı yok!” diyerek beni güldürüyordu. Arnold’a dönüp boda-boda –motosiklet taksi- şöförleri için kullandığı cümleyi söyledim: “Arnold, cowboys never die!” ( Kovboylar asla ölmez!)…Yağmurun altında katılarak gülüyorduk…

11 comments:

icy said...

Butun bunlari bizimle paylastigin icin ne kadar tesekkur etsek azdir. Ilki benden gelsin : "tesekkur ederim".

Lutfen kendine dikkat et.

nursel cotca said...

Ayni belgeseller deki gibi ne kadar guzel.Cok degisik bir dunyada gezindim okurken. Ben olsaydim korkudan olurdum heralde cesaretinize sapka cikariyorum.

Kiraz said...

Birkaç hafta önce sayfanızı keşfettim ve o günden beri takip ediyorum. Bugün hikayenizin başlangıcını okumaya başladım ve inanın ağladım..Afrika benim de
dünyada en çok görmek istediğim yer.( Daha çok güney afrika,bostwana tarafları)
Artık buna Uganda da eklendi.
Hayalinizi gerçekleştirdiğiniz için sizi tebrik ediyorum..

'Annem'in kalemi... said...

Gecenin bu saatinde bana, değil sohbet muhabbet, böyle bir belgeseli ya da sıradışı bir filmi izleyeceğimi söyleseler, günlerdir mecbur kaldığım uykusuzluklara bu geceyi de eklemezdim. Ama öyle keyifle okuyorum ki, daha ağladığın kelimesini okumadan sevinçle yaşardı gözlerim.

Mücevher Kutusu said...

En baştan başlıyarak okumaya devam ediyorum. Cesaretine, tutkuyla bağlanışına hayran kaldım. Emma'ya sarıldığın anda göz yaşlarımı tutamadım. Belgesel izlemek gibi seni, yaşadıklarını okumak. Sayfana ve sana ulaştığım için çok mutluyum.

TaTLiCaDiCa said...

Bugün ilk kez gördüm sayfanı en baştan başlayarak okuyorum. Ve kesinlikle aslıyla bir olmaz ama sanki seninle yürüyorum.Bizimle bu deneyimleri paylaştığın için teşekkürler..

pigmelerle.dans.eden said...

Gozleri nemlenenlere,
yasaranlara,
abartip :) aglayanlara,
usenmeyip bu uzun yaziyi okuyanlara,
hepsini yapip bir de uykusuz kalanlara,
hepinize cok cok tesekkur ediyorum.
Yasadigim o gun benim icin cok ozeldi,
size de ozel geldigi icin cok tesekkur ederim.
Sevgiler,
Meltem

tavsan said...

Meltem, gecen aksam bu yazina bir yorum birakmaya calismistim ama satirlar dolusu yazdiktan sonra blogger arizasi yuzunden uctu gitti. Ama senin blogunu her okuyusumda bu blogla ozdeslesen yazilardan biri bu benim icin. O yuzden azmettim bak ikinci defa deniyorum. Aslinda ilk olarak uzuuun zaman once okumustum bu yazini. Gecen gun sayfanin kenarina ben kimim baslikli birkac yazi baglantisi verdigini gorup onlari okuyunca, arayip buldum bu yazini ve yine okudum. Yine benzer bir cosku, bir huzur hissettim. Oylesine guzel ki. Ve yuruyusun asil yeri ve saatini kacirmis olman sayesinde biraz da butun bunlar.
Sonra bu ikinci okuyusta farkettim aslinda bu tanimadigin adamlarla, eli kasaturali insanlarla bir basina girilmez bir ormanin derinliklerinde yurumus olmanin ne denli cesaret istedigini, ya da aslinda ne denli kararlilik ve cosku.
Belki birgun biz de yolumuzu dusurmeyi basaririz Afrika'ya. O zamana dek de seninle tanimaya devam edecegim ben o guzel ama paraya kurban edilen, gozden cikarilmis o kitayi. Umudum bunun degisebilecegi.

serpil said...

harika!!!

pigmelerle.dans.eden said...

Arkadaslar, 28 Eylul - 7 Ekim 2011 tarihlerinden Taksim Beyoglu`ndaki Yapi Kredi Sanat Merkezi`nin karsisindaki Anzanur Pasajinin 2. katinda sergi aciyorum. Beklerim. Selamlar, sevgiler!

Anonymous said...

Çok güzel