Wednesday, November 02, 2005

Bi özgeçmiş vereyim: Ben kimim?

Öylesine bi Uganda sevdası diye başlayan yazımı artık sadece zorla okuttuklarım değil, bi sürü kişi okuyormuş, bunun farkına vardım. Tam olarak kim olup buraya hangi akılla geldiğimi bi anlatıvereyim artık. Kısa kescem özgeçmişi, çünkü nereden geldiğim de önemli ama şu an ne yapmaya çalıştığım sanki daha bi bu blogun konusu…

Küçükten beri hayvan severim, çekirge kovalarım, kurbağa tutarım, yılan sever, kertenkele eğitirim. Tahta parçaların altına sabun sürüp ormanda yokuşlardan aşağı kaymaya, bütün gün derede gavur balığı* ve türk balığı* yakalamaya –ve geri bırakmaya-, çamurdan koltuk takımı yapmaya, güzellik mi çirkinlik mi oynamaya, salıncakta sallanmaya ve popo üstü düşmeye, koruk terletmeye, böğürtlen ararken kaybolmaya, kayaların üzerindeki kına gibi renk veren yosunları bulup onları taş ve tükürükle sıyışrarak avucuma kına yakmaya, dut çırpmaya** hala bayılırım. Cebinde şekerle gezen –çocukların eline tutuşturuvermek için- bi annenin***, şehirlerin plaka numaralarını ezbere sayarak –zihnini zinde tutup alzheimer olmamaya çalışıyor- yürüyüş yapan, 57 yıldır günlük tutan bir babanın 6.çocuğuyum. Kolumun altında Jack London’un üzerinde bir kurt resmi olan –Adam Yayınları- “Vahşetin Çağrısı” isimli kitabıyla dolaşan kendi halinde bir çocuktum, kimi yakalasam “Bana bu kitabı okur musun?” diye rica eder daha önce kitabın arasına sıkıştırılan ayracı alıp kararlı bir şekilde beklerdim.

*gavur balığı: kurbağa yavrusu topaçlar oluyor, bi balık bi kurbağa olmaları nedeniyle ne oldukları belli olmadığından onlara gavur balığı denirdi. Oysa Türk balığı öyle miydi? Hep aynı zerafet içinde büyür adam gibi balık olurdu. Hem topaç balığı kurbağa olmaya hazırlanan ve büyüyen koca kafasını taşıyamadığından bi garip bi hantal yüzerdi. Türk balığı ise artistik patinajcılar gibi hep narin, hep kararlı bi stille yüzerdi.
**dut ağacına çıkarsın, dutlar olgun olmalı ama, aşağıda bi grup komşu, abi, abla da bi çarşaf, bi örtü ne varsa gerip beklerler, sen de başlarsın dalın üstünde zıplamaya, olgun dutlar patır patır düşer örtünün üstüne, iyi tutunmazsan sen de düşersin, ağzın yüzün dağılır.
***Geçen yaz Maslak Çarşı mağazasında annemle gezerken annem bi ara kayboldu. Bi baktım çocuğun birine hep cebinde taşıdığı şekerlerden birini vermeye çalışıyor. Çocuk da korkmuş, bi köşeye sinmiş, ne kadar anne babası tarafından tembihlenmişse yabancılardan şeker alma diye, direniyor. Annemi kolundan tutup çocuğu stresinden kurtardım. Çocuk rahatladı, annem çok bozuldu, ben bilemedim anneme İstanbulun Kozan gibi olmadığını nasıl anlatacağımı…

11 yaşından itibaren anne-babadan ayrı bazen yakın çoğunlukla uzak yerlerde okullara gitmek zorunda kaldım. Anadolu Lisesi sınavına girmek için harç parasını tamamlayamayınca babam –o zaman aynı anda 5 kardeşimin 4ünü üniversitede, birini lisede okutuyordu çünkü- evden kaçma numarasaı yaptım. Bİ mektup yazdım “Anadolu Lisesi sınavlarına girmeme izin vermediğiniz için evden kaçıyorum”u çok net ifade eden, topladım eşyalarımı, çıktım evin damına beklemeye başladım. Bekle babam bekle, bekle babam bekle, evden çıt çıkmıyor. Neyse, daha fazla üşütmeden ben de eve geri döndüm. Ama nedense harç parası bi yerlerden biraraya getirildi, ben de sınava girdim ve kazandım. Yıllar sonra söylediler, görmüşler mektubumu da gülmüşler çok. O kadar akıllı kız hiç evden kaçar mı, blöf yapıyo kesin diye!

Haaa, okul da okudum. ODTÜ İİBF Kamu Yönetiminde okudum, British Council’den burslu Galler Üniveristesinde Bankacılık, Muhasebe ve Ekonomi masteri yaptım. Pamukbank’ta 6 yıl Mali Kontrol Bölümünde, Advantage Card’da 4 yıl Bütçe ve MIS Bölümünde, Turkcell’de 3 yıl Stratejik Planlama Bölümünde çalıştım. Ama en çok 20 yaşındayken Bodrum’da bi teknede miço olarak çalıştığım işimi sevdim ;)

Boda boda nedir?

Böyle tüm yolları niyeyse tek yön olan, yolları kıvrım kıvrım olan, hiç bi yolun hiç bi yolu dik kesmediği termit yuvası kesiti gibi bi kroki düşünün.. Düşündünüz mü??? Hah işte Kampala’nın yolları öyle bi şey…

Yollar kırık dökük, patlak çatlak… İnsanlar her yerde. Ya tozlu ya çamur ya eksoz dumanları arasında yol yapmaya çalışıyor herkes. Yollar trafikte sıkışmış daralmış araba ve şöförlerle dolu…Ay naapsam da nasıl ulaşsam gideceğim yere diye düşünürkeeennnn…Orkid reklamındaki “konuya bir de bu açıdan bakmayı denediniz mi?” diyen kurtarıcı melek gibi Boda Boda’cılar yetişiyor. “Madam, where do you want to go?”

Boda boda kelime(ler)i “Border border” –Sınıra bir ikiiii!!!- kelimesinin Afrikan İngilizcesi ile söylenmiş hali. Önceden sınıra giden fazla otobüs yokmuş, olana da binmeye para yetmezmiş. Genelde sınırlarda Pazar kurulduğu için millet akın akın sınıra yürürmüş. Bu motosikletli –orjinali bisiklettir ayrıca- kovboylar o zaman türemiş. Ucuza insanları sınıra götürürlermiş. Ve de müşteri toplamak için “Boda bodaaa!!!” diye bağırırlarmış… Sen misin bu kadar bağıran? Al işte isimleri Boda Boda kalmış…Bakmişlar ki bu iş iyi tutmuş, Matatular-dolmuşlar, onu da anlatcam bi gün- zaten ördek toplamaktan ilerleyemiyorlar bile trafikte, “E şehirde de yapalım bu işi de arabalarla yayalar naapcaanı şaşırsın?” demişler…

Ters yön, düz yön, kaldırım, yol, çukur, çamur, sel, trafik lambası, trafik polisi, cumhurbaşkanı dinlemeden iki nokta arasındaki mesafeyi kuş uçuşu alan kovboylar bunlar!!! Ve hiç bir zaman binmeden önce anlaştığın fiyatla asla mutlu olmayan Shell Rotella 20 50 adamlar! Diyelim ki 2500 şilinge anlaştın gideceğin mesafe için… Yolun yarısında “Madam, three thousandddddd??????” demeye başlıyorlar. Ve inatla 2500 şiling verdiğinde “sefiller”le “küçük emrah” arası bakışlarla bakakalıyorlar… Hepsinin gözünde aynı beyaz adam imajı var: Para basan adamlar!

Pazarlıksız asla binilmediği gibi bi saattten sonra da gece tarifesi üzerine pazarlık başladığını da unutmadan söyliyim.

Bi boda boda anısı: Bi tane kovboyu durdurdum, "Shoprite'e gitcem, 2000 şiling tirink" dedim. Bodacı durdu: "No madammmm, 1500 şiling" dedi çok kararlı... "Aha" dedim, "böylesine de denk gelmediydim"... Neyse, ya sabir çektim ve "Shoprite çok uzak, gel sana 2000 şiling vereyim" dedim. "No madam, mümkün değil" dedi. E ben de atladım arkadaya, başladık gitmeye... Ama sola dön diyorum, düz gidiyor, yavaşla diyorum, dinlemiyor, sağdan döncektik ama diyorum, dönmüyor... En sonunda baktım ki Shoprite'dan da uzaklaşıyoruz. Dedim ki "hani shoprite, güzel kardeşim?" Cevap yok... İngilizce bilmiyormuş meğersem, bi 1500 şiling demeyi öğretmişler, başka hiç bi şey çıkmıyor İngilizce ağzından. Üstelik daha köyünü kabilesini dün bırakmış, Kampala'ya gelmiş, yol yön de bilmiyor yawrucak. Shoprite'dan kilometrelerce uzakta en son kavga döğüş indim bodadan, para da vermedim ama içim de szıladı... E be adam iş bilmezsin, dil bilmezsin, kimi nerden nereye götürüp de kaç para kazancaksın sen???

Bütün kızlar toplandık toplandık toplaannddıkkkk!!!! Lay lay lommmm!!!

Emeliacıktan bi sms geliverdi. “Cumartesi akşamı kızlar toplantısı yapmak istiyorum. Şurdan –Ggaba Caddesinden- sağa sap, burdan –Munyonyo Caddesinden- sola dön, Moz’un galerisini geç ama camiiyi geçme, yeşil kapıdan gir. İçki getir, çikolata getir, gerisini merak etme” diye…Amaannnnn, ne sevindim kız toplantısı olayına girdik diye. Evi bulduktan sonra Birleşmiş Milletler toplantısına katılmış gibi bi durum oldu. Pearl – Sudanlı bi bankacı-, Emelia – Ingiliz yazar-, Sylvia – eski Uganda güzeli, yeni dizaynır-, Katie –oyuncu-, ben –Türk Safarici, Sürüdürülebilir Turizmci-, Sophie – İngiliz Secret Gardenci, güzel bi kafemsi bi huzur almaya gelinen bi yer-
(Sürdürülebilir turizmin ne olduğu başka bi blogun konusu olsun şimdilik, olur mu?)

Aaaaaa… Karı kısmı heryerde aynıymış yaw! United Colors of Benetton’da bile çan çan çan çon çon çon… Benimki bana bunu yaptı, seninki sana niye böyle yapıyo falan filandan girdik. Sonra çok daha güzel yerlere gitti ama muhabbet. Buluşup Mullholland Drive’ı izleyip anlamaya çalışmak üzere sözleştik. Sinema eğitimli biriyle de bu filmi anlamazsam artık ben de iki foto ve bi ikametgah ilmuhabiri ile “Mullholand Drive’ı Anlamayanlar Derneği”ne üye olcam 

Yemekler köz üzerinde –böyle yuvarlak yuvarlak teneke kutular içindeki ateşte- pişti. Pek güzel oldu. Mumlar, tütsüler bitti, ama biz şarabın dibine vurmak için uğraştık en sona kalan son 4 hatun olarak. Bi ara yamuk yumuk sessiz sinema bile oynadık…

Bu gece gerçekten iyi geldi bana.
Top top Mehtop’um,
Kaşık Surat Ranam,
Cilveli Sarışınım Nilgün,
Oynak Küsmük Songül’üm,
Yumul Yumul Burcu’m,
Şahane Şelale Hanımım,
Seksi Primat Aytuğ’um,
Müsekkin Esra’m…
Kimse sizin yeriniz tutamaz… Tırnağınız, parmağınız, saçınızın teli olamaz… Sakın ha! Aklınızdan bile geçmesin…Sadece ve sadece sizin özleminizden gelir gelmez bi kız grubu oluşturdum burda!
Hepinizi hasretle öperim, koklarım, kucaklarım! -Şelale’yi ihmal etmiyorsunuz di mi? ;p –

Friday, October 28, 2005

Ablama özel: Ne yer ne içerim?

Uganda’ya gelmeme yakın ablamı aldı bi dert…
-Meltemcim, orada salatalık var mı?
-Domates?
- Kavun varsa git manava de ki: Ham kavun var mı?
-Taze fasulye???

Tüm bunları sorcam da noolcak derseniz, turşu kurcam! Turşu çok severim diye ablacaazım “Uganda’da neyin turşusu kurulur”un derdine düştü :)
Canım ablam benim, burası o kadar bereketli, yeşil, yere tohum düşse ağaç olan bir yer ki olmayan yok burda…Zamanında gelip de kendimi yarı belime kadar gömseydim Uganda'da, şimdiye hobbit gibi değil selvi boylu bi hatun olurdum!!!

Bu arada Allah sonumu hayırlı etsin ama herşeyi yiyorum: Topraklı mantarlarla ve yerfıstığı sosuyla muz yaprağı içinde pişen iğrenç görüntülü bi yemek var. Onu seviyorum ama bi daa yemem. Çıtır çıtır toprak çiğnedim be yerken… Mantarı iyi temizlemiyorlarmış. Matoke – haşlanmış muz püresi- üzeri fasulye pek güzel, onu seve seve yiyorum. Salata yemeği özledim o kadar. Onu da eve az sonra yerleşince hemencecik yaptım. Şöyle mis domatesli azcık zuvanlı salatalıklı falan bi salata patlattım, yanına kestim avakadomu, ohhhh midem bayram etti. Yoksa bu yediğim şeyler kasawa – ızgara bitki kökü, nişasta bombası-, muz püresi, tatlı patates olayı beni şişerecek. Bütün meyveleri de çok ballı olduğu için onda da dikkatli olmak gerekiyor.

Meyvelerden başlayayım:














Bir numaralı favorim Jackfruit. Türkçesi şu an yaratılıyor: Jack amcanın meyvesi. Yanda gördüğünüz gibi kocamaaannnnnn bi şey…Çok zekiyim ya önce yanına pil koyup fotografını çektim gerçek ebatı anlaşılsın diye… Sonra da esas benim ebatım anlaşılsın diye kucağıma aldım da fotograf çektirdim … Arnold kardeşim bana Cek meyvesi nasıl soyulur dersi vermek için adım adım bizzat beni de yanına alıp işe girişti. Kesti biçti temizledi ayıkladı ama kestikçe içinden ağaç tutkalı gibi şeyler aktıkça meyve de bıçak da insanın eline yapışıyor ve eziyet haline geliyor bi Cek meyvesi kesme işlemi. Kesince bu devasa meyvenin içinden işte böyle böyle şeyler çıkıyor. Tadından daha önce bahsetmiştim: Şeftali, hurma ve kavun arası müthiş bi lezzet.

Matunda domatese benzeyen mayhoş tatlı bi şey. Fransız domatesi de deniyor. (Fotografını bi türlü yükleyemedim... Bozuk muydu neydi?? ;)


Kakao meyvesi hala dolapta. Daha deneyemediğimden neye benzediğini bilemiyorum.



Turkuaz renkte muzzzzz!!!! Böyle fotojenik durduğuna bakmayın, tabakta görülen sarı püre o turkuaz renkli muzun püresi. Fasülye ile pek güzel oluyo. Yanındaki beyaz püre kasawa bitkisinin kökünden yapılıyor. Onun yanındaki patatesle tekrar tanışmaya gerek yok.


Lam denilen acaip kıllı, şekilsiz, çirkin, ucube sebze işte şu aşağıdaki. Ama en güzel cips lamdan yapılıyor.
Özlediğim yemekler: Zeytinyağlı bamya, taze fasulye, yaz türlüsü, kabak, salata, imam bayıldı…. Hepsi burda var, iş tencereye koyup yapmakta. Kolay iş! Ama Nişantaşı Pideci’den ağzım sulanarak sipariş ettiğim Kabaklı Pide olayı, Yufka’dan mantarlı-soya etli dürüm olayı, Şampiyon’dan kokoreç olayı ve en önemlisi peynir olayı nasıl hallolcak bilemiyorum. Peynir istiyorum huleeaaayyynnnn!!!!

Thursday, October 20, 2005

Sefiller ve meleklerin ülkesi burası

Geçen hafta Ben adında Ingilizce, İtalyanca, Luganda vs vs herseyce bilen Ugandalı biriyle tanıştım. Ben'in devletten hiç bir destek almadan, sağdan soldan gelen yardımlarla ayakta tutmaya çalıştığı 18 çocuklu bir yetimhanesi var. Çocuklar okuldayken yetimhaneyi görmek üzere gittik. Çok garip çok benzersiz bir his orda bulunmak. Italyan bir kızcağız da gelmiş, gönüllü orda kalıp çocuklara bakıp annelik yapıyor. Çocuklardan bi kaç tanesi ordaydı okula gidemeyecek kadar küçük olanlardan. Bi de gidip yetim okulu nasıl oluyormuş onu göriym dedim. Demez olaydım. Sadece duvarları olan bi biriket oda, yanında bi tane daha... Tahtadan çatılverilmiş oturacak yerler, pencere olması gereken deliklerden içeri yağmur giriyor... Yerler çamur, beton yok, çocuklar yalınayak... 1 odada 3 sınıf, diğer odada 2 sınıf, öğretmen bir tane -eli yüzü tebeşir tozu içinde şaşırmış bi halde bize bakıyor kızcağız-, öğrencilerin üzerinden bir ip çek bütün kıyafet (?) dökülecek haldeler... Nasıl anlatsam bilemiyorum ki!!!
Daha önceki ziyaret eden bir kac kisinin cektigi ve bastirdigi fotograflari cocuklara dağıttık. Hepsi havalara uçtu!
Sonra daaaa birdenbire hepsi biraraya toplarlanıp "hoşgeldiniz beşgittiniz" temalı bir şarkıya başladılar. Vallahi DNAlarında var dans ve şarkı kabiliyeti!

Italyadan gelen iki zengin çifte önerisi üzerine 25 Aralık Christmas yemeği düzenliyoruz çocuklara. Hergun matoke yiyorlarmış ve her öğün. (Matoke: bizdeki patates yerine kullandıkları yemeklik muz. Kaynatıp ya da ızgarada pişiriveriyorlar.) Hayatlarında ilk kez - umarım son olmaz- yeniyıl yemeği -hindili mindili- yiycekler! Ben -melek adam, en üstteki fotoda yarısı çıkmış :( - çok heyecanlı çocukların midesine doğru düzgün bi şey gircek diye!

Avrupalıların saati, Afrikalıların zamanı varmış!!!

Kampalaya gecenin bir saatinde geldik. Gece gece kiraladığımız eve gidemediğimiz için bi otele gittik. Bu arada Arnold bizi bekliye bekliye bir hal oldu... Bizi beklemeyin Havana otele gitcez mesajını çektikten sonra otel resepsiyonunda gecenin bir yarısında yorgun argın anahtar beklerken resepsiyonist bunu size bıraktılar diye koca bi plastik kap dolusu şeker kamışı, jackfruit, papaya, karpuz vs vs uzatınca Allah Arnolda uzun ömürler versin nidaları ile mideye bayram oldu :)

Ertesi gün kiralaığımızı ve içine yerleşebileceğimizi düşündüğümüz eve gittik. Ama hak getire! Ev daha bitmemiş ve bahçe duvarlarının üstünde olması gereken jiletli teller -dikenli değil dikkatinizi çekerim- yok! Neyse, 10 gündür ev arıyoruz, hala Havana oteldeyiz!!! :(

Ofisimiz pek küçük, pek sevimli bi ofis... Arnold bahçıvan gibi önünü sağını solunu deşip duruyo. Armudun sapı üzümün çöpü ekiyo biçiyo bahçeye. Şu ufaklık da ofisin az ilerisinde çinko bir kutu şeklinde 5-6 metrekare bi evde babaannesi ile yaşayan yetim komşum Eric. Hep donsuz, hep çene hep çene... Bazen ofisin penceresine tıklatıp "Muzunguuu!!!" -beyaz adam demek- diye beni çağırıyor ama hemen postalıyorum. Çünkü hem geveze hem de Luganda biliyor sadece. Hiç bi şey anlamıyorum anlattıklarından!

Gidiyorum demiştim ya!!! Gittim!



Sonunda gittim!!! Yine olaylı bir uçak yolculuğundan sonra Kenya'ya 8 Ekim sabahının köründe ulaştım.
Yolculukta öncesinde ekstra bagaj tartışmaları, uçuş sırasında karındeşen çocukları olan bi kadının üzerime 1 koca bardak kırmızı şarap dökmesi sonunda don-battaniye uçakta oturuşum, yan koltukta air conditioner esintisiyle kurutmaya çalıştığım güzelce çitilenmiş pantolonum....

Amaaannnnn... Neyse, Kenyaya vardım işte. Yandaki fotograf herhangi bir akşamda herhangi bir Naorobi sokağındaki dolmuşların disko topu gibi ışıl ışıl ve bangır bangır müzik dolaştıklarının resmidir!!! Dolmuş muavinleri bizimkilerden daha atletik ve daha babun oldukları için sirkte maymun seyreder gibi hissediyor insan!

Ahanda yandaki arkadaşın salyalı ağzına elimi sokarken her seferinde dili bileğime kadar dolanıp hüüppppp diye içine çekecek gibi geldiğinden birbirimize alışmamız biraz zaman aldı :)

Pazar sabahı -9 Ekim- Ugandaya geçmek üzere 12 saatlik gündüz gözüyle ekvatoru enlemesine geçecek bi otobüs yolculuğu sonrasında Uganda'ya - Kampala- ulaştım. Yolculuk tabii ki daha uzun -17 saat- sürdü. Çünkü Nakuru Gölü Doğal Parkının yanında otobüs bozuldu. Ve bir daha çalışmadı. Çalışan bi tanesinin gelmesini beklemek zorunda kaldık ama bu arada belki bi çita bi leopar görürüz, ikisi de efendi utangaç sevdiğimiz hayvanlardır bi şey yapmazlar diye doğal parka girdik ama kısmet deilmiş :(

Thursday, August 11, 2005

Geri gelmeli ve asla dönmemeliyim...



Son iki gün Kampala’da bir yetim okuluna gittim, kenar mahallelerdeki yetimlere ve ailelerine yiyecek ve giyecek yardımı dağıtırken hayattaki tek bakıcısının AİDSli olduğu yetimlerle tanıştım, kendileri AIDSli olan yetimler…150+ yaşında kaplumbağalar gördüm, ölü taklidi yapan otlar...Ugandalı bir çiftin düğününe gittim, adı “4 Turkeys” olan en gözde publarında Nil marka bira içtim, dansettim… Arnold’un ailesi, çocukları, kardeşleri ve yiğenleri ile tanıştım, evlerinde çalışan tek kelime anlaşamadığım Vudu kadının yaptığı ve iştahla yeyişimi seyretmekten zevk aldığı ev yemekleri yedim. Sanki aylardır orda yaşıyormuşum gibi bir his kapladı içimi. Vedalaşmaya gittiğimde Arnold’un oğulları beni gördüklerinde “Muzungu!” diye bağırarak kucağıma atlayarak karşıladıklarında içim burkuldu. Karısı bana küçük bir yerli davulu, Arnold Kongo işi bir eşarp, yiğeni boynuzdan yapılma bir kolye hediye etti. Kendim yaptığım nazar boncuklu kolyeleri boynumdan çıkarıp onlara uzatırken mahcubiyetle karışık sevgim yüzümden belli olmalıydı ki sıkı sıkı sarıldılar. Zorla ayrıldığım ailesinin artık benim Uganda’daki ailem olduğunu biliyordum… Gece 0355 uçağı ile Uganda’dan ayrılma vakti geldiğinde, çantamda şeker kamışı, boynumda Arnold’un hediye ettiği eşarp, pasapotumda kullanılmış Uganda vizesi, kalbimde bu insanlara karşı asla eksilmeyecek, ve fakat zamanla artacak sevgi, aklımda ise tek bir düşünce vardı: Buraya bir daha gelmeli, bir daha gelmeli, belki de hiç dönmemeliydim…

Bir adım atıyorum, Güney yarıküredeyim...Bir adım atıyorum, Kuzey yarıküredeyim...


Hazırlanıp yola çıktık. Yine yoldaki satıcılardan meyve, matoke, kasava, közde mısır alarak ve bir ara Ekvator çizgisinin üzerinde de durduktan sonra, gece geç saatte Kampala’ya döndük. Yol boyunca, Arnold'un başının etini yemeye devam ettim ama... Ekvator noktasında gündüz olmak, davul yapan yerlileri görmek istiyordum. Sonsuz Bunyonyi gölü ve pigme macerası yüzünden gece yarılarına kadar zifir karanlık yollarda toz yuttuk...
Bana da kala kala bu yarısı yanmış fotograf kaldı :)

Pigmelerle dans başladı...


Arabamıza atlayıp artık Uganda’ya doğru tekrar yola çıktık. Geceyi Bunyonyi Gölü kenarında geçirip, artık tekrar Kampala’ya, medeniyete dönecektik. Sınırdan geçip Bunyonyi Gölü’ne geldiğimizde, artık bu gecenin doğadaki son gecemiz olduğunu düşünüp içim sıkıldı biraz. Sabaha karşı günlerin alışkanlığı ile 0500te uyandım. Tekrar uyuyamadım, bir battaniye alıp gölün karşısındaki bir sezlonga uzanıp gölün aydınlanmaya başlamasını seyrettim. Sonra önümden geçen insanların ayak sesi ile uyandım. Sabah olmuştu.
O gün Kurban Bayramının ilk günü… Kahvaltı yapmak için restoranta gittiğimde Arnold da uyanmıştı. Her zamanki güleryüzlü ve sıcak “Günaydın”larından biriniyle beraber masama bir kartpostal bıraktı. “Bayramın kutlu olsun” dedi. Kartpostalın üzerinde bir Babun cinsi maymun fotoğrafı vardı. Arkadasında ise “Allahu Ekber!” diye başlayan iyi niyetler ve iyi bayramlar mesajı ile dolu beni ağlatan yazılar…İlahi Arnold!
Kahvaltıdan sonra Arnold bana ağaç gövdesinden kazınarak yapılmış kanolarla gölün kenarındaki pigme köyüne gitmeyi teklif etti. Düşündüm… “Kaç saat sürer?” dedim… “Ama Afrika saati değil, Avrupa saatiyle!” diye ekledim. İlk Uganda’ya geldiğim gün Arnold’un ortağı olan İspanyol beni uyarmıştı. “Arnold’un dediği her zaman birimini minimum 2 ile çarp… Yarım saat sonra gelicem derse, 1 saatte belki gelir. 2 saat dediyse, 3.4-4 saat sürer.” diye uyarmıştı. O yüzden ne zaman Arnold’a bir süre sorsam, ekliyordum: “Afrika saati değil, Avrupa saati ile kaç saat sürer?”
Arnold “2 saat sürer” dedi “ama mutlaka görmelisin”. Düşündüm daha saat sabahın körü, 2X2=4 saat makul. Kanolara binip yola çıktık.
2 genç çocuk kanoda kürek çekerken biz de göldeki nilüferleri, etrafın berrak güzelliğini izleyerek sohbet ediyorduk. Sohbet ederek saatler geçip gitmeye başlayınca yola çıkalı 2.5 saat olduğu güneşin altında erimeye başlayıp acil ihtiyaç molası ortaya çıkınca farkettim. Pigme köyüne ulaşmamız 3 saat sürdü!!!!! Gider gitmez bi gürültü, bi şenlik, köy ahalisi gölün kenarına koşup beni sirkteki sakallı kadını ya da yapışık ikizleri ya da benim gorilleri izlediğim gibi izlemeye başladı…
Korktum… Garip bakıyorlardı. Baktılar, baktılar, baktılar…. Sonra bi gürültü, bi şarkı, bi hoppala, bi zıpplama başladı!!!! Yine korktum… Ciddi ciddi beni incelerken birdenbire çalıp söylemeye başlamaları, gürültü patırtı… Uganda’da ilk defa korktum…Arnold’un arkasına saklanmaya başladım.
Sonra yavaş yavaş kafamı kaldırıp ne kadar eğlendiklerini, bi su bidonuna bi sopayla vurmakla başlayan ritmin nasıl bir çalıp eğlenme cümbüşüne döndüğünü gördüğümde ben de hafiften onlarla zıplayıp dansetmeye başlamıştım…
Kadınlardan bi tanesinin kucağında çocukla gelip çocuğunu çalıların altına koyduğu gibi bi dansa şarkıya girişmesi vardı ki görülesi…
Yaşadıkları topraklardan sürülmüş pigmeler, kendi evlerinden sürülüp daha modern evlere yerleştirilmişler. İlk yağmurlar başlayana kadar yüksek sesli bir itiraz gelmemiş, ama yağmurların çinko dam üzerinde ses çıkarmasından korkan pigmeler, evlerini cin bastığını ileri sürüp eski evlerine kaçmışlar. Eğitilmeleri için okullar yapılmış köylerine, çocukları sınıfta tutmak olanaksızmış. Sıkılıyorlarmış, ne işe yarıycak 7 kere 8 diye… İlk 20 dakikadan sonra sınıf bomboş kalıyormuş. Öğle yemeği koymuşlar okullara bedava, çocukları okula çekmek için. Sabah ilk 20 dakika ve öğle yemeğinden sonra bi 20 dakika daha okulda kalıp kaçıp gidiyorlarmış kırlara tarlalara…Para karlışığı iş de yaptırılamıyormuş. Garip!!! Sadece istediği şeyleri yaparlarmış. Dansetmek gibi J J J
Köyü terkedip tekrar Bunyonyi gölü üzerinden kanoyla arabaya dönmemiz 3.5 saat aldı. Yani Arnold beni fena kandırmıştı bu kez…2 saat yerine 6.5 saat! Yandım, kavruldum, sıkıştım, sıkıldım, geç kaldık yola çıkmak için… Hafiften sinirlendim. “Arnold, niye beni kandırdın?” dedim. Arnold, “Doğruyu söylesem gelmezdin pigme köyüne, ama bak şimdi gördün onları” dedi. Haklıydı, bi şey söyleyemedim J

Sisteki goriller!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!


Sabah 0600da kahvaltı yapmış ve 0700de doğal park müdürlüğünün önünde beklemeye başlamıştık. Arnold rezervasyonumu yaptırdığında, ikimiz de rahatlayıp bir sigara yaktık. Rehberler, grupları etrafına toplayıp brifing vermeye başladı. Bir önceki seferde bu kısmı kaçırdığımdan dikkatle dinledim;
-Yüksek sesle konuşmak, aksırmak, hapşurmak, ani hareketlerde bulunmak,
-Flaşlı fotoğraf çekmek,
-Gorillerin gözlerinin içine dik dik bakmak,
-Elde sopa, taş bulundurmak,
-Grup halinde olmayıp dağılmak,
-Parmak ile işaret etmek,
-7 metreden fazla yaklaşmak yasaktı.
Ben “Göğsüme yumrukla vurabilir miyim?” diye espri yaptım. Dehşete düşen rehbere “Henüz gencim, merak etme, şaka yaptım” dedim.
25 dakika tarlalarda, 25 dakika da yağmur ormanlarında yürüyüp Sabinyo Volkanı’ndaki goril ailesine ulaşmamız planlandı. Sabinyo Volkanı, Uganda, Ruanda ve Kongo sınırlarının birleştiği noktadaydı. Ciplerle bir noktaya kadar gidip, tarlalardaki yürüyüşümüze başladık. Bwindi’deki yürüyüşten dolayı dizimde bir sızı vardı. Ağrı kesici krem sürüp yürümeye başladım. Yemyeşil teraslanmış, Nepal’i andıran tarlalarda yürümeye başladık. Tarlalarda sabahın erken saatlerinden çalışan kadınlar ve çocuklar bize el sallayıp “Hello, Muzungu!” diye sesleniyorlardı. Bir süre sonra yanımıza silahlı askerler de katıldı. Hala yasadışı goril avcıları bulunduğu için, hem gorilleri, hem de bizi korumak için konforlu bir mesafede bizi takip etmeye başladılar. Henüz yürümeye başlayalı 15 dakika olmuştu ki rehberimiz ellerimizdeki yürüyüş sopalarını ve gereksiz olan herşeyi bırakmamızı söyledi. Goriller önümüzdeki tepenin arkasındaydı. Goriller ormandan çıkıp tarlalara girmişti!!! Bwindi’deki yürüyüşten sonra bu günlerdir aldığım en müjdeli haber oldu. Küçük tepeyi aşıp önümüzdeki teraslanmış tarlaya baktığımızda, Sabyinyo ailesi ile karşılaştık. İnanılmaz manzara!! Açık tarlada yaklaşık 12 goril keyiflerince ot/ağaç yiyip güneşleniyorlardı…Dişi ve çocukların kimseye aldırdığı yoktu, çünkü Gümüşsırt Sabyinyo, gözlerini bizden ayırmadan etrafı kolaçan edip, biz onlara yaklaştıkça ailesini toplayarak geriliyordu. Bazen fazla yaklaştınız der gibi yolumuzu kesiyor olsa da, o zaman rehberlerimiz kısa bir öksürüğü andıran hırıltılı bir sesle dost mesajlar gönderiyorlardı. Bu seslere Sabyinyo da ağırbaşlı bir tavırla cevap veriyordu. Etrafa saçılmış gorillerin arasında dolaşırken, kendimi harikalar diyarında gibi, ayda yürür gibi, uyanmamak için gözlerimi sıkı sıkıya kapadığım bir rüyada gibi hissediyordum. Zirvesi sisler kaplı volkanlar, teraslanmış yeşil tarlalarla kaplı bir vadi, bulutların arasından sızan ışık huzmeleri, uzaklarda tarlalarda çalışan rengarenk kıyafetli kadınlar…Herşey rüya gibiydi. 1 saat yine su gibi aktı. Artık dönme vakti gelmişti. Ben teraslardan atlayarak vadideki yola doğru yönelen rehberleri takip etmeye başlamıştım. Yanımda bir tarla sınırı olan taştan bir duvar ve duvarın diğer tarafında duvar yüksekliğinde yüksek yeşil otlar vardı. Birden tam yanımdaki otların arasından bir hışırtı geldi ve 2 metre yanımdaki duvara otların arasından çıkan dişi bir goril tırmanmaya başladı. Dondum. Gözgözeydik. “Sen de kimsin?” der gibi kayıtsız bir sekilde duvara çıktı. Boyu boyumun 2 katı olmuştu ve yavaşça yan döndü. O da ne? Rehberlerin Eylül’de doğduğunu gururla anlattıkları yavru sırtındaydı. Tüm saçları havaya dikilmiş, kehribar rengi henüz miyop, odaklayamadığı gözleri ile bana bakıyordu. Donmuştum, çözülemiyordum. Rehberler “Meltem, geri çekil, hemen geri çekil!!” diye bana sesleniyorlardı. Geri dönüp onlara “Ben değil, o yaklaştı!” diyecektim ki Gümüşsırt Sabyinyo bana doğru hamle yaptı. Rehberlerden ikisi sakin bir şekilde bana doğru hamle yapıp ikisi iki taraftan ellerimi tuttular. Dostuz, zararsızız anlamına gelen hırıltılı sesleri çıkarmaya başladılar. Bir ara farkettim ki ben de o sesi çıkarıyordum! Sakin adımlarla geri geri gitmeye başladık. Bu arada aynı grupta bulunan iki Amerikalı bayanın panik içinde teraslardaki çamurlu toprakların üzerinden kayarak düştükleri gözüme ilişti. Makul bir mesafe geriledikten sonra arkamzı dönüp yürümeye başladık. Hala rehberlerin elini sıkı sıkı tuttuğumu ve tırnaklarımı ellerine geçirdiğimi farkedip gülümsedim. Dişi goril, herkesin yakından görmek, görüntülemek için uğraştığı yavrusunu bana getirmiş, göstermiş ve geldiği gibi uzaklaşmıştı!Virunga Volkanları Doğal Park Müdürlüğü’nde Arnold yola çıkmak üzere beni bekliyordu. Arnold’a koşarak “Arnold, yavruyu gördüm Arnold! Annesi getirip bana gösterdi hem de! “ diye bağırıyordum.

Wednesday, August 10, 2005

Kongo, Ruanda??? Ruanda tabii ki, Arnold!



Ertesi sabah Ruanda’daki efsanevi Virunga Volkanları’na doğru yola çıkmak üzere hazırlıklarımızı tamamladık. Yine tozlu yollar, yine sıcak…Ruanda’da goril treking için önceden değil, sadece bir gün önceden rezervasyon yapıyorlarmış. Daha önce yaşadığımız aksilikten dolayı gergin olan Arnold, sınıra yaklaştıkça ve saat ilerledikçe –sınır saat 1800de kapanıyordu- gerildi. Daha önce İstanbuldaki hayatımdan konuşurken “Stres nasıl bir şey, Meltem?” demişti…Ben de ona “Zamana karşı yarışmaktır” demiştim. Kabale’de yemek yedikten sonra artık volkanları seyrederek yola devam ediyorduk. Hiç konuşmadan taş ve tozla karışık, artık volkanik alanda olduğumuz için derin yarıklarla dolu yolda saat 17:00 olduğunda, Arnold bir kaç binayı ve tahta bir bariyeri gösterip “Sınıra geldik” dedi. Gözlerime inanamıyordum, sınırdaki levhada “Kongo Demokratik Cumhuriyeti’ne Hoşgeldiniz” yazıyordu. Yazıyı Arnold de gözlerini kısıp okuduğunda dondu. Birbirimize baktık. “Arnold, neden beni Kongo’ya getirdin?” dedim isyan ederek. Arnold “Strese girdim Meltem. Zamana karşı yarışmak insana yanlış yaptırıyormuş. Artık seni anlıyorum, stres çok kötü bir şeymiş” dedi utanarak. “Ah Arnold ahhhh!!!!” diyebildim sadece. Kabale’ye tüm yolu geri dönerek Ruanda sınırına doğru ilerlemeye başladık.
Sınır kapanmadan Ruanda gümrüğüne ulaştık. Şimşek hızında vize işlemlerimi halledip Ruanda’ya girdik. Ruhengeri’deki doğal park müdürülüğüne gittik, ama çoktan kapanmıştı. Kalan son görevli de rezervasyon yapmaya yetkili olmadığını, ama yarın sabahki yürüyüş grubunun dolu olmadığını söyledi. Doğal parka yakın Kinigi köyündeki “Goril Yuvası” adındaki kalacağım otele gittik. Resepsiyondaki bayan, bana 13 nolu odanın anahtarını uzattığında, hiç bir batıl inancım olmadığı ile övünen ben, reddettim. Başka bir numara istedim. Odalarda numara olmasının yanısıra doğal parktaki gorillerinin adı da verilmişti. Ben o gece Sabyinyo ailesinin yuvasında uyudum.

Hayatımın en hakedilen akşam yemeği :)


O akşam yemeği hayatımda en çok hakettiğim akşam yemeği oldu. Kamptaki görevli çocuklar hemen ultramodern duş-kovayı doldurup yemeği hazırladılar. Saçlarım kurusun diye bir küpün içine köz doldurup yanıma koydular. Arnold’la Nil marka biramızı içerken yüzümde hiç silinmeyen bir gülümseme olduğu farkettim. İçimi dolduran huzur ve mutluluğun, içine başka hiç bir hissin giremeyeceği kadar Bwindi (impenetrable) olduğu farkettim…
Bacaklarımın ağrısından uyuyamadım bütün gece, çünkü ayak parmaklarım ve özellikle tırnaklarıma yakın yerleri kızarıp şişmişti. Ağrıdan uyuyamıyordum, ama kendimi hep gülümserken yakalıyordum. Gece, yarı uyku, çoğu ağrı, ama hep gülümsemeyle geçti.
Yanda ultra modern ay üssü alfa çardaklı çadırım ve ben!!!!

Girilmez'e girdim görülmez'i gördüm: Kigula Ailesi!


O kadar heyecanlıydım ki uykuya dalmam zor oldu. Bütün gece rüyamda yavru bir gorille oynadım. Rüyam o kadar gerçeğe yakındı ki gerçekmiş gibi bir mutlulukla uyandım. Kuvvetli bir kahvaltı –nerdeyse bir kase bal yedim- sonrası yine bomba gibi yemeklerden oluşan bir yemek paketini sırt çantama alıp Bwindi Doğal Park Müdürlüğü’ne gittik. Yürüyüş burdan başlayacaktı. Aylar öncesinden yürüyüş rezervasyonu yaptırmak gerekiyordu, çünkü goril ailelerinden her birini her gün sadece 6 turist görebiliyor ve ilk gorili gördüktan sonra da yanında sadece 1 saat kalınabiliyordu. O yüzden rezervasyon yapılan gün ve saatte orda olmak hayallerimi gerçekleştirmek adına çok önemliydi.
Park müdürlüğündeki kayıt memuruna gittik. Arnoldl ilgili kişiyle konuşmaya başladı. Konuştuklarını anlamıyor ama bir tatsızlık olduğunu çıkarabiliyordum.
Bu arada Uganda’da 52 diyalekt konuşuluyor ve bu dilleri konuşanlar birbirlerini anlamıyor. Arnold babası din adamı olduğu için ülkeyi çok dolaştığından 20sini konuşuyor. Fakat konuştuğu dillerin hepsi bana aynı dil gibi geliyordu. Her farklı dili konuştuğunda “Sence bu dil kulağa nasıl geliyor?” diyordu. Ben de ona “Bana hepsi aynı gibi” diyordum. O zaman biraz bozuluyordu. Ben de diyordum ki “Arnold, hep aynı dili konuşup beni kandırıyorsun galiba!”.
Tatsız konuşmalar sonrasında Arnold’a neler olduğunu sordum, kekeliyordu. Zorladım, “Bir problem var, ama halledeceğim” dedi, yokoldu. Rezervasyondan sorumlu park memuruna gittim, neler olduğunu sordum. Benim yürüyüşe başlama noktamın burası değil, 2 saatlik mesafedeki Kisora kasabası olduğunu, ordaki trekking grubuna da yetişemeyeceğimizi, çünkü çoktan yola çıkıp gorillerin yanına bile ulaştıklarını ifade etti. Yani en yapmamamız gereken şeyi yapmıştık: Yanlış saatte yanlış yerde bekliyorduk. Kafamdan aşağı kaynar sular döküldü, çünkü elimdeki trekking makbuzunu akşamdan okuduğum için saat ve yer konusundaki hassasiyetlerini biliyordum. Rezervasyonlar aylar öncesinden dolu olduğu için ertesi güne bir kişilik rezervasyon yapmak mümkün değildi. Hatta ilk bir kişilik rezervasyon için kaç hafta beklemem gerektiğini bilmiyordum. Elimde yürüyüş sopası ile – boyuma uygun da bir yürüyüş sopası seçmiştim- kalabalıktan biraz uzaklaşıp derin nefesler almaya başladım, fakat göğsümün sıkışmasını kontrol edemiyordum. Arnold sağa sola koşuşturuyor, bir kayboluyor, bir görünüyordu. Beni ilk kez gergin bir yüz ifadesi ile gördüğünden ara sıra da bana gelip gülümseyip herşey yoluna girecek deyip koşuşturmalarına devam ediyordu. Aradan yarım saat geçmişti ki yanında düzgün kıyafetli birisi ile geldi. O yarım saatin bana ne kadar uzun geldiğini anlatmak zor. Adam “Merhaba Meltem, ben bu doğal park ofisinin müdürüyüm. Yapacağımızın yanlış olduğunu biliyorum ama 15 yıllık rüyanı gerçekleştirmeye bu kadar az kalmışken seni burdan gorilleri görmeden göndermek içime sinmiyor. Esas katılman gereken grubu kaçırnışsın. Ama senin için burdaki adamlarımdan bir grubu görevlendireceğim. Fakat yol çok uzun olacak. Bu yürüyüşü kaldırabilir misin?” dedi. Şaşkın bir halde Arnold’a bakıyordum, “Neler oluyor?” anlamında, ama aslında anlamsız bir bakış vardı yüzümde, biliyorum. Arnoldl bana “Evet de” anlamına gelen bir ifadeyle bakıyordu. Ben “Yürürüm herhalde” diyorum, iki gün önce Kibale Ormanı’nda yaptığım 5 saatlik 7 km yürüyüşü hatırlıyorum. Arnoldl “Meltem çok kuvvetli, yürür” diyor. Müdür “Şimdi yola çıksanız, saat 0800. Ancak akşam 5te burda olursunuz.” dedi. “Yürürüm” dedim ama sesim titredi. Yokuş mu, düz mü, dere mi, yol var mı, hiç bir fikrim yok. Hep tek bir kelime aklımı kurcalıyordu: “Impenetrable Bwindi”. İsim korkutucu, ama “Buraya kadar boşuna mı geldim? Başkaları daha önce bu kadar yürümüşse, ben de yürüyeceğim tabii ki” dedim kendi kendime…
Müdür hemen 6 kişilik bir ekibi organize etti, 3 silahlı asker, 1 doğal park görevlisi - rehber, 2 taşıyıcı anında bir ekip oldular ve 08:30 itibariyle yürüyüşe başladık. Ormanın sınırına girdiğimizde makul eğimde bir yolda iki yanımız ormandan duvarlarla çevrilmiş gibi gerçekten de içine girilmesi imkansız yeşillikler içinde yürüyorduk. Ormanın içine bırakın insan, güneş bile giremiyordu. Ağaçların güneşe ulaşma yarışında gökyüzünü kapattığı nemli bir çadırın içinde yürüyor hissi ile nefesimi ayarlamaya çalışıyordum. Ormana girdiğimizde artık bu işi yapacağıma emin olmanın verdiği huzurla önceki aksilikler karşısından tuttuğum bir damla gözyaşı yanağımdan aktı. Girilmez ormana girmiştim, artık beni kim geri çevirebilirdi?. Üstelik bana özel küçük çapta bir kafile ile…
Ormanın sıklığı ve bütünlüğü karşısında ister istemez tüm içindeki yaşayan bitki ve hayvanlarla beraber bu ormanın tek bir organizma olduğu hissi kapladı beni. Kendi nefesimin bile fazla geldiği bir sessizlikte, hem önümde, hem de arkamda giden silahlı askerlerle tek kelime konuşmadan ilerliyorduk. Ağaçlardan sarkan sarmaşık dallarının üstü tül gibi likenlerle kaplıydı. Gökyüzünden aşağılara sızabilen ışık ağaçlarda ve sarmaşıklarda 3 boyutlu görüntüyü de aşan garip illüzyonlar yaratıyordu. Tam da kendi kendime zor dedikleri yol bu mudur diye düşünürken ani bir dönüşle sık ormanın içine girdik. Yol daraldı, orman sıklaştı, nem arttı, dik bir yokuştaki keçi yolundan aşağıya doğru inmeye başladık. İniş o kadar dikti ki çıkışını düşünmeden edemedim. Adımlarımın zorlukla sığdığı ya da sığmadığı yerlerde sadece adımımı sağ salim atacağım yerlere konsantre olarak yürümeye başladım. Yerdeki otların da yol kenarındaki çalıların da sıklaştığı, tüm bunların üstüne şemsiye gibi ormanın gökyüzünü kapadığı ormandan gelen keskin çığlıkları ve yüksek ağaçların üzerinde ne olduğunu bilmediğim hayvanların kovalamacalarını dinleyerek ilerlemeye başladık. Saçlarımı örmeme rağmen –Kibale Ormanı’ndaki deneyimimden sonra asla saçlarım açık ormana girmemem gerektiği öğrenmiştim- çalılara takılıyor, kollarım çiziliyor, ayak bileklerimden yukarı çıkabilen kırmızı karıncaların ısırıkları ile kaşınarak ilerliyordum. Roger – rehber- her adımda bacağımı kaşıdığımı görünce kırmızı karıncaların ısırdığı yerde iğnelerini bıraktığını, onları çıkarmadan kaşıntının geçmeyeceğini söyledi. Pantolonumu sıyırıp kaşınan yere baktığımda 3 iğne ve koca bir morlukla karşılaştım. Morarmadığı, kızarmadığı ve güneşte yanmadığı için iyi ayakkabı malzemesi diye dalga geçtiğim derimde ceviz kadar büyük morlukların oluşması sadece bir kaç dakika sürmüştü. Bir ara taşıyıcıların aralarında bi şeyi işaret edip konuştuklarını farkettim. Örgü yaptığım saçlarımın ucundan ter akıyor ve üstümü ıslatıyordu. Gülüyorlardı. Şüphesiz zencilerin saçı bu ormanlar için en ideal saç tipiydi.
Derelerden geçerken elimi yüzümü yıkayıp serinlemeye çalışarak yokuş tırmanmaya başladık. Öyle yerlerden ve öyle kıvrılan patikalardan geçiyorduk ki mesafe, yer ve zaman hissim tamamen yokolmaya başladı. Dinlenmek ister miydim? Hayır. Bir an önce gorilleri görmek istiyordum. Aradan ne kadar zaman geçtiğini bilmiyorum, ama Roger bana “Gorillere az kaldı. Bak şurdalarmış” deyip henüz dibinde durduğumuz yüksek bir dağın tepesini gösterdiğinde gorillere hiç kavuşamayacağım hissine ilk kez kapıldım. Ama o kadar doğal söyleyip ilerlemeye devam etti ki mesafeyi büyütüyormuş hissine kapılıp utandım. Bir süre sonra o kadar yükseklere çıkmıştık ki tırmandığımız yollar aşağıda incecik ve sonsuz uzaklıkta gibi görünüyordu. Roger’ın gösterdiği dağa çıkmamız ne kadar sürdü hiç bir fikrim yok. Orda bizi başka bir doğal park görevlisi karşıladı. “Hoşgeldiniz, goriller burda” deyip yokuş aşağı sık çalılığı gösterdi. “Nasıl gireceğiz bu çalılığa?” dediğimde 70-80 cm uzunluğundaki kasaturasını sallayarak tam bir insan sığacak kadar, çalıların içine geçitler açmaya başladı. Hazırdım. Etrafımdaki çalıdan oluşan koridorun içinde ne tarafa gittiğimi düşünmeden, sadece görevliyi takip ederek yürümeye başladım. Eğim o kadar dikti ki bir süre sonra ayakta bu eğimi beceremeyeceğimi anlayıp otlara oturup kaymaya başladım. Etrafımdaki otlar tek güvencemdi. Kayarken tutunduklarım sağlam değilse, kaymak fiili düşmeye dönüşüyordu. Görevlini açtığı labirentimsi koridorlarda bir aşağı bir yukarı ya tırmanıyor ya kayıyordum –düşüyordum- Birdenbire önümdeki görevli durunca hızımı alamdan ona çarptım. “Otur buraya” dedi. Niye kelimesini unutalı çok olmuştu. Çalıların içine oturdum. Etrafta yeşillikten başka hiç bir şey görmüyordum. “İlk gorilin burda” dedi. Bakındım, “Nerde?” dedim. Devasa kasaturasını salladığında çalılıkta bir boşluk açıldı ve eliyle otları temizleyip “İşte orda!” dedi. Otların arasındaki delikten baktığımda nefesim kesildi. Koyu yeşil otların arasında kıpırdayan bir siyahlık vardı. O kadar siyahtı ki… Sonra kafasını kaldırıp bana baktı. Devasa bir oyuncak kadar zararsız, utangaç bakışlı, kendi halinde oynayan bir çocuk kadar huzurlu ilk gorilim… Kalbimin sesini duyar gibi olduğumda yüzüme hücum eden kanla beraber gözlerimden yaşlar fışkırdı. Bu gorili görmek için saatlerdir yürüyordum, gördüğüm anda ise ellerimi yüzüme kapatıp hüngür hüngür ağlamaya başladım. Görevli panik oldu “Ne oldu? Korktun mu? Yılan mı ısırdı? Bileğini mi burktun? Ne oldu? Ne oldu?”… Ellerimle gözyaşlarımı silip “Hiç bir şey yok. Çok mutluyum” dediğimde benden daha şaşkın bir haldeydi. Sakinleşmemi söyleyip hatırlattı “İlk gorilini gördükten sonra sadece 1 saat burada kalabilirsin. Kural böyle. O yüzden şimdi bu anları kafana ve fotoğtaf makinene kaydet. Bir saat bittiğinde ben sana hatırlatacağım. O zaman ağlarsın.” Gülümsedik, gözlerimi sildim ve o anı, görüntüyü, sesleri, kokuyu hafızama kaydetmek için nefes bile almadan izlemeye başladım.

Dişi goril kaçamak bakışlar fırlatarak yediği otların keyfini çıkarıyordu. Fakat bir süre sonra “Siz de şimdi nereden çıktınız?” diyen utangaç bakışlarla ormanın yeşilliklerinde kayboldu. Tekrar takibe devam edecektik ki çalıların arasından devasa (300 kg civarında) bir gümüşsırt çıktı. Dağ gorillerinin erkeklerinin 12 yaşından sonra sırtlarındaki tüyler gümüş rengini aldığında artık Gümüş Sırtlı Dağ Gorili (Silver Backed Mountain Gorilla) oluyorlardı. Bir erkeğin çiftleşmeye, kendi başına aile kurmaya veya içinde büyüdüğü aileye reis olması için gümüş rengi tüylerin çıkmış olması gerekiyordu. Gümüşsırt –adı Kigula- da bir süre oralarda oturup ot ve ağaç kabukları yedi. Sonra aynı sıkılmış ifade ile ormanın derinliklerinde kayboldu. Görevli başka goriller bulmaya devam etti. Aile grupları halinde dolaştıkları için hepsi aynı araziye dağılmış besleniyorlardı. Bir ara kendimi bir ağaca çıkmış, iki dalın arasına uzanmış bir halde, başka bir gorili izlerken buldum. Ben o ağaca ne zaman çıktım, daha önce hiç bir ağaçta bu kadar rahat ettim mi bilmiyorum. Görevli 1 saatin dolduğunu işaret etti. Ağaçtan indim, yere oturdum ve işte o zaman rahat rahat doyasıya ağladım. 15 yıl önce filmi izlerken ağladığım gibi, kimse bakmıyormuş, kimse duymuyormuş gibi ağladım…


Çalılardan çıktığımda taşıyıcılar ve silahlı askerler beni gözyaşı içinde gördüklerinden bir aksilik olduğu sandılar, ama Roger onlara durumu anlattı, çok güldüler bana. Çantamı taşıyıcıdan alıp yemeğimi ve suyumu onlarla da paylaşarak yedim. Hayatımın en şekerli ananasını, en lezzetli peynirli sandöviçini, en güzel çapatisini, en keyifli haşlanmış yumurtasını yedim. Ya da bana öyle geldi…
Aynı yolu tekrar yapmamız gerektiğini düşününce azcık yüzüm asıldı ama umurumda mıydı ki? Sonsuz gibi görünen ormanın içine tekrar daldığımda artık bacaklarımı hissetmiyordum ki…Dönüş yoluna başladık. 3. tişörtüm de ıslanmıştı. Pantolonum terden belden diz kapaklarıma kadar daha koyu bir renk almıştı. Artık hava kararmaya başlarken, daracık patikada bir karaltı belirdi. Roger bizi durdurdu. Bir gümüşsırt tehditkar bakışlarla patikada durmuş yolu kesiyor ve ona doğru ilerlememize rağmen yerinden kıpırdamıyordu. Bir aksilik olduğunu anlayan Roger da durdu. Hepimiz durduk. Bir süre sonra adı Mikari olan gümüşsırtın kararlılığının nedeni belli oldu. Bir dişi ve sırtında yavrusunun patikadan geçip ormana dalmasının ardından bize dönüp saldırgan sesler çıkarıp sanki “Sakın bize yanaşayım demeyin” diyordu. Ailenin kaybolmasını bekleyip yola devam ettik. Bwindi Ormanı sınırından çıktığımızda yağmur başladı. Kendimizi Doğal Park Müdürlüğü’ndeki korunaklı kulübelere zor attık. Dizlerimi kırıp yere oturduğumda Arnold’un bize doğru endişeli bir şekilde geldiğini gördüm. Arabadan atlayıp yanıma gelene kadar sırılsıklam olmuştu. Ben sadece benim için o kadar yolu yürüyen askerlere ve taşıyıcılara inanmaz gözlerle bakıyordum. Birer sigara yaktık. Biliyordum, tüm goril trekking rezervasyonumuzu kaçırdığımız için kimsenin çok uzakta olduğu için gönderilmediği bir aileye gitmek zorunda kalmıştım, ama olsun! "Girilmeyen"e girip, "Görülmeyen"i görmüştüm...
Arnold “Nerde kaldınız? Çok merak ettim…” diye telaşlı bir mutlulukla söyleniyordu. Gözgöze geldiğimizde yüzümdeki ışıltıyı görüp koşarak bana sarıldı…Ağlayarak “Gördüm Arnold, onları gördüm” diye hıçkırıyordum. Arnold rehber ve görevlilerle yerel dilde konuşmaya başladı. Sonra bana dönüp “Meltem, bugün 29 km yol yürümüşsünüz!!!!” dedi. İnanamıyordu, inanamıyordum. O gün sabah kalktığımda birisi bana “Bugün 29 km yol yürüyeceksin” dese gülerdim. Şimdi ise şaşkınlıktan donmuştum. Park rehberi bu kadar güçlü olmamı beklemediklerini, mola bile almadan yürümem karşısında hayrete düştüklerini söyledi. Ben onlardan daha çok şaşırmıştım. Saati sordum. 9.5 saat ve 29 km “girilmez” ormana girip yürümüştüm! Arabaya koşacak halim kalmadığından yavaş yavaş ilerledim, kıyafetlerimdeki teri yağmur temizlemişti bile.
Arnold “Yapacağını biliyordum. Acı yok Rocky, acı yok!” diyerek beni güldürüyordu. Arnold’a dönüp boda-boda –motosiklet taksi- şöförleri için kullandığı cümleyi söyledim: “Arnold, cowboys never die!” ( Kovboylar asla ölmez!)…Yağmurun altında katılarak gülüyorduk…

Bu ormana girilir mi, girilmez mi? : "Bwindi Impenetrable Forest"


Akşam üzeri daha farklı bir bitki örtüsü ve hava durumunun hakim olduğu Bwindi “Impenetrable” Doğal Parkı’na ulaştık. Ormanın akşam karanlığında neden “Impenetrable” (içine girilemez )adıyla anıldığına dair bir fikir edindim. Ertesi günkü yürüyüşü de heyecanla bekleyip girilemeyen ormana girmek ve bir hayali gerçekleştirmek için sabırsızlanıyordum. Kaldığımız yer bu kez çadırlı bir kamptı. Muz ağacı yapraklarıyla kaplı bir çardağın altına kurulmuş çadır ve hemen yanında seyyar duş ve tuvaletinden oluşan kampta, duş yapmak değişik bir tecrübe oldu. Çadırdan bir kabin şeklinde olan duşta, tepede asılı duran bir kovanın tabanına bir duş kafası ve bir de musluk monte edilmişti. Duş yapmak istediğimi kamp personeline söyledğimde 15 dakika sonra bir kova sıcak suyla gelip duş-kovayı doldurdular. E bana da duşa girip musluğu açmak kaldı. Artık yemekte pirinç ve patatese ağırlık vermeye başlamıştım, çünkü sokakta satılan, satılmayan herşeyi deneyip daha önce ömrümde yemediğim şeyleri yemekten midem bozulmuştu. Hala ısrarla o yemekleri ve meyveleri yiyip önlem olarak da ilaç alıyordum ama goril yürüyüşümü kabusa çevirmemek için pes edip patates, muz püresi ve pirinçe keskin bir dönüş yaptım. Yarın büyük gündü.

Burda kalmak istiyorummmmm!!!

Öğle yemeği için Katali Lodge’a tekrar döndüğümüzde bir önceki gece nasıl yollardan geçtiğimizi görüp dehşete kapıldım. Ve sonra Katali Lodge’un aydınlıktaki gerçek yüzünü gördüm. Nefes kesen göl ve dağ manzaraları içinde yemyeşil bir cennet! Etrafta dolaşn rengarenk Agama kertenkeleleri, rengarenk çiçekler, sarmaşıklarla kaplı taraçalar! Her şey gerçek olamayacak kadar kusursuz! Cennette geçen bir film çekilmesi gerekmiş de böyle bir film seti kurmuşlardı sanki… Lodge`un sahibi, 31 yaşında, 6 yıldır burda yaşıyor, ondan önce İskoçya’da bir pub işletiyormuş, dedesi de babası da burda yaşamışlar ve kendisi de ara sıra ziyaret ettiği bu cennetten kopya yerin güzelliğine, dinginliğine yenik düşmüş… İlk goril yürüyüşümü yapmak üzere Bwindi’ye doğru yola çıkmam gerekiyordu, ama Katali Logde’dan ayrılmak bir kalemde yapılabilecek bir şey değildi. Lodge`un köpekleri ile oynayıp, kertenkelelerini kovalayıp bir yandan da manzarayı hazmetmeye çalıştıktan sonra yola çıktık.

Fotograftaki dünyanın en şanslı kertenkelelerinden biri olsa gerek :)

Yeryüzündeki cennet : Katali Lodge ve "Cadı Maki" saç modeli

Danimarkalı çifti kliniğe bıraktıktan sonra aynı akşam geç vakit tek bir ışığın olmadığı –artık elektrik ve suyu olmayan gerçek Uganda’daydık- zifir karanlık, ıssız yollarda ilerliyorduk. Ya da ben öyle düşünüyordum. Çünkü ne zaman Arnold uzunları yaksa yol kenarlarındaki karanlığın yürüyen insanlarla dolu olduğunu görüyordum. Herkes kendi tarlası içindeki evlerde yaşadığı için evler, birbirinden ve sosyalleşebilecekleri köy ya da kasaba merkezlerinden çok uzak ve seyrek. En yaygın ulaşım şeklinin de sonsuz yürüyüşler olduğunu düşünürsek, bu gece yürüyüşlerini anlamak mümkün. Fakat o karanlıkta yolu nasıl gördüklerini, birbirilerini nasıl tanıdıklarını anlamak…Hayır, pek değil…
Geceyi geçirmek üzere gittiğimiz Katali Lodge’u bulmamız iki yanı uçurumlu, tek arabanın zor sığdığı yollarda saatler süren bir yolculuk neticesinde gerçekleşti. O gün 12 saat yol almıştık. Bizi elinde gaz lambasıyla çok keskin İngiliz aksanlı bir Muzungu, Logde’un sahibi karşıladı. Üzerimdeki tozdan orta halli bir çömlek çıkardı. Papaya suyu, duş, gaz lambası ve şamdanlarla aydınlanan yemek salonunda çok lezzetli bir yemek, Afrika çayı… Hepsi ardarda gelince yorgunluk kalmadı. Gece gözüyle de burası gerçek olamayacak kadar güzel görünüyordu. Sabah hava aydınlanmadan Kibale Ormanı’nda şempanze yürüyüşüne çıkacaktık. O yüzden iyice dinlenmeliydim, fakat gökyüzünde ne kadar çok yıldızın olduğunu hatırlatan bir karanlıkta, teleskopla gokyuzunu izleyerek vakit geçirdik. Satürn’ü de gördükten sonra vaktin ne kadar geç olduğunu farkedip uyumaya gittim.
Sabah uyandığımda henüz hava karanlıktı. Yataktan fırlayıp kahvaltı yaptıktan sonra Kibale Ormanı’na doğru yola koyulduk. Sesleri, kokuları, agaçları tanımadığım bir masal ormanında kuşlara kuş gibi, maymunlara maymun gibi cevap veren bir doğal park görevlisi ile 5 saat ve 7 km dolaştıktan sonra şempanzelere ulaştık. Sık çalılarda takılan saçlarım ve saçımda kalan çalı artıkları nedeni ile Kibale Ormanı’ndan daha once hiç denemediğim bir saç modeli ile çıktım. Saç modelimin adını “Bushbaby” (sadece geceleri ortaya çıktığı için henüz göremediğim, ama geceyi yırtan çığlıklarını hep duyduğum 60 gr ağılığında ve ağırlığının yarısı gözlerinden oluşan, kafasındaki tüyleri darmadağınık bir mini primat: cadı maki) koyduk.

Nil mucizeleri: Suyun gücü, gökkuşakları ve timsahlar

Akşamüzeri feribotla Nil nehrini geçip Murchison Şelaleleri Doğal Parkında kalacağımız yere –Paraa Safari Logde- ulaştık. Üzerimdeki kırmızı tozdan yüzüm ve kıyafetlerimin renginin değişmişti. Akşam Kazinga Kanalından gelen su aygırı sesleri arasında güzel bir yemek yedikten sonra yarın sabahki safari için enerji toplamak ve saçımın ve yüzümün kırmızı renginden kurtulmak üzere muhteşem Nil manzaralı odama çekildim. Erkenden çıkılan safari, antilop çeşitleri, zürafa, leopar gibi hayvanların bulunduğu savanlar, bataklıklar gezdikten sonra Kazinga Kanalı tekne turuna katıldık. Kıyılardaki doğal hayatı izlemenin en güzel yolu buydu herhalde. Kenarlarda güneşin altında baygın yatan timsahlar, serin sularda hayatından memnun su aygırları, bir görünüp bir yokolan leoparlar, sayısız kuş çeşidi ve florası ile eşsiz bir geziydi. Nil Nehrinin sadece 7 metrelik bir geçitte sıkışarak tekrar Kazinga Kanalında rahatlayıp yine Nil olduğu noktaya geldiğimizde karşısında durduğumuz manzaranın güzelliğinin farkında ama suyun gücünün eşsizliğinin bilincinde değildim. Ertesi gün şelalelerin tepesine kaygan ve ıslak patikadan inerken Arnold’a “Mümkün değil” diyordum. “Koskoca 50 metre enindeki Nil nasıl 7 metrelik bir boşlukta sıkışşsın da tekrar Nil olsun? Bence olamaz, emin miyiz?” Bir homurtu, bir gürültü, hafif çapta bir yer sarsıntısı hissediyordum ama neyse... Arnold gülüyor ve kendinden emin adımlarla beni şelalelerin tepesine doğru götürüyordu. Bir yerde fotoğraf makinelerimi plastik torbaya koymam için uyardı. Aradan kısa bir süre geçti ki ben ne zaman sırılsıklam olduğumu bile anlayamadan 180 dereceden daha geniş çemberi olan bir gökkuşağıyla karşı karşıya kaldım. Gürültüden sesim duyulmuyordu ama Arnold’a gökkuşağını işaret ederek avazım çıktığı kadar bağırıyordum. Arnold gülümseyerek bir diğer gökkuşağını, bir diğer gökkuşağını ve bi sürüsünü daha bana işaret etti. Yer sallanıyor, suyun gürültüsü havayı kaplıyor ve gökkuşakları güneşin bulut arkasına gidip çıkmasıyla yer değiştiriyordu. Koca Nil bu kadarlık bir boşluktan geçip 40 metre aşağıda kayalara vurduğunda yer sallanıyor, bu gösterişli şölenden sonra tekrar Nil oluyordu. Arnold “İkna oldun mu?” dedi, ben kaç kez dedikten sonra duyduğumu bilmiyorum, küçük dilimi yutmuş Nil’in görüntü ve ses şenliğini izliyordum. Tekrar yola çıktığımızda öğle vaktıiydi. Ertesi gün Kibale Ormanı’nda şempanze yürüyüşü yapacaktım. Yol uzundu, bozuktu ve hava 35 dereceye geliyordu. Arnold’un bir gece önceden soyup temizleyip termosa koyduğu buz gibi – ya da bana öyle geldi- şeker kamışlarını çiğneyerek yolumuza koyulduk. Yolda bir kazaya rastladık. Takla atmış bir cip ve yol kenarında kaşı açılmış bir anne, panik olmuş baba ve ağlayan iki çocuktan oluşan Danimarkalı bir aile. Sinekler o kadar kötü ısırıyordu ki direksiyonda bulunan baba, sinekleri kovalayayım derken kontrolü kaydedince cip takla atmış. Hepsini arabaya alıp en yakın kliniğe götürdük. Kliniğin halini gördüğümde “belki de yetiştirmesek daha iyi olurdu” diye düşünmeden edemedim.

Menü: Matoke -muz- üzeri kuru fasülye :) , matunda, tuntunu, mapera, jampula, bikajo, kasava....


Arnold’un bana ilk sorduğu sorulardan bir tanesi yemek konusunda ne kadar maceraperest olduğumdu. “Lütfen Arnold” dedim, “belki bir daha hayatımın sonuna kadar yiyemeyeceğim ne varsa yiyeyim.” Öncelikle yol kenarlarındaki satıcılarından meyve aldık. Arnold’a daha önce hiç görmediğim meyveleri işaret ettim, o da hepsinden aldı. Mapera (incire benziyor ama sert), jampula (kızılcık gibi ama mor ve daha tatlı), matunda (diğer adı Fransız domatesi, tarif edilesi değil ), tuntunu (dışında kabuğumsu şeffaf kalp şeklinde bir koruyucu zar ve içinde nohut kadar domatese benzer yemişiyle mayhoş bir meyve) ve bikajo (şeker kamışı)… Hepsinin nasıl yeneceğini Arnold bana anlatıyor, ben de zevkle mideye indiriyordum.
Bu arada yol kenarlarında ateşte pismis matoke (papates tadında bir çeşit muz) ve kasava (bol nişastalı, bembeyaz, havuç büyüklüğünde kesilmiş bitki kökü) alıp yedikçe Arnold`un çok hoşuna gidiyor ve beklemediğim anlarda elinde garip yiyeceklerle karşımda beliriyordu. Önüme ne getirirse yiyordum.
Ertesi gün Murchison Şelaleleri Doğal Parkı’na giderken yolda durup yediğim yemek ise inanılmaz ama muz üstü kuru fasulye. Yanında bir tek soğanı eksik!
Kampala`dan uzaklaşmaya başladıkça Uganda`nın gerçek yüzü kendini iyiden iyiye göstermeye başladı. Yol boylarında kilometrelerce yürüyüp pazar yerlerine kafalarının üstünde veya bisikletlerinde muz, patates taşıyan erkekler ve kadınlar, annelerinin sırtına bir kumaş parçası ile bağlanmış bebekler, bir bidon su için sıcağın altında yürünülen kilometrelerce yollar, yol kenarlarında gelip geçene bakarken beni gördüklerinde koro halinde, “Merhaba Muzungu!”, “Nasılsın, Muzungu?” diye bağırıp el sallayan çocuklar…Heryerde bir hareket, bir hayat savaşı, bir mücadele… Bunlara rağmen güleryüzlü, sıcakkanlı, her an yardıma hazır, saygılı insanlar, fakat bir o kadar da fakir, bir o kadar eziyetli ve sefil bir hayat… Tarihleri boyunca yaşadıkları iç savaşlar, göçler, askeri darbeler ve diktatörlük altında yönetilmeleri bu insanları acımasız ve duyarsız yapamamış ve belki de iyilik yapma, yardım etme ve saygı gösterme üzerine dayalı kültürleri bu zorluklara dayanmalarına yardımcı olmuş diye düşündüm.

Yollar da Kampala’dan uzaklaştıkça değişmeye başladı, çünkü asfalt maceramız bir süre sonra kendini stabilize ve sadece 4çekerle ilerlenebilecek çatlak ve yarıklarla dolu yollara bıraktı. Bir daha asfaltı ancak 10 gün sonra göreceğimi bilmiyordum.

Tuesday, August 09, 2005

Yağmur Ormanı Adası: Ngamba ve Şempanzeler




Ilk gün ailelerini avcıların öldürdüğü, sirklere, hayvanat bahçelerine satılmak üzereyken ele geçirilen veya tuzaklarda yakalanmış bulunan şempanzelerin korunağı olarak kullanılan Victoria Gölü üzerindeki Ngamba Adasına gittik. Meşhur primatolog Jane Goodall Fonu tarafından kurulan bir koruma alanı. Bakıcılarından her bir şempanze hakkında bilgi edindikten sonra şempanzelerle tanıştık. Sunday, Eddie ve diğerleri ve adı yerel dilde `taş` anlamına gelen bir de dişi… Adının neden taş anlamına geldiğini de öğrendik. Oyun olsun diye adaya gelen turistlere taş atıp isabet ettirmesiyle ünlüymüş. Ve bu hanımefendi yüzünden telle korunmuş alanlar yapılmış adada. Bakıcı bize `taş geliyor` diye seslendiğinde özellikle kafamızı korumamız gerektiğini ifade ettiğinde gülmüştük. Fakat `Taş` ile tanıştığımızda haklı olduğunu gördük.
İkinci gün başkent Kampala`da kültür turu yapmak üzere şehirde dolaşmaya başladık. Arnold beni uyardi; “Meltem, herkes sana Muzungu diye seslenecek. Yerli dilde beyaz adam veya kadın demek. Fakat alınacak bir ifade değildir.”
Krallarının gömülü olduğu Kasubi Mezarları’na, diktatör Obote zamanında kullanılan ve duvarlarında kanla yönetim aleyhinde yazılar bulunan hapisanelerine gittik. Trafik kalabalık. Bizdeki gibi işletilen, 14 kişilik ve asla içinde 14 kişiden az yolcunun olmadığı (?) dolmuşlar – matatular- var. Bir de `Boda Boda` denilen motosiklet taksiler… Havanın sıcaklığı öğlen 38 dereceye ulaştığında daha dün İstanbul`da kar yağacak uyarıları yapıldığını anımsadım. Bir gün sonra kemiklerime kadar ısındığıma inanamıyordum.
Şehrin her tarafında havada ve çöplüklerde insan boyunda Maribu Stork denen leş yiyen kuşlar dolaşıyor. Bizdeki sokak kedi ve köpekleri gibi…Henüz doğal parklara girmemişken şehirde bile ne kadar çok ve çeşitli kuş cinsi vardı. Burda böyleyse, doğal parklarda nasıl kuşlar göreceğimi tahmin bile edemiyordum.

Öğleden sonra Nil`in Victoria Gölü’nden doğduğu Jinja kasabasına gittik. Nil`in burdan doğduktan sonra Akdeniz’e ulaşması 4 ay sürüyormuş. Bu kadar yüksek debi ile su kaybeden Victoria Gölü’nde hala su kaldığına şaşırmamak elde değil.

Kongo, Rwanda, Uganda???? Uganda!!!


Dağ gorillerinin en büyük şanssızlığı sadece 630 tane kalmış olmaları değil, devamlı kabile savaşları nedeni ile birbirleriyle savaş halinde olan üç ülkenin Uganda, Ruanda ve Kongo’nun sınırlarında yaşıyor olmalarıydı…Sınır tanımadıkları için aynı goril ailesi bir hafta Kongo’da, sonraki hafta Uganda’da olabiliyorlar ve bu ülkelerin doğal yasama verdikleri veya vermedikleri önemde, hangi ülkenin avlanma karşısında nasıl bir tutum izlediğinden doğrudan etkileniyor olmalarıydı…
1 ay süren araştırmalar ve yazışmalar neticesinde hem Uganda hem de Ruanda’yı kapsayan tatil programımı sunmaya hazır Uganda’nın başkenti Kampala’da bulunan bir safari firması ile anlaştım. Tek bir problem vardı: Yalnız gidiyordum. Her Iki ülkede de tek başıma ne kadar güvende olacağım sorusuna yanıt bulmam mümkün olmadı. Beraber gidecek arkadaş aradım kısa bir süre, fakat bırakın beraber gelmek istemeyi, beni ciddiye alanların sayısı bile bir hayli azdı. Bir karar daha verdim; Yalnız gidiyordum. Ne kadar büyüseniz de anne babanızın gözünde hep çocuksunuz ya…Aileme tek başıma gittiğimi söylemedim.
Uçak bileti, aşılar, sıtma haplari vs vs hersey hazırdı artık…Gün geldi ve uzun bir yolculuktan sonra Entebbe Havaalanı’na indiğimde safari firmasının bana tahsis ettiği rehber beni elinde adım yazan bir kağıtla havaavalanında bekliyordu. Ona doğru yürüdüğümü, el salladığımı gördüğünde biraz şaşırdığını farkettim ama gülümseyerek kendini tanıttı; Arnold. Tutsi Arnold… 17 günümü beraber geçireceğim adam… Şaşkınlığının nedenini sonradan öğrendim, o sabah havaalanında peçeli, şişman bir kadın bekliyormuş…

Hersey bir filmle başladı...


Herşey bundan 15 yıl önce Sisteki Goriller filmini izlememle başladı. ODTÜde öğrenciyim o zaman. Keyifli geçecek gibi duran bir akşam öğrenci evinde izlenen o filmin 15 yil sonra beni nerelere götüreceğini kestirmenin mümkün olmadığı karlı bir Ankara akşamı…Film başladı, bilmeyenler için; Film Ruanda’nın balta girmemiş volkanik dağlarının eteğinde sislerin arasında yaşayan soyları tükenmek üzere olan dağ gorilleri ile hayatının 20 yılını onları korumaya, izlemeye, davranış biçimlerini incelemeye adamış ve bunu hayatıyla ödemiş bir kadın, Dian Fossey arasında geçiyor. Diyeceksiniz ki belgesel tadında güzel bir film olsa gerek…Doğru, belgesel tadında ama insan zulmünün karşısında masum doğanın çaresizliğinin boyutlarına isyan ettiren, dağ gorillerinin tüy kaplı ve insanin tüylerini diken diken eden o dev cüsseden beklenmeyen yumuşak bakışlarına hayran bırakan ve canıyla da ödese kararlı ve gerçekten seven bir insanin neler yapabileceğini gösteren, bugün benim Uganda ve Ruanda anılarımı yazmama neden olan bir film… Film, mutluluk ve nefret sahneleri arasında giderken ben de ya heyecan ve mutluluktan, ya da dehşet ve üzüntüden bayağı bir gözyaşı döktüm o gece… Geride oralara gitme isteği ve arkadaşlarımın benimle yıllarca dalga geçtiği `belgesel gibi filmlerde hüngür hüngür ağlıyor` söylencesi kaldı…
Animal Planet, National Geographic kanallarını televizyonda izlemek için uydu antenleri, kablo TV zamanlarını beklemem gerekti ve işten gelir gelmez günlerce sadece belgesel izlemelerim bu şekilde başladı. Gözüme ziyafet, aklıma eziyet belgeseller izliyordum. Şu soru aklıma takılıyordu; Neden seyrediyorum, neden oralara gitmiyorum, televizyondaki suretle neden yetineyim? Serengeti… Orda olmalıyım, çitaları, aslanları, zürafalari, gergedanları nesli tükenmeden gidip yerinde görmeliyim. Neden olmasın? İlk Afrika maceram en efsane doğal park Serengeti’nin ve Kilimanjora’nun bulunduğu Tanzanya’da başladı. Elimdeki bilette Kilimanjora Havaalanı yazıyordu ve o günün heyecanı şu an bile nefesimi kesiyor. Oralar sadece filmlerde, belgesellerde izlenirdi hani? Ben gidiyordum. Yaklaşık 20 gün süren, hayatımın yolculuğu dediğim ilk Afrika maceramdan sonra bu kıtaya aşık olduğumu biliyordum artik. Çöllerin, savanların, yağmur ormanlarının, yoksulluğun, açlığın, ölümlerin, iç savaşların, hayatın tüm renklerinin kıtası artık bana yüzünü göstermişti ve ben bu kıtadan vazgeçemeyeceğimi biliyordum.
Bundan 4 ay önce internete girip `mountain gorillas (dağ gorilleri)` yazıp `ara` tuşuna bastığımda Uganda karşıma çıkan ilk ülke oldu, bir de Dian Fossey`nin yaşadığı Ruanda…Kongo kısmına bakmadım bile. İç savaşlarla çalkalanan ve bu savaşlarda gorillerin bile silahla tarandığı bir yere gitmeye kalkarsam, şimdiye kadar hayattaki hiç bir seçimime karışmamış olan ailemle iç savaşa girmem gerekebilirdi. Ruanda hakkında da yaptığım araştırmalarda hepimizin bildiği 10 yıl önceki 1 milyon Tutsi ve Tutsi yanlısının Hutular tarafından katliami haberleri web sayfalarını dolduyordu. Uganda dedim, buraya gitmeliyim… Sıkı bir araştırmadan sonra Uganda sınırına çok yakın olan Ruanda’daki Virunga Volkanları Doğal Parkı’na da gitmezsem hayalimi gerçekleştirmiş sayılmayacağımı biliyordum. Uganda ve Ruanda…Karar vermiştim.

Friday, July 29, 2005

Pigmelerle dans basliyor...

Uganda...Orası nesli tükenmek üzere olan 530 gorilin yuvasından ibaret bir yer değil... ‘Param yok’ dediğim için sınırdan vize parası vermeden geçtiğim, ilk kez AIDS’li bir kadına sarıldığım, kavanozda çilek reçeli sanıp yediğim şeyin, aslında içine karınca girmiş koyu renkli bir bal olduğunu öğrendiğim, doğal parkın ortasında etrafta ne hayvanlar olduğunu anlayamadan yolda kaldığım, yağmur ormanlarında 6 erkek ve ben 30 kilometre yürüdüğüm, 7 ay yağmur yağmasına ve her tarafın yemyeşil olmasına rağmen parasızlıktan bir barajın bile yapılmadığı ve bu yüzden elektrik ve suyun olmadığı, beni kendilerinden biriymiş gibi misafir eden bir ailenin yanında kaldığım, o sefalete rağmen hediyelere boğulduğum, saçımı ellemelerine izin verdiğimde gözleri yuvalarından fırlayan insanlarla tanıştığım, binlerce yarasası ve pitonu olan mağaralarında dolaştığım, su aygırlarının çıkardığı homurtuları dinleyerek uyuduğum bir yer! Büyülü bir yer! Sadece insani gereksinimlerini karşılamaya çalışmaktan kötülüğe, ikiyüzlülüğe, entrikaya vakit bulamayan, hayatta kalmaya çalışan insanların ülkesi...
Bu arada Eylül sonu buradaki işimi bırakıp, Uganda’ya yerleşeceğim... Çookkkkkk büyük bir aksilik olmazsa tabii ki! Ne mi yapacağım??? Henüz çok da belli değil :) Bir safari firması var, bir yetim okulu var, bol iyi niyet var, çok istek, çok heyecan, bissürü korku ve çok fazla belirsizlik var...
Bu blogda oraya ilk gittiğim andan itibaren yaşadıklarım ve ilerde yaşayacaklarım olacak...
Bir kişinin daha Uganda’ya gidip, insanlığın o en yalın halini görmesini sağlarsam kendimi başarılı sayacağım. Hayata bakışınız bir daha asla eskisi gibi olmayacak, inanın...